20 Eylül 2018 Perşembe

SA6847/KY60-ES81: Herkes Birbirini Sırat Köprüsü’nden Atmaya Çalışıyor



Diyanet İşleri eski başkanı Prof. Ali Bardakoğlu, farklı görüşlere tahammülümüzün olmadığını, herkesin birbirini tekfir ettiğini söylüyor. Bardakoğlu, “Herkes kendi şeyhini en büyük kutup, Allah’a ve Peygambere en yakın insan olarak göstermenin kavgasını veriyor. Herkes birbirinin yazdığını çizdiğini irdeliyor, niyet okuyor. Allah’ın cennetini, rahmetini birbirimizden kıskanmaya başladık. Bir insan farklı düşünmüşse hemen onu cehennemin ta dibine sallayan, Sırat’tan atan insan tipleri çıktı” diyor.

Diyanet İşleri eski başkanı Prof. Ali Bardakoğlu, çalışmalarını İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Kur’an-ı Kerim Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi KURAMER’de sürdürüyor. Bardakoğlu’nun kapısını çalıp, gündemden bir türlü düşmeyen tartışmaları sorduk.

Bardakoğlu, bugün İslam ülkelerindeki dini cemaatleşme ve tarikat örgütlenmelerinin kahir ekseriyetinde ciddi sorunlar olduğunu, düzgün olanlar müstesna, bu kurumların artık bir dünya nimeti, imkan ve itibar paylaşımı, kadrolaşma yarışı ve günübirlik amaçların merkezi haline geldiğini söylüyor. Büyük dairenin İslam olması gerekirken birbirimizi mezhepsiz, dinde reformcu, Kur’an’cı… gibi etiketlerle yaftaladığımızı anlatan Bardakoğlu, “Biri diğerine bir hadisi zayıf veya mevzu dedi diye ‘sünneti inkar ediyor’ diyor, o diğerine ‘Kur’an’ı inkar ediyor’ diyor, o öbürüne ‘tasavvufu inkar ediyor’ diyor. Onu bunu suçlayan, bir insan farklı düşünmüşse hemen onu cehennemin ta dibine sallayan, Sırat’tan atan insan tipleri çıktı. Ümmetimin ihtilafı rahmettir müjdesi vardı. İslam’ın o rahmetini kaybettik” eleştirilerinde bulunuyor.

-Günümüz Müslümanlarının Kur’an’la ilişkisini nasıl buluyorsunuz?

Günümüz Müslümanlarının Kur’an’a karşı ödevlerini yerine getirdikleri kanaatinde değilim. İslam ülkelerinde milyonlarca hafızımız var, okuyoruz, dinliyoruz ama Kur’an’ın asıl amacı insanların gönül dünyalarına, hayatlarına rehberlik etmek. Biz Kur’an yolunda olsaydık 50 küsur İslam ülkesi bu halde olmazdı. Kur’an’ın gösterdiği hedefler ile yaşadığımız Müslümanlık veya kendi elimizle inşa ettiğimiz Müslümanlık tarzı arasında makas hayli açılmış görünüyor. Bunu acı da olsa söylemek zorundayız. Yoksa bu yüzyıl Müslümanları olarak, “Kur’an’ı anladık, dediklerini yerine getiriyoruz, ilahi murada uygun davranıyoruz ve her şey normal” diyorsak bu Allah’ın son dinine bühtan olur. Kur’an’ın hakkını veremedik. Tefekkür olarak da idrak olarak da hayata aktarma olarak da.

Müsamaha bitti tekfir başladı

-Anlama ve idrak konusunda çabamız var mı?

Türkiye’de din üzerinde araştırma yapmanın zorlukları var. Çünkü dinimiz aynı zamanda bizim kendi inanç alanımız. Çok nesnel bir alan değil. Kendi inanç dünyamızı ve dindarlık alanımızı yine kendimizce objektif bir gözle inceleme gibi bir ironiyi içinde taşıyor. Bir cerrahın kendi çocuğunu ameliyat etmesi gibi, bir dindarın ilahiyat alanında bilimsel araştırma yapması da kolay değil. Çünkü kendi dindarlığı ve dini duyguları sürekli onu ihtiyatlı ve çekimser olmaya, hatta susmaya ve kocakarı imanına razı olmaya sevk edecektir. Hele bir de çevresinde kör bir taassup ve ötekileştirme varsa. Öte yandan İslam dünyasında din konusunda yeteri kadar ilmi merak, ilmi araştırma yöntemi, ilmi müsamaha da gelişmedi. Her ne kadar “dinin, Kur’an’ın sahibi Allah” desek de her Müslüman kendini dinin sahibi olarak görme yolunda. Her Müslüman diğerine karşı din korumacılığı yapıyor ve kendi düşüncesini, kendi kanaat ve tercihini hakikat olarak görüp ötekini dışlıyor. Onun için de müsamaha bir yana tahakküm, dışlama ve tekfir başlıyor. İslam dünyası ilk günden itibaren hep bu acılarla iç içe oldu. İlk dört halifenin de maruz kaldığı muhalefetler ve şiddetler hep bundan kaynaklandı. Kimse “Bu Allah’ın kitabı, hepimizin kitabı. Ben böyle anlıyorum, siz öyle anlıyorsanız yolunuz açık olsun. Ben kendi anlayışımı en iyi şekilde anlatmak zorundayım, ama başka türlü anlayanlara da saygı duyarım” diyemedi.

Farklı ekoller birbirinin arkasında namaz kılardı

-Mezhepler de temelde farklı anlayışlar değil mi?

Peygamber Efendimiz dini tebliğ etmiş, açıklamış. Sonra da “Size Kitap ve Sünneti bırakıyorum. Rehber olarak bunu edinin, hayatınızı onların ışığında düzenleyin” demiş. Yani tek formatta ve asr-ı saadetin tıpatıp aynısı bir hayat tarzından ziyade Müslümanların kendi dönemlerinde bu rehberlikle kendi yollarını çizme imkanı getirmiş. Bu ne demektir. İlk günden itibaren Müslümanlar farklı farklı düşünecek ve içtihat edecek demektir. Öyle de olmuş. Peygamberimizin bir sözünü sahabeden şekil olarak, öz olarak veya amaç olarak anlayanlar olmuş. Peygamberimiz de hepsine müsamaha ile bakmış. İlk asırlardan itibaren birçok yeni görüş ve yorumlar üretilmiş; fıkıh veya inanç mezhepleri de bu farklı anlayışları biz nasıl derli toplu hale getirir ve sistemize edebiliriz kaygısı ile ortaya çıkmış. Çok fazla dağılmadan metodik düşünceyi geliştirelim demişler. Ama farklı ekol mensupları hep birbirinin arkasında namaz kılmış. Hanefi, Şafi, Şii, Zeydi, Mutezili Caferi, Eşari, Maturidi, mistik düşünce, tasavvuf düşüncesi hep bir arada olmuş.

Sorun bizim İslam anlayışımızda

-Dün bir aradalarmış, bugün baktığımızda ise neredeyse mezhep savaşları yaşayacağız. Neden?

Tek hakikat iddiası ve diğerlerini susturma çabası olmaya başladığı an İslam dünyası sıkıntıya girmiş. Dini düşünce duraklamış, bundan da öte Müslümanlar birbirlerine hayatı zindan etmeye başlamışlar. İlim arttıkça hoşgörü artıyor ve farklı şekilde düşünülebileceğini de öngörmeye başlıyoruz. Ama bilgi sığlaştıkça “Din budur. Dinin hakikati budur, başka şekilde düşünülemez. Başka türlü düşünen bu dine ihanet ediyor” diyerek dini düşüncenin, dini çoğulculuğun, din üzerinde farklı farklı bakış açılarının önünü kesiyoruz ve bunu cihad gibi görüyoruz. Dini koruduğumuzu düşünüyoruz. Dinin sahibi Allah’tır ve dinini koruyacaktır. Müslümanın kendi hayatını ve istikametini koruması, kendini koruma kaygısı içinde olması lazım. Müslüman aydınlar arasında, buna medya da büyük oranda dahil, dini hoşgörü, dini düşüncede karşılıklı anlayış ve çoğulculuk gelişemedi. Bunun acılarını hep birlikte çekiyoruz. Sadece Türkiye olarak değil, Bangladeş, Somali, Nijerya, Moritanya, Yemen, Ürdün, Suudi Arabistan… Her biri kendi tercihini tek ve yegane hakikat olarak görüyor. İlahiyat fakülteleri bile 20-30 yıl önceki durumu arar hale geldi.

İslam dünyası acı, kargaşa ve perişanlık içinde. Bu hale nasıl geldik? Bunları hep Batılılar yapıyor, biz çok iyiyiz diyemiyorsunuz. Çünkü biraz içeriden görüyorsanız, biraz insaflı bakıyorsanız, hep öteki yapıyor diyemiyorsunuz. Çünkü asıl sorun bizim İslam anlayışımızda. Bizim anlayışımız başkalarının müdahale edebileceği ortamı oluşturuyor. Kur’an-ı Kerim bize “Başınıza ne gelirse kendi ellerinizle yapıp ettiklerinizin sonucudur. Allah’tan değildir” diyor.

Kendi yapmamız gerekenleri Allah’tan istiyoruz

-Müslümanlar sorunu hep dışarıda mı arıyor?

İnsanoğlunun tabiatında “İyilikleri ben yapıyorum, kötülükler Allah’ın bana cezası” deme eğilimi vardır. Allah da diyor ki “Bu sizin en büyük iftiranızdır. İyilik varsa Allah’ın lütfudur. Kötülük varsa o sizin kendi ellerinizle yapıp ettiklerinizdir.” Allah bu dünyayı kötülük üzerine kurmadı. Allah bu dünyayı iman, itimat, güven, sevgi, muhabbet, Allah’ı tanıyarak sade, güzel, yararlı işler işleme çizgisinde yarattı. Tabi insanoğlunun iç dünyasına kötülük yapma eğilimini de koydu ki insan aklıyla ve özgür iradesiyle onu engellesin de sınav başarsın. Dinden aldığı rehberlikle, Kur’an’dan Peygamberden öğrendikleriyle nefsinin heva ve hevesini, kötülük arzularını bastırsın, düzgün bir insan olsun. İnsanımız bugün bunu başaramaz oldu. İslam dünyasında birey bilinci kayboldu; onu ya ilahi iradede yok ettik ya da bir başka kulun emrine vererek yok ettik. İnsanımız “bu kötülükler benim eserim değil” diyor. Kur’an’ı dikkatle okusa, Allah’ın uyarısını hemen görecek. Ama biz kendi nefsimizi sürekli temize çıkarıyoruz. Yaptığımız dualara dikkat edin. İnsanoğlunun bu dünyada yapması gereken bütün ödevleri biz Allah’tan bekliyor ve Allah’a havale ediyoruz.

-Nasıl?

Allah’ın verdiği ödevlere sıra gelince “Ya Rabbi ben bunları yapmaya niyetli değilim, bunların hepsini sen yap” diyoruz. “Hastalarımı iyileştir, borçlarımı öde, şuradaki düşmanı kov, buradakini imha et, depremi, sel felaketini önle, suyumuz aksın, her gün yiyeceğimiz önümüze gelsin, işimiz, aşımız olsun, başımız ağrımasın, şununla mücadele ediver…” böyle bir dua ve tevekkül anlayışımız var ve biz bunu tevekkül zannediyoruz.

-Yanlış anladığımız ne?

Sebep sonuç ilişkisine göre kurduğu bir düzen var Allah’ın. Sebeplere ne kadar tutunursanız sonuçları o kadar hak edersiniz. İki rekat namaz kıldınız diye Allah size adaletinin dışında davranacak değil. Müslümanların Sünnetullahı, fıtratı, ilahi adaletin dünyada nasıl işlediğini kavraması gerekiyor. Sahabiler devenin, atın üzerinde Volga nehri kıyısına, Orta Asya’ya, İstanbul önlerine kadar gittiler. Onlar tevekkül etmeyi bilmiyor muydu? “Ya Rabbi İslam’ı her tarafa yay, biz de sefasını sürelim” mi dediler. Cefasını çektiler, uğraştılar, didindiler. Demek ki onlar Allah’ın sünnetini, dünyada işleyen sebep-sonuç ilişkisini iyi kavradılar, sebeplere tutundular, sonuçları hak ettiler. İslam dünyası bunu anladığı dönemlerde ilimde ilerledi, büyük medeniyetler kurdu. Ama ne zaman kör bir tevekkül anlayışına saplandı, teslimiyetçi kader ve dua anlayışına kapıldı, Eşari düşüncenin de desteklediği bu cebri anlayış insan iradesini ve bireyin yaratıcı gücünü adeta törpüledi. Bugün Türkiye’deki Müslümanlar da dahil, kendini Maturidi zanneden Eşarilerle doludur bizim coğrafyamız. Sorsanız amelde Hanefi itikadda Maturidi’yim der. Ama çoğunun zihni Eşariye göre şekillenmiştir. Onun için de külli iradeyi, ilahi iradeyi anlama tarzımızda ciddi sıkıntılar var. İslam dünyasının kafasına koyması, her gün amentü gibi tekrar etmesi gereken “Ne yapıyorsam ben yapıyorum. Yaptıklarımın karşısında Allah adaleti ile bana veriyor. Yoksa başkası yapmıyor”dur. Allah’ın iradesi hepimizin üzerindedir. O istemezse hiç bir şey olmaz. Ama insanların, bireyin sorumluluğu, iradesi vardır; yaptıklarının sonucunu görecektir. Kim zerre kadar iyilik yaparsa karşılığını görecektir, kim zerre kadar kötülük yaparsa karşılığını görecektir. “Allah zerreden yapar, zerreden yıkar. Hiçbir kuralı yoktur. Onun için piyangodan ne çıkacağını bilemeyiz” gibi bir Allah tasavvuru son derece yanlıştır. Bizi atalete, tembelliğe ve kör tevekküle iter. İslam dünyası kalkınmak, gelişmek, refah içinde olmak, dünya hayatını düzenli şekilde yaşamak, dünyada ve ahirette iyiliği kazanmak istiyorsa Allah’ın sünnetullahını, fıtratullahını, adaletullahını iyi kavrayacak.

Dünyayı terk etmek sapmadır

-Yani dünyayı terk gibi bir şey yok, değil mi?

Esasen ahiret inancı dünya hayatının daha düzgün, daha sorumlu bir şekilde yaşanması içindir. Dünyanın terki için değildir. Dünya ahiretin tarlasıdır. Ahiret önemliyse dünya da önemidir; çünkü ahireti kazanabilmek için dünyayı düzgün yaşamanız, kimsenin hakkını, hukukunu almadan, Allah’ın, kulun hakkını gözeterek, üreterek, çalışarak, kimsenin ahını almaksızın yaşamanız lazım. Dünyayı terk etme bizim dinimizde yoktur. Dünyayı terk etme işi sonradan, işin üstesinden gelemeyince, yılgınlık bıkkınlık olunca bir sapma olarak ortaya çıktı. Geçmişte tasavvuf düşüncesi hiçbir zaman dünyayı terk edelim, önemsiz görelim, ahiret için çalışalım şeklinde olmadı. Hatta onlar diğer insanlara ulaşmada öncü kuvvet oldu, gönülleri fethettiler, dünya ahiret dengesini kurdular. 50 küsur İslam ülkesinin hepsinin izzet içinde olması, kendi milli servetini adalet içinde paylaşması, kendi insanını mutlu etmesi, sağlık, eğitim, çevre, üretim, insan hakları, kadın hakları konusunda pırıl pırıl bir tablo çizmesi gerekiyor. Bunun için ekonomik gelirin tavanda olması gerekmez. Her birinin Kuveyt ya da Birleşik Arap Emirlikleri olması gerekmez. İnsanca yaşamak için insana değer vermemiz gerekir. İslam dünyası kendi insanına insanca bir hayatı çok görüyorsa bunun sebebi Batı mı, petrolün olmayışı mı? Böyle düşünmeye başladığımız vakit artık paran varsa insanlığın da var demek olur. İslam dünyası kendi insanına hayatı zehir eden, kendi insanını ayrıştırıp birbirine düşman eden, birbirinin boğazını sıkan bir görüntü yerine, yoklukta dayanışan, birbirinin halini hatırını soran, azı paylaşarak mutlu olabilen bir tablo çizmeliydi. Bunun önünde hiçbir engel yok. Bugün biz bilgi ve irade gücü olarak, Kur’an’ın rehberliği, Peygamber Efendimizin rehberliği olarak bu imkana potansiyel olarak sahibiz. Demek ki Kur’an’ı ve Peygamberimizi anlamada, Sünneti kavramada, tasavvufu, zühdü, takvayı anlamada sorunlarımız var ve bu sorunları konuşamaz olduk.

Pay alma kavgası ötekileştiriyor

-Bugün tarikatların ve cemaatlerin durumu nedir?

Hiçbir Müslüman tasavvuf karşıtı değildir; çünkü tasavvufun ana çizgisi hoşgörüdür ve samimi-deruni dindarlığa ulaşmadır. Ancak günümüzdeki tarikatları zengin tasavvuf düşünce mirasımızın varisi olarak görmek yanlış olur. Bugün İslam ülkelerindeki dini cemaatleşme ve tarikat örgütlenmelerinin kahir ekseriyetinde ciddi sorunlar var. Herkes kendi şeyhini en büyük kutup, Allah’a ve Peygambere en yakın insan olarak göstermenin kavgasını veriyor. Kendi iç çıkar çatışmaları bile çoğu zaman hepimizi rahatsız ediyor. Düzgün olanlar varsa onları istisna ediyorum, ama bu kurumlar artık bir dünya nimeti, imkan ve itibar paylaşımı, kadrolaşma yarışı ve günübirlik amaçların merkezi haline geldi. Tasavvuf düşüncesinin tamamen dışında kalması gereken şeyler bugünkü tarikat örgütlenmelerinin ta içine kadar girdi. Onun için de günümüzdeki tarikat örgütlenmeleri maalesef İslam tasavvuf düşüncesinin tarihteki zenginliğini, hoşgörüsünü, düşünce ufkunu temsil etmekten çok öte tamamen bir sektör şeklinde çalışıyor ve öfke üretiyor, dışlama üretiyor. İslam toplumlarının birbirini daha çok sevmesi daha çok hoşgörüyle kucaklaması gerekirken bu örgütlenme, müntesibini artırma ve pay alma kavgası, çatlakların büyümesine, ötekileştirmelere yol açıyor.

-Cemaat ve tarikatlar gerekli mi?

1.5 milyarlık müntesibi olan bir büyük dinin içerisinde farklı anlayışların olması kaçınılmazdır. Ben şahsen hep özgürlükten ve çoğulculuktan yanayım. Şahsen tasavvuf düşüncesinin İslam’a dışarıdan geldiğini söyleyemem. Bu insanların dinin daha içtenlikle yaşama kaygısının sonuçlarıdır. Tasavvufi düşüncenin giderek tarikat şeklinde örgütlenmeye gitmesini İslam tarihi içerisinde irdelemek lazım. Emevi iktidarının hoyrat, dışlayıcı ve ulemaya biraz daha tepeden bakan tavrı ve hayal kırıklıkları yeni yeni arayışlara yol açtı. Dünyevi iktidar ikinci üçüncü nesil Müslümanların gönül dünyalarını incitti. Bunun üzerine o iktidara karşı bir sanal manevi iktidar arayışı, manevi hiyerarşi düşünülmeye başlandı. Onun için manevi dünyanın kutupları, yöneticileri, onların yardımcıları, bir bakıma maddi dünyadaki o saltanat hiyerarşisinin benzeri bir tasavvur tasavvufi düşüncede üretilmeye ve onunla pembe dünyalar çizilmeye başlandı. Bu ne kadar gerçeği yansıtır o konuda bir iddia sahibi olmak zor ve hiçbir dini delili yok. Bizim manevi dünyamızın beşerden yöneticilerinin olduğu, Allah’ın onlara yetki verdiği, onların Allah’ın tasarruf yetkilerinin bir kısmını kullandığı, Levh-i Mahfuza muttali olup onda tasarruf yapabildikleri, kaza ve kadere müdahaleleri, depremi durdurduğu… gibi inanışlar ucu açık şekilde üretilip durdu. Bunlar insanları mutlu etse bile hiçbir dini değere ve dayanağa sahip değil.

15 Temmuz kör bağlılıklardan doğdu

-Peki o zaman neden ve nasıl doğuyor bu inançlar?

İnsanların zihin ve tahayyül dünyalarında ucu açık alanlar vardır ve bu merakları dolduracak üretimler çok rağbettedir. Dini hiçbir referansı olmasa bile bunlar insanların hoşuna gider. Ben hayal dünyaları geniş bu tür ulemanın tasavvur ve söylemlerini bir zenginlik olarak görüyorum. Hepsi neticede söylenebilir şeylerdir. Ama bu sözler avam tarafından ciddiye alınıp sahaya inmeye başladığında sorun başlar. Nitekim biz 15 Temmuz’u bu sebeple yaşadık. Hala sosyal medyada ve ekranlarda “Ben Peygamberle irtibat halindeyim, bana yetki verdi. Oğlum dedi, bana mührü verdi. Depremi öteledim, uzay aracının cıvatalarını gevşettim de düştü” diyen ve etrafında halkalar oluşan kişiler bolca var. Bu insanların dini heyecanlarını, değerlerini, dine bağlılıklarını sömürmedir ve bu kör bağlılıklar akidevi açıdan da sosyal ve siyasal açıdan da ciddi sorunlar üretmeye gebedir.

-Başka örnekleri var mı bu durumun?

İslam dünyasında bugüne kadar yüzlerce, binlerce beklenen kurtarıcı, Mehdi çıktı. 20. yüzyılda bağımsızlık mücadelesi veren ülkelerde bu inancın işe yaradığı da oldu ama genelde hep kaos ve sömürü üretti. Emevi iktidarını da Abbasilerin beslediği Mehdi inancı yıktı. Bu tarz inanışlar bir düşünce hareketi ve kişisel tercih olarak kalırsa sorun olmayabilir. Bağlandığı bir kimsenin Allah katında özel bir konuma sahip olduğuna inanma kişiyi mutlu eden bireysel bir tercih olarak düşünülebilir. Ama bu inanışlar dini korku motifiyle öğrenmiş, kolay yoldan kurtuluş ve Cennet arayan geniş dindar kitleyi insanları kuşatmaya ve bunun üzerinden operasyonel bir hareket oluşmaya başladığı an İslam dünyası için akaid yönüyle taşıdığı sorunlara ilaveten sosyal ve siyasi açıdan da sıkıntılar başlar.

Herkes birbirini yaftalıyor

-Topluma nasıl yansıyor bu durum?

İslam ümmeti olma özelliğimizi, İslam kardeşliğini yitiriyoruz. Artık birbirimizi dışlamaya, tekfir etmeye, birbirimizin kusurunu aramaya başlıyoruz. Halbuki burada Yunus Emre gibi düşünmek, bir kusur varsa bendedir, bir güzellik varsa kardeşimdedir. Onu örnek almalıyım” diye yola çıkmalıyız. Ama bakıyorsunuz herkes birbirinin yazdığını çizdiğini irdeliyor, niyet okuyor. Herkes birbirini camdan atmaya çalışıyor. Allah’ın cennetini, rahmetini birbirimizden kıskanmaya başladık. Bırakalım farklı düşünen farklı düşünsün. Herkes kendi düşüncesinin hesabını Allah’ın huzurunda verecek. Birbirimize Sırat Köprüsü kurmamıza gerek yok. Siyasal ve sosyal parçalanma artıyor. Bangladeş, Pakistan, Yemen, Somali, Mısır… adeta bütün İslam alemi ciddi sancılar çekiyor. Bunda İslam alimlerinin büyük payı var. Ulema İslam kardeşliğini pekiştirmek, hoşgörüyü arttırmak yerine, adeta bu yangına benzin döküyorlar. Hac bize bir okuldur. Kabe’deki imamın arkasında farklı mezhep ve meşrebe sahip de olsa bütün Müslümanlar namaz kılar. Bu bize büyük dairenin Müslümanlık olduğunu öğretiyor. Artık orada tarikatların, örgütlerin, cemaatlerin, mensubiyetlerin, siyasi görüşlerin, ülke iktidarlarının hiçbir önemi yok. Hanefi, Caferi, Şii, Sünni, Nakşi, Kadiri hiçbir önemi yok. Bunlar Müslümanlığın olmazsa olmaz şartı değildir. Haccın bunu bize öğretmesi gerekiyor, ama demek ki öğretmiyor. Biri diğerine bir hadisi zayıf veya mevzu dedi diye “sünneti inkar ediyor” diyor, o diğerine “Kur’an’ı inkar ediyor” diyor, o öbürüne tasavvufu inkar ediyor diyor. Mezhepsiz, dinde reformcu, Kur’an’cı… böyle çok kolay yaftalayabilen, çığırtkan, sığ düşünceli insanlar türedi. Medyada da en çok ses getirenler bunlar maalesef. Onu bunu suçlayan, bir insan farklı düşünmüşse hemen onu cehennemin ta dibine sallayan, Sırat’tan atan insan tipleri çıktı. Peki bunu hangi hakla söylüyorsun? Allah katından bir yetkin, özel bir bilgin mi var? Ümmetimin ihtilafı rahmettir müjdesi vardı. İslam’ın o rahmetini kaybettik.

Din elimizde kartopu gibi eriyecek

-İslam alimleri yangına benzin döküyor dediniz. Biraz açar mısınız?

İslam uleması üstüne düşeni yapmıyor. İslam akaidine apaçık aykırı fikirler üreten, çığırtkanlık yapan, hak hakikat davetçisi gibi ortaya çıkıp fitne üretmekten başka işe yaramayan, insanları yaftalayarak ayrışmayı ve kamplaşmayı körükleyen birçok din istismarcısına karşı yüksek sesle dur diyemiyoruz. Fitneyi büyütmeyelim, kargaşa olmasın diye susuyoruz. Diyanet de onlara değer vermiş olmamak için genelde cevap vermiyor. Fakat mahalli televizyonlarda her köşe başında bir din tüccarı ortaya çıktı. Her biri adeta Allah adına konuşmaya başladı; kutsal otorite imajıyla müşteri toplama peşinde. Bu iyi bir gidişat değil. Böyle devam ederse Türkiye’nin ne olacağını, bu gidişatın 20 sene sonraki halini merak edenler Yemen’e, Bangladeş’e, Pakistan’a baksınlar. Din nasıl da ayrışmanın ve kavganın malzemesi olabiliyor. Onun için Türkiye’de Diyanet’in etrafında kenetlenmeye ve Diyanet’in birleştirici, bütünleştirici istikrar çizgisine ihtiyaç var. Her ne kadar kendilerinden çok şey beklediğimiz için eleştirsek de İlahiyat fakültelerine ihtiyaç var. İlahiyat fakültelerinin sesini çıkartmasına ihtiyaç var. İlahiyat hocaları bunca dini yanlış karşısında mahalle baskısına boyun eğmesinler, konuşsunlar. Böyle giderse din elimizde kartopu gibi eriyecek. Buna razı isek susmaya devam edelim. Ama 20-30 yıl sonra birçok şeyin elimizde eridiğini ve çocuklarımızın böyle bir Müslümanlıkla ciddi sorunları olacağını da görsünler. Emin olun artık gençler ciddi tereddütler yaşamaya başladı. “Bunlar sahte, sen yanlışları görme, doğrusunu bul ve gör” diyoruz ama göstereceğimiz fazla örnek de yok. Bu bakımdan siyasetçilerimizin, İlahiyat hocalarımızın, Diyanet camiamızın gelecek nesillerimizin vebalini iç dünyalarında hissetmeleri lazım.

-Ne yapılabilir? Çözüm yolu var mı?

Herkes hesabını ona buna değil Allah’a vereceği düşüncesiyle hayatını düzenlemek zorunda. Onu bunu memnun etmek için hayatınızı düzenlemeye kalkarsanız sürekli zikzak çizmek zorunda kalırsınız, yarın da pişman olursunuz. İkincisi herkes doğru bildiği, hesabını verebileceği işleri yapacak, sözü söyleyecek. Yanlış yapmayacağız. Kul hakkı yemeyeceğiz, insanların hakkını hukukunu koruyacağız. Dini sadece ibadetten ibaret görmeyeceğiz. Din genel bir rahmettir, çalışmaktır, dürüstlüktür, temizliktir, üretmektir, insanlara faydalı olmaktır, doğru sözlülüktür, güzel ahlaktır. Dine bakışımızı ve dindarlığımızı bütüncül hale getirmeliyiz. Sadece gözyaşıyla namaz kılıp, “Ya Rabbi tamam artık ben görevimi yaptım, bana müsaade. Ben biraz da bazı kötülükler yapayım” gibi bir Müslümanlık olmaz.

Müslümanlar giderek dünyevileşiyor. Dini dar bir alana hapsediyor. Dindarlığı dar bir alanda derinlemesine yaşıyor, diğer alanlarda bu dindarlığın acısını çıkarırcasına, olabildiğince dünyevi ve çıkarcı oluyorlar. Bir zihinde nasıl bu kadar ayrı iki yaşam tarzı yaşatılabiliyor, aklım almıyor. Namazını kılarken gözlerinden yaşlar akan Müslüman, ticaretinde, komşularla olan ilişkilerinde, trafikte, dünya hayatında başka bir insan olup çıkıveriyor. Dini sadece şekle, ibadete, belli alanlara indirgeyen bir dindarlık, ama diğer alanlarda hoyrat, dünyevi ve giderek maddileşmiş, dünyevileşmiş bir insan tipi. Yani zihnimiz iki ayrı kompartıman.


Emeti Saruhan, 20.09.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Hayatın Sıcak Yüzü, 
Emeti Saruhan Yazıları



Sonsuz Ark'ın Notu: Emeti Saruhan Hanımefendi'ye çalışmalarını bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz. Seçkin Deniz, 06.07.2017


İlk yayınlandığı Yer: Gerçek Hayat





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Seçkin Deniz Twitter Akışı