20 Haziran 2018 Çarşamba

SA6346/KY71-ATANTİK17: Siyaset/Politika ve Yöntem

"Bütün bu gelişmeleri bir tarafa bırakarak mevcut durumun kendisinden hareketle bugünkü Müslümanların eksik ve yanlış uygulamalarını dikkate alarak bunu geriye doğru işletmek hangi akla hizmettir diye sormak elzem oldu."


Siyaset kavramını politika anlamında kullanıyorum…

Hayat, siyaset üzerine kuruludur. Siyaset ise hayatı belirli bir şekilde düzene koyarak ahlaki olanı devre dışı tutacak bir zemini inşa ediyor. Siyaset, verilecek tepkilerin nasıllığını ve zamansallığını belirleyen en önemli tutumu içeriyor. Bu kadar siyaset ile iç içe olunca her insan, bir ilişki ağında nasıl davranacağına dikkat ederek sahada varlık kazanıyor. İrili ufaklı her yapılanma bir siyaset icra etme biçimi olarak neşet ediyor. Bu da doğal olarak siyaseti hayatın her alanına taşıyarak ahlaki kaygıları dahi siyasi kaygılara bağlayarak varlığın hiçliğine kapı aralıyor.

Siyasetin bu kadar belirleyici bir konumu ihtiva etmesinin nedeni aslında yöntemsizliğin karakteristik bir özelliğe taşınması ile ilgilidir. Bilgi, bilgilenme süreçleri, bilgiyi değerlendirme süreçleri vs eğer bir yöntem üzerinden gerçekleştirilmezse sadece bir kaos ortaya çıkarır. Maalesef, bugün her konuda bir yöntem olmadan hareket edildiği için bu kadar farklı çıkışlar ve arayışlar ortaya çıkıyor. Bir bilme yöntemi geliştirmeden akıl yürütmeler ve düşünce izhar etmeler sadece çatışma ortamı oluşturur.

İslam Düşüncesi ile ilişkili olarak yapılan yorumların genel karakteristik özelliğine bakıldığında bir yöntemsizliğin varlığı aşikâr oluyor. İster tarih alanında ister fikri akımların değerlendirilmesinde veya ister kaynak mesabesinde olan tarihsel verilere veya peygamber sözlerine yönelik aşağılayıcı ve eleştirel tutuma baktığımızda yöntemin yokluğu kendini açık kılıyor. Çünkü İslam tarihi bağlamında dillendirilen şeylerin kahır ekseriyeti bile bir tarih yönteminden bağımsız geliştiği belirgindir.

Herhangi bir İslami Düşüncenin belirli aksiyomlarını değerlendirirken; fıkıh, kelam, tasavvuf ve İslam felsefesi gibi temel akımları ancak etki ve tepki üzerinden yorumlanması bile bize durumu izah eder. Bu da hakikatin varlığını yokluğa tevdi ediyor. Sünnet meselesinde uygulama ile söz arasındaki bariz farkı bile ayırt etmeyecek kadar ilim geleneğinden uzak bir yaklaşım esas kabul edilerek dini geleneği yok saymak sıradan bir tutuma evrilmiştir. Kuran okumaları, bugüne kadar sürdürülmüş yorum geleneği bir tarafa bırakılarak, mevcut birikimi -ki bu birikim modern eğitim ve kültür tarafından belirlenmiştir- esas alarak yaklaşılarak bin dört yüz yıllık birikim çöpe gönderilirken hiçbir tepki oluşmamaktadır.

Siyaset, bilim ve ilim geleneğine dair bir bakışı da ortaya koyarken dikkate alınan bir konuma yükseltilir ve aldatma becerisi devreye girerek yorumu öne çıkartır. Ahlaki olanı devre dışı bıraktıktan sonra hakikate ulaşmanın imkânsızlığını artık görmemiz gerekiyor. Örneğin, yapılan hadis eleştirilerinin elle tutar hiçbir tarafı yoktur. Ezbere yapılan hadis eleştirisi aslında meseleyi içinden çıkılmaz hale getiriyor. Hâlbuki eleştiri yapılan hadisleri dikkate aldığımızda zaten hadis âlimleri tarafından onlara ciddi eleştiriler getirmişlerdir. Meseleyi ilim usul geleneği içinden yaptığınız zaman meşru bir zemini kurar ve ona göre bir tepki alırsınız. Yok, eğer müsteşriklerin pirim yapmak için yaptığı eleştirileri sizde gündeme taşırsanız, aslında yaptığınız şey kendi ilim geleneğinize ihanettir.

Tefsir ilmi içinde aynı şeyler söylenebilir. Siyasal iktidarın meşruiyetini sağlama adına yeni yorumlar yapma adına mevcut durumları veya olguları meşrulaştırma girişimleri sorunlu yaklaşımlardır. Ki, bugün batı da bile bu çalışmalar artık eleştiri oklarına hedef olmaktadır. Örneğin, hadis eleştirisi bağlamında Motzky diye bir müsteşrik, ilk metinlere ulaşarak hadislerin Hz. Peygambere kadar ulaştığını ortaya koyuyor.

Bütün bu gelişmeleri bir tarafa bırakarak mevcut durumun kendisinden hareketle bugünkü Müslümanların eksik ve yanlış uygulamalarını dikkate alarak bunu geriye doğru işletmek hangi akla hizmettir diye sormak elzem oldu. Tasavvuf eleştirilerine bakın, elle tutulur hiçbir tarafı yoktur. Mevcut durumu ve tarikatların uygulamaları üzerinden yapılan eleştirileri bir bardağı doldurmayan işler olarak görmek kaçınılmazdır. İslam düşüncesinde ontolojiyi ortaya çıkaran bir akım olan İrfan geleneği göz ardı edilemez. O zaman düşünce ciddi bir sorunla karşı karşıya kalacaktır. 

Kelam, akıl üzerinden bir teoloji/ilahiyat oluşturma girişimi değil mi? Bilgi ve varlık meselesini gündeme almadan bir düşünce biçiminden bahsedilemez. Ve ahlak, öncelikli olarak bireyin karakteristik özelliğini oluşturma bakımından en önemli bir zemine sahiptir. Ruhun kendisini arındırması ve insanın iyiyi kendi varlığında bir tecrübeye dönüştürme çabasına karşı çıkmak ancak sığ ve maddeci bir bakışın işi olabilir. Hâlbuki ruhsal gelişme estetik bir idraki meydana getirebilir. Estetikten yoksun bir topluluk zaten kültür ve medeniyet iddiasında bulunamaz.

Bir usul geleneği nasıl takip edilebilir? Bugün bizim bu geleneğe bağlı olarak bir bilgi üretimi gerçekleştirmemiz için illa o dönemde mevcut herhangi bir mezhebe bağlılığımızdan çok o mezheplerin ortak tutum ve ilkelerine bağlılığımız önemlidir. Yani sahabe, tabiin ve tabiin sonrası ile bugüne kadar süregelen bir ilim usul geleneğinde farklılıklar üzerinden değil de ortak kabuller üzerinden yeni bir usul geliştirilebilir. 

Bu noktada Kuran, Sünnet, Sahabe ve Tabiin uygulamaları ile sonraki ulemanın uygulamalarını oluştururken hangi ilkelere bağlı oldukları ve uygulamayı belirleyen usulü dikkate alarak yol alınmalıdır. Tabii ki bugünkü koşulları dikkate almalı, ama bir şartla; mevcut koşullar eğer emir ve nehiylerin açık hükümleri ile çelişiyorsa gündeme bile gelmez. Ama yorum şartlarına haiz bir konumu ihtiva ediyorsa o zaman yeniden bir yoruma tabi kılmayı da meşru hale getirir.

Bir ilke daha ifade ederek noktalayalım: gelenekten hareketle bir fikir yürütmeye başladığımızda geriye doğru hareket ettiğimizde soyutlama faaliyeti önem kazanır. Burada asıl olan ile füru olan arasında bir fark oluşturulacağı gibi temeli oluşturan ile bağlam tarafından belirlenmiş ve yoruma açık olan arasında da fark olmalıdır. Yani sabit ile değişken arasındaki ayrımı dikkate alarak neyin sabit ve neyin değişime tabi olduğu meselesi de bu tarihsel süreklilik tarafından korunan şey sabit, yoruma tabi kılınan şey ise değişken olarak değerlendirilir. Burada tarafgirlik olmadan ve ideolojik bağnazlığa pirim vermeden bu hareketi sağlamalıyız.

Siyaset, bizi hakikatten ve ahlaki olandan uzaklaştıran bir konuma sahiptir. En küçük faaliyetlerimizde bile siyaset belirleyici oluyorsa ve bunu meşru görüp uygulama sahasına tabi kılınıyorsa meselenin derin olduğunu gösterir. Usulsüzlüğü bir yöntem olarak belirlemek de sanki daha çok siyasetin baskın karakteri ile ilişkilidir. Çünkü siyaset, kendi iktidar alanını muhafaza etmek için her türlü ilkeyi başarı ile kullanıma dâhil etmektedir. Siyaset bugün en küçük bir sivil ve sosyal ilişkide de billurlaşmaktadır. Bu yüzden siyaset üzerine yeniden düşünmek elzem olmalı ve ahlaki olanın siyaseti terk etmek olduğu gerçeğini bir kez daha anlamak gerekir.

Siyaseti bıraktığımız zaman arınma gerçekleşir. Arınma gerçekleştiğinde bir usule olan ihtiyaç kendini belirgin kılar. Usulü elde ettiğimizde ise kafalarımız berrak hale gelir. Berrak hale gelen kafa ise çatışma yerine uyumu öne çıkartarak Müslümanların birlikteliğini sağlamak için bir zemin inşa eder…




Abdülaziz Tantik, 20.06.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Düşlemek



Sonsuz Ark'ın Notu: Abdülaziz Tantik  Beyefendi'ye, bütün samimiyetiyle yazdığı yazıları bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz... Seçkin Deniz, 31.03.2018


İlk yayınlandığı yer: Düşünce Mektebi




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı