3 Eylül 2018 Pazartesi

SA6756/KY58-GÖKA133: Merhametçi

"Müslüman diyarları merhametten azade bir manzara gösterse de inanıyoruz ki, tanyeri karanlığın en zifiri olduğu yerden aydınlanacak. Onlar layığı veçhile hareket etmeseler de ellerindeki miras sayesinde, merhamet medeniyetinin en büyük adayı Müslümanlar."


Evet, bugün dünyanın şiddetten ve kirlerinden arındırılabilmesi, bir barış ve esenlik bir yurdu olabilmesi için “acıyı ortaklaşmak” manasında bir merhamet anlayışına, bir merhamet medeniyetine lüzum var. Merhamet, insanın fıtratında kökleşmiş bir halde (Rum/21) zaten bulunuyor. 

Çocuklar önceleri merhameti bilmiyor sanılır, merhametin yavaş yavaş öğrenildiğine inanılırdı ama son araştırmalar, bu fikrin insana ve yavrusuna menfi bir bakışın tezahürü olduğunu gösteriyor. Çocukların da merhamet sahibi oldukları artık ispat edilebiliyor. İş ki fıtratımıza mündemiç merhametin tomurcuklanmasına, serpilip gelişmesine fırsat verecek bir beşerî besi yeri hazırlayabilmekte. Nasıl yapacağız bunu, üstelik şu berbat dünyada?...

Merhamet, en lazım gelen ve üstelik insaniyetimizde var olan bir hususiyet ama aynı zamanda anlamı kolayca bozulabiliyor. Fanatiği olunan ideolojiler, merhameti sadece kendileri gibi olanlara hasredebiliyor, kendilerinden olmayanlara, ötekilere, hayvanlara, tabiata reva görülen merhametsizliği meşrulaştırabiliyor. Maalesef merhametsizlik savunusu bazı Müslümanlar arasında da var bugün. 

Biz “merhamet” dedikçe, “şunlara da mı merhamet edelim istiyorsun” diye merhametsizler bir bir sayılmaya başlanıyor. Elbette “merhametsizlere merhamet edilmez”, “zalime acırsak acınacak hale düşeriz”; ortada suç varsa adaletin, hukukun gereği neyse o yapılır, bunda anlaşılmayacak bir durum yok. 

Tevbe Suresi’nin besmelesiz başlayan tek sure olmasının sırrı, uzun sure Enfal Suresi’nin devamı sanılması değil bence, gerektiğinde zalimlere karşı acımasızca mücadeleye girişilmesinin şart olduğunu belirtebilmek. 

“(Ey müminler!) verdikleri sözü bozan, Peygamber´i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve ilk önce size karşı savaşa başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız; yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) müminler iseniz, bilin ki, Allah, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır” (Tevbe/13)… Bunlar, itiraz edilemeyecek apaçık gerçekler ama merhametsizlikleri ve merhametsizleri gerekçe göstererek merhameti hayatımızdan çıkarıp atmaya kalkanlarla anlaşmamız çok zor…

Müslüman diyarları merhametten azade bir manzara gösterse de inanıyoruz ki, tanyeri karanlığın en zifiri olduğu yerden aydınlanacak. Onlar layığı veçhile hareket etmeseler de ellerindeki miras sayesinde, merhamet medeniyetinin en büyük adayı Müslümanlar… Çünkü onlar, her işin başında, en açık merhamet temennisi olarak besmele çekiyorlar. (Besmele, yıllardır ve şimdi, çoğunlukla “esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla” diye tercüme edilmiş. Kötü bir tercüme değil bence. Bağışlanma fiili, Farsça “bahşetmek”ten yola çıkarak 1935’te türetilmiş. Büyük ihtimalle bahşetme Türkçe sanılmış olmalı. Her nasıl olduysa, bahşetmedeki lütuf manası bir biçimde dilimize girmiş, iyi olmuş. “Rahim”in manasındaki merhamet de baştan aşağı lütufla örülmüş değil mi zaten?)… Çünkü Kur’an-ı Kerim, müminlerin birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye ettiklerini (Beled/ 17) söylerken Allah’a “Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın” (Araf/ 151) diyor… Çünkü Müslümanlar, merhameti, kendilerine kul olma şerefini bahşetmiş Allah’taki en yüksek halinden insanların kalplerine doğru inan bir hususiyet olarak niteliyorlar ve içlerindeki merhamet hissiyatının asla Yaratıcı ile bağını koparmıyorlar…

Merhamet üzerine okumalarım sırasında, yazarını tespit edemediğim bir yazıdan öğrendim. Dilimizde “merhametçi” diye bir söz varmış. Elbette birçok hatalı söylenişin sonucunda yerleşmiş bu kelime. Osmanlıca “onarma, tamir” anlamına gelen bir sözcük olan “meremmet”ten önce, “balık ağlarını onaran kişi” manasında “meremmetçi” türetilmiş balıkçılarımızın dilinde. Gel zaman git zaman “merhametçi” oluyor bu sözcük. Yazar, merhamet üzerine yazısını “Tüm söylemeye çalıştığım, bu yanlış kullanımın vardığı sonuçtan ibarettir” diye bitiriyor. Ben de yazarla aynı noktadayım. Neden Hitler, bir hayvan sever ve vejetaryen; Karadzic, bir psikiyatri uzmanı ve varoluşçu şair iken sözüm ona ideolojileri uğruna acımasız birer cani olabildiler şimdi daha iyi anlıyorum.

Hepimiz fıtratımız gereği “merhametçi”yiz aslında. Ama kimimiz, kimi ağları çok geniş tutuyoruz tüm balıklar kaçıyor kimimiz de kimi ağları o kadar sıkı, sımsıkı örüyoruz ki, küçücük yavru balıklar, denizde canlı adına ne varsa takılıp kalıyor, elimizde can veriyorlar. Gerçek merhamet ehli olmak istiyorsak tüm ağlarımız bu ikisinden de farklı ve adalet üzere olmalı… Hak ve hukuku, sınırı ve ölçüyü bilmeli, masum insanlara, canlılara, tabiata taammüden zarar vermekten kaçınmalı, vahşetten ve işkenceden, keyfimiz öyle istiyor diye başkalarına acı çektirmekten, canavarca hislerden uzak durmalıyız.


Erol Göka, Prof. Dr, 03.09.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Uzaklardaki İnsan,
Erol Göka Yazıları




Sonsuz Ark'ın Notu: Erol Göka Beyefendi'ye, birey ve toplum sağlığı açısından çağın sorunlarına  'iyi' geleceğini düşündüğümüz değerli yazılarını bizimle paylaştığı için teşekkür ediyoruz. Seçkin Deniz, 05.06.2017



İlk Yayınlandığı Yer; Yeni Şafak




Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı