25 Mayıs 2018 Cuma

SA6195/KY1-CÇ501: Tantalos

"Bir kopukluk vardı. Burada oluşundan öncesine ait bir kopukluk."


- Tankut Şanlı! Tankut Şanlı!

Adının söylenmesiyle irkildi adam. Daha henüz neyin ne olduğuna, bulunduğu bu yere nasıl geldiğine karar verememişti. Büyükçe sayılabilecek bir toplantı salonunu andıran bu yerde bulmuştu kendini birdenbire. 

Çevredeki diğer insanların –kadınlı erkekli bir çok kişi daha vardı- rahatlığı, kendilerinden emin masalarda oturuşları ona da yapay bir emniyet hissi vermişti. Her ne kadar şaşkınlığın zoruyla biraz biraz terliyor olsa da rahat görünmeyi başardığını düşünüyordu. 

Buraya nasıl gelmişti? Ya da en iyisi buraya neden gelmişti? Bir toplantı havası vardı, kendisinin her hangi bir toplantıyla ne işi olurdu? Çoktan tası tarağı toplamış, maliyeden emekli olmuş ununu eleyip eleğini asmıştı. Her hangi bir cemiyete, derneğe üye falan da değildi ki bu toplantı öyle mutat bir şey olmuş olsun! Bir kopukluk vardı. Burada oluşundan öncesine ait bir kopukluk. En son tuvalete mi girmişti tuvaletten mi çıkmıştı? Yok tuvaletten çıktıktan sonrasını anımsıyordu. 

Tuvaletten çıkmış, ketılda su kaynatıp kendine sallama çay yapmış, sallama çayını alıp, mutfağın bahçeye açılan kapısından dışarı çıkmış, bahçede palmiye ağacının altındaki iki kişilik davul salıncağa oturmuş, çayından bir yudum almış ve elindeki fincanı sehpa üzerine bırakıp derin bir nefes almıştı.

-Güzel bir gün, demişti kendi kendine, Allah vere de Füsun çok gecikmeye.. diye sürdürmüştü kendiyle olan konuşmasını. 

Eşi Füsun, sabahın körü denecek bir vakitte torunu Yeliz’e bakmaya gitmişti. Her ne kadar kadın ‘Fazla gecikmem!’ dese de adam nice böyle deyişlerin ardından iki üç gün kadının kızında kaldığını bilirdi. Belki yine öyle olacaktı. Damatla araları iyi olsa kendi de eşiyle birlikte giderdi ya.. ikisi de birbirlerinden pek hazzetmiyorlardı. Ne zaman damatla bir araya gelseler birbirlerini iğneler dururlardı. Yine de ne kendisi ne damat birbirleri için;

- Şeytan görsün yüzünü! Demezlerdi. Öyle böyle katlanırlardı birbirlerine.

Peki burada ne arıyordu? Buraya nasıl gelmişti? Ağaç altında uyuyup kalmıştı da rüya mı görüyordu? Yine de rüya görmediğinden emindi. Hayır rüya görmüyordu. Biraz önce bu masaya oturmak için hamle yaptığında ayağı burkulmuş ve epey canı yanmıştı. Rüya da olsa bu denli acı çekmezdi insan. 

Etrafını tekrar tekrar kolaçan etmiş, tanıdık bir yüze, bir akrana rastlama umuduyla bakınıp durmuş ve fakat bir tekini bile tanımadığını, ilk kez gördüğünü üzüntüyle fark etmişti. Hani konuşmaları kendi dilinde olmasa hepten ‘ecnebi’ler içinde olduğuna hükmedecekti ki, kulağına çalınan fısıltılar kendi dilini konuşan insanlar arasında olduğu kararını verdirmişti. 

Salon kapısının tam karşısında ‘L’ şeklinde bir masa ve o masada oturan beş kişi vardı. L’nin bacağında gözlüklü, otuzlu yaşlarda, takım elbiseli biri oturuyordu ve o kişi arada bir ayağa kalkıp elindeki kâğıttan isim okuyordu. Her defasında bir ismi iki kere okuyordu. Şimdi de kendi ismini okumuştu.

- Tankut Şanlı! Tankut Şanlı!

- Benim efendim! Demişti adam. Fakat adını okuyan kişi bu cevabı duymamış gibi her hangi tepki göstermeden yerine oturmuştu. Bir süre sonra yine aynı adam ayağa kalkmış iki kere;

- Tankut Şanlı! Tankut Şanlı! Deyip yerine oturmuştu.

- Benim diyorum duymuyor? Dedi Tankut, biraz sağ yanına eğilerek. Sağ yanında kendinden biraz daha genç, daha diri bir adam oturuyordu. Adam duysa da duymamış gibi yaptı. Tamam birbirlerini tanımıyorlardı ama işte yan yana oturmuşlardı. İkisi de biraz biraz şaşkındı tıpkı diğer masalarda oturanlar gibi. Bu yakınlık, bu duygu durum bir birlerine yakınlaşmalarını sağlamalıydı. 

‘Acaba duyup da duymazlıktan mı geldi? Kendi kendime konuştuğuma mı hükmetti?’ diye geçirdi içinden Tankut Şanlı. ‘Belki tenezzül buyurmadılar!’ 

- Bak bu olabilir! Dedi kendi kendine. Zaman zaman kendisi de aynı şeyi yapardı. Biri yarım ağızla bir şey derdi, tenezzül etmez karşılık vermezdi. 

- Benim adımı okuyor, cevap veriyorum umursamıyor? Dedi daha bir adama doğru eğilip.

- Anlamadım! Dedi adam, Bana mı diyorsunuz?

- Evet, dedi Tankut Şanlı, Özür dilerim, hani yan yana oturuyoruz da..

- Benimle ilgisi ne? Dedi adam kaşlarını çatıp yüzünü ekşiterek.

- Yok, dedi Tankut Şanlı, Hani siz de görüyorsunuz işte, ikidir adımı söylüyor ve fakat sallamıyor, derdi nedir? Hep böyle midirler?

- Bilmiyorum! Dedi adam aynı tavırla.

- Hayır yani madem kaale almayacaksın niye okuyorsun?

- Bilemem, üstüme vazife değil! Dedi çatık kaşlı adam.

- Bu sizce doğal bir durum mu? Diye sordu Tankut Şanlı

- Hangisi? Dedi çatık kaşlı adam.

- Adımı okuması ve verdiğim cevabı duymazdan gelmesi, sallamaması.

- O onun sorunu! Diye yanıtladı adam.

- Ne yapayım bilmiyorum ki! Dedi Tankut Şanlı.

- Gidip kendisine sormadınız mı? Dedi çatık kaşlı adam.

- Kime? Diye karşılık verdi Tankut Şanlı.

- Anonsöre!

- Anonsör mü? Dedi Tankut Şanlı alay ederek, O nasıl bir kelime? Diye sürdürdü konuşmasını.

- Nesi var kelimenin? Dedi biraz sesini yükselterek çatık kaşlı adam.

- İlk kez duydum da! Diye cevapladı Tankut Şanlı.

- İlk duyduğunuz her şeyle alay mı edersiniz? Dedi çatık kaşlı adam.

- Hayır, ne münasebet! Dedi Tankut Şanlı.

- Sizin adınızı anons edilme edimi var.. bu edimi gerçekleştirene verilecek başka ne isim olurdu ki anonsörden başka.

- Haklısın? Dedi Tankut Şanlı, Elbet ya.. burası nere? Niye toplandık? Bir fikriniz var mı?

- Tantalos* muyum ben? Dedi çatık kaşlı adam, daha bir kızdığını belli ederek.

Tankut Şanlı ‘Tantalos’ sözcüğüyle ilgili bir şeyler sormayı göze alamadı. Kuşkusuz ilk kez duyuyordu bu sözcüğü. Hem cahilliğini ortaya sermenin bir anlamı yoktu hem de adam yeterince kızmış öfkelenmiş, celallenmişti. En iyisi görmezden, duymazdan gelmekti öyle yapıp;

- Acaba ne yapmalı bilmiyorum ki? Diye karşılık verdi.

- Gidip sorsanız ya? Dedi çatık kaşlı adam biraz biraz yumuşamış gibiydi. Yardım severlik damarları kabaran her insanın munisliği adamda yer ediyor gibiydi.

- Gittim, görmediniz mi? İlk okunduğunda benim dedim, baktım bir karşılık vermiyor anonsör –bak nasıl da alıştım bu sözcüğe, tutmuşum demek ki- yanına gittim görmediniz mi?

- Görmem mi gerekiyordu? Diye karşılık verdi çatık kaşlı adam, bir anda eski haline dönmüştü.

- Hayır yanyana oturuyoruz ya! Dedi Tankut Şanlı.

- Ne yani etrafımdakileri mi dikizliyorum ben? Öyle bir intiba mı bıraktım sizde? Dedi çatık kaşlı adam burnundan soluyarak.

‘Çattık!’ dedi içinden Tankut Şanlı, gerçek duygularını belli etmemeye çalışarak;

- Hayır efendim, yanlış anladınız. Hani yanınızda oturuyorum ya.. o bakımdan. Kalktım ankesör aman lanet olsun, anın.. yok anonsör.. hah.. anonsörün yanına gittim, adını söylediğiniz kişi benim dedim. Anonsör kafasını asabi bir biçimde salladı.

- Ne işiniz var burada? Dedi.

- Nasıl yani? Dedim.

- Yerinize geçin! Bir daha da çağırmadan gelmeyin! Dedi.

- İyi de adımı söylediniz. Tankut Şanlı benim.

Masanın ortasında oturan adamın yanına gitti bizim anonsör, kulağına bir şeyler fısıldadı. Başkan olduğunu tahmin ettiğim ortada oturan ve kulağına anonsörün bir şeyler fısıldadığı kişi bana ters ters baktı. Baştan ayağa epey bir süzdü. Sonra ağzını eliyle kapayarak anonsöre bir şeyler söyledi ve anonsör yerine geçip bana da yerime geçmemi söyledi. Şimdi yine adımı okuyor ve beni duymazdan geliyor..

- Görevi sadece adları söylemek olamaz mı? Dedi çatık kaşlı adam.

- Bak bu aklıma gelmedi! Diye karşılık verdi alaylı bir biçimde.

- Öyle ya.. belki sadece adları okumak, adları okunanlar da burada olduklarını herhangi bir tepki vererek göstermekle görevlidirler.

- Anladım, dedi Tankut Şanlı, Bir tür yoklama diyorsunuz yani.

- Evet..

- Sizin adınız söylendi mi? Diye sordu Tankut Şanlı

- Üstünüze vazife mi? Diye cevapladı çatık kaşlı adam.

- Hay Allah.. özür dilerim. Dedi Tankut Şanlı.

- Özür dilenecek bir şey yok! Dedi çatık kaşlı adam.

- Her neyse! Dedi Tankut Şanlı asabi bir şekilde. Adamdan biraz uzaklaşmak için hafifçe oturduğu sandalyeden doğrulup sandalyesini bir iki adım öteye çekti. Bu kez hemen solunda kızı yaşlarında bir bayan oturuyordu. Acaba ona mı sorsaydı? Sağındaki adam ‘Ben Tantalos muyum?’ demişti acaba kadın ne derdi? O da öfkelenir miydi? 

Ne kadar da rahattı. Sanki kadın tek başına oturma odasındaymış gibi bir yandan hızlı hızlı örgü örüyor, bir yandan da etrafına göz atıyordu. Yüzündeki ifadeden şaşkın olmakla birlikte yumuşak başlı biri olduğu anlaşılıyordu. Tüm cesaretini toplayıp kadına doğru eğildi, kadının duyacağı bir ses tonuyla;

- Afedersiniz bir şey sorabilir miyim? Dedi. 

Kadın sert bir biçimde örgüsünü kucağına bıraktı. Başını Tankut Şanlı’ya çevirdi, bir pisliğe, bir çirkefe, iğrenç bir nesneye bakar gibi baktı. Yüzünü buruşturdu ve avazı çıktığı kadar bağırıp;

- Allah müstehakını versin senin! Bu Homongolos’u** buraya kim, ne hakla, hangi cesaretle aldı? Dedi.



*Tantalos: Zeus’un oğlu Frigya kralı, tanrıların sırrını ortaya çıkardığı için cezalandırılmıştır.
** Homongolos: Kadın düşmanı



Cemal Çalık, 25.05.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü


Cemal Çalık Yazıları








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı