5 Ocak 2018 Cuma

SA5436/KY57-AHCZD71: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 34: Maide(48-57)

  "Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. ”


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


MAİDE SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (48-57. Ayetler)[1]
  
وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّۜ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجاًۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَۙ

"Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Allah size hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.” (Mâide Suresi,5/48.)

Müminler Allah’ın kitabı olan Kur’an’la hükmederler, Allah’ın hükmünü bir kenara bırakıp hevâ/arzularına ve  Ehl-i kitabın keyfî isteklerine uymazlar. İmtihanda olduklarını unutmazlar. Hayırlı işlerde birbirleri ile yarışırlar ve yardımlaşırlar. İnsanların ihtilaf ettikleri meselelerde hükmü Allah verecektir. Hüküm günü, gerçek açıklanacak ve insanlar hayatları boyunca daldıkları tartışmalarda yatan Hakk'ın veya Bâtıl'ın miktarını öğreneceklerdir.

Allah’ın gönderdiği dinlere mensup insanlar arasında, ister inanç esasları, isterse şeriat prensipleri noktasında bir anlaşmazlık baş gösterdiğinde, bunu çözümleyebilmek için müracaat edilmesi gereken kitap Kur’an’dır. Müslümanlar arasında bir anlaşmazlık çıkarsa başvurulacak kitap Kur’an’dır. Yaşama ilişkin herhangi bir meselede görüş ayrılıkları olduğunda, müracaat edilmesi gereken kitap yine Kur’an’dır. Allah’ın dini Kur’an’la tamamlanmış bulunmaktadır. Allah’ın bu noktada kendisine teslim olanlara verdiği nimet Kur’an’la son bulmuştur. Allah, Kur’an’ın tüm insanlar için bir yaşam düzeni olmasını uygun görmüş bulunmaktadır.

“Terim olarak şir‘a (şeriat), “Allah tarafından peygamberi vasıtasıyla bildirilen hükümlerin hepsini kapsayan ilâhî kanun” demektir. Şeriat, bir yoruma göre itikad (inanç), ahlâk ve amelle ilgili bütün hükümleri kapsadığı için dinle eş anlamlıdır. Ancak şeriat kelimesinin “sırf amelî hükümleri yani fıkhî müeyyidesi olan Allah’a karşı vecîbelerle (ibadet) kişiler arası ilişkileri (muâmelât) düzenleyen kurallar” anlamında kullanımı da yaygındır (bk. “Şeriat”, İFAV Ans., IV, 192).

Kur’an’ın bir sıfatı olan müheymin “koruyucu” burada onun önceki kitaplarla ilgili olarak neyin gerçek, neyin gerçek dışı olduğuna şahitlik eden, onları koruyan, gözeten, denetleyen ve kontrol eden bir kitap olduğunu ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm bizzat Allah’ın korumasında olup tahriften ve bozulmadan korunduğu gibi (Hicr 15/9) diğer kitapların amel edilmesi gereken bölümlerini de yok olmaktan korumaktadır. Kur’an onların öğretileri kaybolmasın, boşa gitmesin diye onları korur, Allah kelâmı olduklarına dair şahitlik eder, insanların yapmış olduğu katmalardan, te’vil ve tahriflerden onları arındırır; onları tasdik ve teyit eder. Bu konuda kendisine başvurulacak bir kaynaktır. Bu sebeple müslümanların, diğer kitapların Kur’an’ın tasdikinden geçmeyen veya ona muhalif olan hükümleriyle amel etmeleri câiz değildir (Elmalılı, III, 1696).” (Kur'an Yolu Tefsiri, II/285.)

Hristiyanlar ve yahudiler -İslâm öncesinde- Tevrat ve İncil’in gereklerini yerine getirmemişlerse ve -İslâm sonrasında- Allah katından gönderilen Kur’an doğrultusunda harekât etmemişlerse, neticede bir hiçtirler. Tüm bu kitaplarda tek bir şeriat söz konusudur ve hepsini Allah göndermiştir. Onlar bu şeriata uymakla yükümlüdürler. Allah’ın, tek bir harfi bile olmaksızın korunmuş son şeriatı da İslâm’dır.

وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُص۪يبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma, Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamaları için onlardan sakın (diye onu indirdik). Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah, (öyle istedikleri, bunu hak ettikleri için) onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir belâ getirmek istiyordur. İnsanların birçoğu gerçekten Allah’ın yolundan çıkmışlardır.” (Mâide Suresi,5/49.)

Müminler  yahudilerin ve başkalarının tuzağına düşmemeleri için uyarılmışlardır. Müslümanlar âdildirler, adâleti korurlar ve adaletin saptırılmasına izin vermezler. Yüce Allah olup bitenlerden ibret almayan insanların birçoğunun fâsık olduğunu yani hükmünü kabul etmeyip kanunlarının dışına çıktığını haber vermektedir.

Kur’an’da Rabbimizin “insanların çoğunu” tarif ettiği diğer ayetlere baktığımızda şu hakikatleri görürüz:

وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٣٠﴾

"Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm,30/30; Yusuf, 12/21)

وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ بِلِقَاء رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ

“İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr etmektedirler.” (Rûm,30/8)

 وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ

“İnsanlardan bir çoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler.” (Yunus,10/92)

فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا ﴿٥٠﴾

“Fakat insanların çoğu nankörlükte direttiler." (Furkan,25/50)

{ولكن أكثر الناس لا يشكرون} (البقرة:243)،

“Ama insanların çoğu şükretmezler.” Bakara,2/243.

{قل الحمد لله بل أكثرهم لا يعقلون} (العنكبوت:63

“Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar." (Ankebut,29/63)

{وما يؤمن أكثرهم بالله إلا وهم مشركون} (يوسف:106)

 “Onların çoğu, ancak ortak(şirk) koşarak Allah'a iman ederler." (Yusuf,12/106)

{وقليل من عبادي الشكور} (سبأ:13)

“Kullarımdan şükredenler pek azdır." (Sebe,34/13)

{ ولكن أكثر الناس لا يؤمنون} (هود:17).

“Ne var ki, insanların çoğu iman etmezler.” (Hud,11/17)

{وما أكثر الناس ولو حرصت بمؤمنين} (يوسف:103).

“Sen ne kadar şiddetle arzu etsen de insanların çoğu inanacak değillerdir.” (Yusuf,12/103)

{إن في ذلك لآية وما كان أكثرهم مؤمنين} (الشعراء:8)

“Şüphesiz bunlarda (Allah'ın kudretine) bir nişâne vardır; ama çoğu iman etmezler.” (26/8)

{لقد حق القول على أكثرهم فهم لا يؤمنون} (يس:7).

“Andolsun, onların çoğu üzerine o söz (azap) hak olmuştur. Artık onlar iman etmezler.” (Yasin,7)

{ ولكن أكثر الناس لا يؤمنون} (غافر:59).

“Ne var ki, insanların çoğu iman etmemektedir." (Mümin,40/59)

{ولكن أكثرهم يجهلون} (الأنعام:111)

 “lâkin çokları bu hakikatin câhili bulunuyorlar." (Enam,6/111)

{ولا تجد أكثرهم شاكرين} (الأعراف:17)

“sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın."(Araf,17)

{ فأبى أكثر الناس إلا كفورا} (الإسراء:89)

“Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler”. (İsra,17/89)

{ إن الإنسان لكفور مبين} (الزخرف:15).

“Şüphesiz insan apaçık bir nankördür” (Zuhruf,43/15)

{ وأكثرهم لا يعقلون}

“Onların çoğunun da kafaları çalışmaz. Zaten çoklarının aklı da ermez.” (Mâide,5/103; Hucurât,4)

وَمَا وَجَدْنَا لأَكْثَرِهِم مِّنْ عَهْدٍ وَإِن وَجَدْنَا أَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقِينَ

“Biz onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulmadık. Ama gerçekten onların çoklarını yoldan çıkmış kimseler bulduk.” (Araf,7/102.)

بَشِيرًا وَنَذِيرًا فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ

“Fakat onların çoğu yüz çevirmiştir. Artık onlar işitmezler.” (Fussilet, 41/4)

{ وإن كثيرا من الناس عن آياتنا لغافلون} (يونس:92)

“Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersiz/gafildir.” (Yunus,10/92)

اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْماً لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟

“Yoksa Câhiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Gerçeği kesin olarak bilip kabul eden kimseler için Allah’tan daha güzel hüküm sahibi kim olabilir?” (Mâide Suresi,5/50.)

Kur’an’da dört yerde geçen câhiliye terimi (Âl-i İmrân 3/154; Mâide 5/50; Ahzâb 33/33; Feth 48/26) Araplar’ın İslâm’dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslâmî devirden ayırt etmek için kullanılmıştır. Bu sebeple genel olarak Araplar’ın İslâm’dan önceki dönemine Câhiliye veya Câhiliye çağı denilmektedir. Hz. Peygamber, Câhiliye dönemine geçmişte kalan bir zaman dilimi olarak bakmamış, aksine bu dönemdeki anlayışın her fırsatta tekrar ortaya çıkabileceğini düşünerek uyarılarda bulunmuştur (Buhârî, “Cenâiz”, 39, 40; “Menâkıb”, 8). (Kur'an Yolu Tefsiri, II/288-289.) Muhteva noktasından hareketle bir tanımlamaya gidecek olursak, her halde, "İslamsız bir hayatın sahibi", "İslam'ın aydınlığına kavuşamamış" ya da "Hakk ile batılı karıştıran, gözlerini yumup o aydınlığı görmek istememiş, kendi karanlık dünyasında kalmayı yeğlemiş kişi"ye de "cahiliye adamı" denilebilir. 

Kur’anı Kerim de kavimlerin helâki ile ilgili sebeplere bakınca, kavimlerin helaki ile sonuçlanan suçların tamamının bugün küresel ölçekte işlendiğini görmekteyiz. Nûh (as)’ın kavmi puta tapmak/zulüm/küfür ve isyân (Ankebut, 29/14; Nuh,71/25.), Hud (a.s.)'ın kavmi Âd, şirk/küfür/kibir ve nankörlük (Fussilet,41/15,16; Ankebut, 29/37-38.), Sâlih (as) in kavmi Semûd ise, şirk ve kibir (Neml, 27/45; Şems, 91/13-14.), Lût (as) in kavmi homoseksüellik/isyan ve inkâr (Ankebut, 29/33,34; Neml 27/ 54, 55; Enbiya ,21/74.), Firavun ve ona tabi olanlar ise kibir/zulüm/tuğyân (Kasas,28/3-4; Şuara,26/63,66; Yunus,10/90-91.) ; Ashâbu’l-Uhdûd (Burûc,85/4.) ; Ashâbu’s-Sebt (Nahl,16/124; A'râf, 7/163; Bakara, 2/65-66.); Ashâbu’l-Cenneh (Bahçe Sahipleri) (Kalem, 68/17–32.); Sebe’ Kavmi (Seylü’l-Arim) (Neml, 27/20-44.); Ashâbu’l-Fîl (Fîl, 105/1.); Ashâbu’l-Karye (Yâsîn, 36/15.). [2]

Hem bu helâk edici suçlar hem  de cahiliye dönemi olarak adlandırılan Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa (sav) dönemindeki işlenen ve dönemi “cahiliye” olarak tanımlanmasına yol açan suçlarda güncellenmiş ve daha da korkunç halleri ile  fazlasıyla bugünün dünyasında işlenmektedir.

İslâm’ın hâkim olmadığı ortamlar ve zamanlar her dönem için cahiliye çağlarıdır, adının modern olması bunu değiştirmez. Cehâlet, asırlardır İslam dünyasının en temel problemlerindendir. Bugün Allah’ın sınırlarını ve vasıflarını belirlediği, Müslüman kimliğine sahip “İslâm insanı” olmak zorundayız. Çağdaş “cahiliye adamı” olmakla elde edeceğimiz hiç bir iyilik ve erdem yoktur. Ama ödeyeceğimiz fatura ağır, bedel büyüktür.” [3]

İslamiyet’ten önceki cahiliye dönemine ait her türlü kirlilik ve sapkınlığın modern izdüşümlerinin fazlasıyla yaşandığı bir “modern cahiliye” uygulaması ile karşı karşıyayız bugün. Cahiliyye bugün en kesif, en ambalajlı, en sinsi ve en organize bir tavırla tartışmasız bir şekilde zirve yaptığı bir dönemdedir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Mâide Suresi,5/51.)

Mevlâ ve velî terimleri de Kur’an’da aynı anlamda geçmekte olup velî, hem Allah hem de kul için kullanılırken, mevlâ ancak Allah için kullanılmıştır. (Bakara,2/286.) Âyetin ifadesine göre yahudileri veya hıristiyanları dost edinenler onlardan sayılır, yani onlara benzer, onların huyunu kapar, gerçeğe değil onlar gibi hevâ ve heveslerine uyarlar, böylece zalimlerden olurlar; Allah zalimleri hidayete erdirmeyeceği için kurtuluşa ve mutluluğa eremezler. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/168-169.)

 “Bu âyetlerin çoğunda insanların gerçek dostunun Allah olduğu, O’nun insanlara, müminlere ve peygambere yardımcı olacak, onları koruyacak, bağışlayacak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak ve irşad edecek olan gerçek dost olduğu belirtilerek insanların O’na inanmaları, dayanıp güvenmeleri gerektiği; ayrıca kâfirlerin, zalimlerin yahudi ve hıristiyanların ancak birbirlerinin ve şeytanın dostları olabilecekleri bildirilerek dinî ve ahlâkî inanç ve anlayışların sosyal ilişkiler üzerindeki etkileri vurgulanmış, dostlukların tesisinde kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınması gerektiği bildirilmiştir (Tevbe 9/23).

Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onlarla düşüp kalkanlar, dinleri ve dindaşları aleyhine de olsa kâfir dostlarının yapıp ettiklerine ses çıkaramayanlar, kâfirlerin kendilerine hâkim olmasına itiraz etmeyenler; bütün bunları –ki hepsi “velâyet, veli edinme” kavramına dahildir– mecbur olmadıkları halde yapanlar, kâfirlere dünyada ve âhirette verilecek cezaya katılmaya lâyık ve müstehak olurlar. Allah vereceği cezaya –âdeti gereği– bu yapılanları gerekçe gösterir.” (Kur'an Yolu Tefsiri, II/168-169.)

Allah müminleri bırakıp kâfirleri veli edinmemeyi ve  müminleri ihmal ederek kâfirleri velî/dost tutmamayı emretmiştir.  Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri kendilerine dost edinemezler. Hangi sebeple olursa olsun müslümanın –kendi inançlarından tâviz vererek– müslüman olmayana inanç bakımından yakınlık duyması, onları bu anlamda dost edinmesi kendi imanını tehlikeye sokan bir durumdur.  Müminler iman hasletine küfür hasletini karıştırarak, müminlere şimdiki zamanda veya gelecekte zararı dokunacak, İslâm'a zarar verecek ve ters düşecek bir sûrette kâfirlerle dostluk ilişkilerine giremezler. Müminler, sevgi, muhabbet ve buğzunu hep Allah için yaparlar. 

فَتَرَى الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ

“Kalplerinde hastalık bulunanların "Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Belki de Allah müminlere katından bir fetih veya başka bir başarı getirir de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.” (Mâide Suresi,5/52.)

“Kalplerinde hastalık bulunanlar”dan maksat inanmadıkları halde müslüman görünen münafıklar olup âyette bunların yahudilerle ve hıristiyanlarla zillet dolu ilişkileri anlatılmaktadır. Allah’tan değil, Allah’ın düşmanlarından korkuyorlardı, Allah’tan yardım istemek yerine, Allah’ın düşmanlarından yardım istiyorlardı. Bu riyâkar münafıklar, ekonomik ve siyasal açıdan yıkılabilirler korkusuyla; İslâm'la küfür arasındaki mücadeleden dolayı bunlarla olan ilişkilerini koparmayı son derece tehlikeli görüyorlardı. Tam da bu ayeti okuduğum esnada 2. dünya savaşından beri, 37 ülkeye saldırmış olmanın ve 20 milyondan fazla insan öldürmüş olan barbar, katil ve zalim Amerika’nın Türkiye’ye karşı düşmanlığında aynı kalpleri hastalıklı olanların "başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz" demelerine ve zillet içinde onlara hoş görünmeye çalışmalarına, nerdeyse bu zalim ve katillerin yanında olup ikili oynayarak kendi memleketlerini suçladıklarına şahit oluyoruz.

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْۜ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِر۪ينَ

“İman edenler de "Sizinle beraber olduklarına dair bütün güçleriyle Allah’a yemin edenler bunlar mıydı?" derler. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiş, sonuçta hüsrana uğramışlardır.” (Mâide Suresi,5/52.)

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْۜ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِر۪ينَ

“İman edenler de "Sizinle beraber olduklarına dair bütün güçleriyle Allah’a yemin edenler bunlar mıydı?" derler. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiş, sonuçta hüsrana uğramışlardır.” (Mâide Suresi,5/53.)

Münafıklar her iki tarafa da yani hem yahudilere hem de müslümanlara yardım ve destek sözü veren ve bunu yeminle pekiştiren ve her zamanda ihanet eden kimselerdir. Münafık iflas etmiş, bütün yaptıkları boşa gitmiş ve cehennemin en konforlu (!) yerinde ağırlanacak yaratıklarıdır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lutfudur. Allah’ın lutfu geniştir; O, her şeyi bilir.” (Mâide Suresi,5/54.)

Allah’ın sevgili kulları ve Karşılıklı sevgi ve hoşnutluk:

 “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.”

Bu ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere Allah (c.c.) kullarını sevmekte, kullar da Yüce Rablerini sevebilmektedir. Bu ayette Allah (c.c.), sevdiği ve seveceği kulların şu dört vasfını sayar: Müminlere karşı alçakgönüllü (yumuşak, nazik, içten ve sevgi dolu kardeşlik) olmak, kafirlere karşı izzetli ve onurlu (sert, keskin, tavizsiz ve dirençli) olmak, Allah yolunda cihad etmek, kınayanların kınamasından (muhalefet, sansür, baskı, eleştiri, zorbalık, barbarlık, itiraz ve alaylarına) korkmamak. 

Evet bunlar Rabbimizin belirlediği standartlarda takvâ sahibi, Allah’ın sevgisini kazanmış dünyanın en güzel insanları…Tevhîd’i ve vahdeti koruyan, sahîh bir imana ve sâlih amele sahip Müslümanlar.

Bu güzel Müminler, hak uğrunda cihad ederken hiçbir kimsenin kınamasından korkmazlar; varlığına ve birliğine inandıkları Allah yolunda yürürler, O’nun hükümleriyle hükmederler,riyâkarlıktan,nifâk,  şirk, küfür ve fâsıklıktan nefret ederler; karşıtlarının muhalefet, eleştiri, itiraz ve alaylarına aldırış etmezler. Çünkü bunlar yaptıklarına karşılık olarak insanlardan ne bir ödül ne de övgü beklerler; sadece hakkı gerçekleştirmek, bâtılı yok etmek, iyiliği ve güzelliği yaymak, kötülüğü ve çirkinliği önlemek, böylece Allah’ın rızâsını kazanmak için çaba harcarlar. Onlar Allah yolunda cihad ederler, bu yüzden kınayanın kınamasından korkmazlar. Hem sonra insanların kınamasından nasıl korkarlar ki; onlar, insanların Rabbinin sevgisini garantilemişlerdir. Müminlerin kafirlere karşı izzeti ve üstünlüğü, altında birleştikleri İslâm sancağının üstünlüğünden kaynaklanmaktadır.

Ayette geçtiği üzere Allah'ın kuluna olan sevgisi, ona nimet verip ihsanda bulunmasını ifade eder. Kulun Allah'ı sevmesi ise, Onun katına yaklaşma arzusu içinde olmasıdır. Kur’an’da Allah Telanın sevdiği insanlar olarak ihsan sahipleri, tevbe edenler, temizler, takva sahipler, sabredenler, tevekkül edenler, adaletli olanlar, kendi yolunda saf saf mücadele/cihâd edenler zikredilir. Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevmesi ona iyilik irade etmesidir. O, bu sevgi ve irade ile kullarını hayırlara yönlendirir, hakikatleri gösterir ve bu imtihan dünyasında kazananlardan olmalarını sağlar.

Allah (c.c.)’ın sevmediği kullar ise tembel, cimri, kafir, hain, zalim, saldırganlar/ haddi aşanlar, bozguncular nankörler, günahkârlar, zâlimler, kendini beğenenler, isyan edenler, kaba konuşanlar/ağzı bozuklar, israf edenler, böbürlenenler, İnkâr edenler, kâfirler olarak ifade edilmiştir ve Allah bunları sevmez. Bu sıfatlar Allah Teala’nın eşref-i mahlukat olarak yarattığı insanda görmek istemediği sıfatlardır. Bunları sevmediğini buyurarak kullarının da bu kötü hasletlerden sakınmasını murat etmektedir.

اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ

“Sizin velîniz ancak Allah’tır, peygamberidir, bir de Allah’ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren müminlerdir.” (Mâide Suresi,5/55.)

وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟

 “Kim Allah’ı, peygamberini ve iman edenleri velî edinirse bilsin ki Allah’tan yana olanlar mutlaka galip geleceklerdir.” (Mâide Suresi,5/56.)

Müminlerin velîsi yegâne izzet ve şeref sahibi olan Allah,  peygamberi ve Allah’ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren müminlerdir. Bunlar mutlaka gâlip geleceklerdir, âkibette onlarındır. Ebedî hayat bakımından mutlu son daima sabreden, müttakî (kötülüklerden sakınan/sorumluluğunun bilincinde olan) ve Allah’ı, peygamberini ve iman edenleri velî edinenlerindir. (Hûd,11/49.)

وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

“Hâlbuki asıl üstünlük (izzet), ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.” (Münâfikûn,63/8.)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُواً وَلَعِباً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer müminseniz Allah’tan korkun.” (Mâide Suresi,5/57.)

Rahmân ve Rahîm olan Allah Mâide 51. âyette müminlerin yahudi ve hıristiyanlarla samimi dostluk kurup kaderlerini onlara teslim etmelerini yasaklamıştı. Bu ayette de dini alay ve eğlence konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmememiz gerektiğini emretti.



 <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 05.01.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları


[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] Diğer helâk edilen kavimler için bkz. Araf,7/5, Yunus,10/13, Hud,11/101,102,116, İbrahim,14/13, Kehf, 18/59, Enbiya,21/11,14,97, Hac,22/48, Muminun,23/41, Rum,30/9.
[3] SA4388/KY57-AHCZD9: İslâm'ın Kavramları: Cehâlet.
http://www.sonsuzark.com/2017/05/sa4388ky57-ahczd9-islamn-kavramlar.html


Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı