2 Ekim 2017 Pazartesi

SA4952/KY1-CÇ425: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman I-8

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak, bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Birinci Bölüm
AFRİKALILARIN SAVAŞ HAZIRLIĞI

-8-
- Balonun Yalpalaması- Aşk Cinneti- Bir Mektup- Marsilya’ya İniş- Küyi’nin Gereksinimleri- Yeri Yalayarak Geçme Deneyimi- Selahaddin’in Akrabaları- Kederli Anılar- Sönen Projeler- Cezayir Karşısında..

Birden bire dengeyi kaybettiği için ayağa kalkan mühendis:

- Hay Allah belasını versin! Acaba haber versem mi? 

Fakat başını çevirince bütün tayfaların kendisini taklit ettiğini gördü.

Denge ağırlığını idare eden Jeslan’dan başka Çar’ın bütün yolcuları, balonun ani iniş-çıkışından şaşırmışlardı.

Küyi Dö Branten, sağ gözünden kayan tek gözlüğünü düzelterek:

- Balonumuzda ciddi bir değişiklik yapmak lazım.. dedi.

- Balon, burnunu yere eğdiği veya havaya kaldırdığı zaman sırt üstü ve yüzükoyun yere düşen yolcuları göremiyorum..

Her ne kadar bir posta vapurundaki kadar sık değilse de bu süren yalpalar deniz tutması etkisi oluşturmuştu.

Mühendis, her elinde bir manivela olduğu halde balonun hareketlerini gözleyen baş tayfaya dönerek:

- Ey Jesland,bizi yavaş yavaş doğrultacak ve bu şekilde denge ağırlığına ağır ağır değiştiremez misin? dedi.

- Daha fazla ustalık kazanırsam bunu da başaracağımı umuyorum.

Mühendis ağır-aksak yanına gelerek:

- Tekneyi, “Kardan Yöntemi”ne bağlı olarak asıp sistemi değiştirmeyi düşündüm; fakat hemen zor bir sorunla karşılaştım.

- Bu yöntem neymiş?

- Gemicilerin kullandıkları pusulaları gördün mü?

- Hayır..

- Bu pusulalar sürekli düşeydirler; bu da, ibrenin takılı olduğu çelik mili daima dikey vaziyette tutar.

- Sonucu görüyorum, fakat araç?

- İşte; pusula, bir eksen etrafında serbestçe oynayan bir dairenin merkezine bağlıdır. Bu eksenin de iki ucu, daha büyük bir ikinci kadran daireyi kat eder. Bu ikinci daire de bir eksen etrafında oynarsa bu eksenin birinciye dikeydir. Bu şekilde, pusulanın kendi ağırlığı, daima kadranın yatay durmasını sağlar.

- Pek ustaca!

- Bu yeni bir şey değildir.; deniz tutmasında dayanamayan Almanya İmparatoru, bazı hükümdarlar kendi yatlarında kamaralarını o şekilde yaptırırlar ki bunlar “Kardan” sisteminde asılmış olduklarından yalpadan etkilenmezler.

- Her halde dönüşümüz sonrasında, yeni yapılacak aletlerde bu değişikliği yapmalıyız… deniz tutması dedin de aklıma geldi; acaba bizim yolcu bu hastalığa tutulacak mı dersin?

- Sanmam; fakat anlamak istediğim bir şey varsa o da balona binmeden önce başına gelen haldir. Mutlak ona bir şey odlu.

Delikanlı gülerek:

- Onu galiba balona kadar bir alacaklı izlemiş! İşi anladım; vay canına! Şimdi artık tamamiyle protesto mektuplarından, resmi mektuplardan falan özgür; işte balonların bir yararı daha.. artık hiçbir baloncu havada 2000 kilometre yüksekte mübaşirlerin arkasından geldiklerini göremeyecek.. dedi.

- Ne olursa olsun, bizim mösyö de pek meraklı olmasa gerek.. hem böyle bir yolculuğu da ilk olmalı.. şu manzara..

Sözünü kesti: koni teknenin aşağısına açılan kapı kalkarak tercümanın başı meydana çıktı.

Mühendis:

- Sus! diyerek her ikisi de parmaklığa dayanıp yere baktılar. Manzara pek hoştu. Yırtıcı bir kuş gibi itaat eden balon, boşlukta bir rakkas ahengiyle sallanıyordu. Ağırlığın baskısıyla aşağı doğru kaydığı zaman yerüstü gözle fark edilecek derecede büyüyordu; sakin düz yassı karaltılar ormanlara; çocuk oyuncaklarına benzeyen küçücük evlerin yavaş yavaş ayrıntıları seçilmeye, biçimsiz küçük aynalara benzeyen havuzlar göllere ve beyazımsı şeritler nehirlere dönüşüyordu.

2000 metre yüksekten hemen işitilebilen yerüstündeki gürültüler gittikçe şiddetleniyordu; lokomotiflerin düdükleri, trenlerin raylar üzerindeki tıkırtıları, arabaların sokaklarda gidişi, hayvanların bağırmaları, köylerin kilise çanları, insanların karma karışık gürültüleri inişin hızı oranında artıyordu.

Sonra balon 300 metreye kadar iner inmez tekrar yukarı yükseliyor; eski hale dönüşüyordu.

Küyi bağırdı:

- Vay canına! Ne kadar güzel, ne kadar hoş! Mierliton topluluğunun veya Panene kulübünün bazı akıllılarının burada görmek isterdim; o bildik kadınların özel odalarından, bahçeli meyhanelerin masaları başından başka yerlerde gerçek bir zevk duyacaklarını anlarlardı.

Bu sırada Selahaddin de güverteye çıkarak parmaklığa dayanıp başını ellerinin içine almış olduğu halde düşünüyordu. 

Yüzündeki heyecan sükunet bulmuştu. Alçaklığını ele veren hafif titremeden bu sükunetin görünüşte olduğunu gösteriyordu.

Gerçekten şiddetli bir hırs ateşiyle kavrulan kalbinin derinliklerinde şimdi pek sakin şeyler vardı.

Bu hareketten önce niçin Kristiyan’a giderek sevgisinden, aşkından söz etmek gibi uğursuz bir düşüncede bulunmuştu? 

Niçin? Bunu o da bilmiyordu.

Hayır! Uğursuz bir itki onu oraya götürmüştü!

Uğursuz bir itki! Çünkü o, beklemeye, ketum olmaya, bu kahramanca girişimden şöhret edindikten sonra kıza gitmeye karar vermişti.

Fakat, bu kararında duramadı; deli gibiydi; balona gitmeden iki saat önce adeta sarhoş gibi olmuştu..
Kristiyan’ın karşısına nasıl çıkmıştı? Uzun siyah peçesine, yüzünün renginin uçukluğuna, ıslak gözlerine, ciddi tavrına rağmen nasıl kızın ayaklarına kapanmıştı?

Bunu o da bilmiyordu!

Yalnız bir şey hatırlıyordu ki o da: kızın kendisini bir köpek gibi kovmuş olmasıydı.

Oh! O öfkeli çehreyi, hiddetle büyüyen o gözleri, kapıya doğru uzanan o kolu hala görüyor ve yumruklarını sıkarak tırnaklarını etine geçiriyordu.

Yüzüne çarpılan aşağılayıcı sözler, rakibine karşı şiddetli sevgisi..bütün bunlar kulağında uğursuz bir biçimde uğulduyor ve arada da “Asla!” sözcüğü cenaze çanının acı sesi gibi yankılanıyordu.
Evet, o kıza asla sahip olamayacaktı! Şimdi bunu anlamıştı..

Ah! Niye O’nu kaçırmamıştı? Niçin, birkaç gün sonra üzerinde dolaşacağı Sahra-i Kebir’in içine zorla sürüklememişti?

Fakat.. elini alnına götürdü! Yeniden ateş basmıştı. Şakakları şiddetle vuruyordu.. daha fazla sarktı.. aklına bir düşünce gelmişti: aşağı atlamak ve bu şekilde kalbini daraltan, ezen acı azaptan kurtulmak!

Bu anda balon Desiz’in üstünden geçiyordu. Küçük şehir bütünüyle açık bir biçimde görünüyordu; fabrika bacalarından yükselen dumanlar balona kadar ulaşıyordu.

Bu yükseklikten aşağı atlasa ne kadar çabuk ölecekti! Daha yere ulaşmadan dumandan boğulacaktı! Fakat bu düşünce söndü.. bu adamda, on asırdan beri atalarından kalan bir kadere inanma duygusu vardı; elinde olmadan: “kaderim buymuş!” diye mırıldandı.

Geri çekildi; gözüne tahliye sandallarının omurgası altında bir köşeye yuvarlanan bir paket ilişti. Bunu yakaladı. Üzerindeki:

“Yüzbaşı Mösyö Lövn Meluel”

Yazısını okuyunca gözleri yerlerinden fırladı. Etrafına bakındı: kendisini kimse görmemişti. Herkes dışarıya bakıyordu; yalnız, iki eski yedek askeri olan Beynar ile Pol merdivenlere tırmanarak iki pervanenin mil vidalarını yağlıyorlardı.

Birkaç dakika sonra, tercüman tekrar kamarasına indi. Burası iki metre uzunluğunda 1,5 metre genişliğinde insan yüksekliğindeydi. Bir karyola, bir masa, bir açılır kapanır iskemle ve birkaç tuvalet gereci kamaranın eşyasını oluşturuyordu. Gemi kamaralarında olduğu gibi bir lombozdan giren ışık ile aydınlanıyordu.

Ateş içinde yandığı halde paketin üstündeki yeşil kurdeleyi çıkararak bunu açtı.

Bu, hareket sırasında Mösyö Füritye’nin mühendise verdiği paketti. Fakat mühendis, meşguliyetinin çokluğundan paketi taraçanın üstüne bırakmıştı.

İçinde: inci çiçeği, muhabbet çiçeği, menekşelerden yapılmış kuru bir çiçek deme, bir takvim, incilerle kaplı küçük bir resim bulunan bir yüzük vardı.

Bu Matmazel Füritye’nin resmiydi; her ne kadar minyatür dört yıl önce, henüz Kristiyan’ın çocukluğu zamanında yapılmışsa da tercüman tanımıştı.

Paketin alt tarafında bir de mektup vardı ki bunun zarfında yine aynı el tarafından yazılan aynı cümle vardı.

Bir saniye kadar kararsızlık içinde kaldı. Yapmak istediği şey pek çirkindi. Adam sende! Ne olacak?.. o daha büyüklerini yapmaya karar vermişti!

Birden bire siyah mühür mumu kırdı ve gözleri bulanmış olduğu halde şu birkaç satırı okudu:

“Sevgilim, siz benim hayatımsınız; sizi bekliyorum. Oh! Kristiyan’ınızın yanına çabuk dönünüz ve bu resmi, kuru çiçekleri nişan yüzüğüyle değiştirmek üzere getiriniz. Kalbim sonsuza kadar sizindir; önceleri sevdiğimi sanmıştı. Fakat bugün inanıyorum dönünüz yahut Allah beni size kavuştursun.” 

Tercüman çılgınlığın en üst noktasında olduğu halde:

- Oh! Ne kadar da seviyor! Eğer ölmemiş ise ele geçirip ne eziyetler edeceğim! Dedi.
Başını kaldırdı:

- Acaba öldü mü? Sözünü mırıldandı. Aklına pek uğursuz bir düşünce gelmiş olmakla genç kızın mektubunu cebine sokarak zarfla kurumuş demeti lombozdan dışarı fırlattı.

***

Balon Paris’ten saat onda hareket etmişti; üç buçukla, beş buçuk saat içinde doğru bir çizgi yönünde 660 kilometre kat ederek, Marsilya’ya ulaştı.

Böylece saatte 120 kilometre bir hızla gitmiş oluyordu. Her yerde eski buhar makineleri yerine konulan elektrik lokomotifleri de bu kadar ve daha fazla hıza sahiptiler. Fakat balonun bunlara üstünlüğü bağımsız gitmesi ve bu şekilde Paris-Lyon-Marsilya elektrik treninin güzergahını 200 kilometre kısaltmış olmasıydı.

Marsilya’ya, limana giren bir posta vapuru gibi düzenli ve sağlıklı indi.

Hareketten önce, Paris-Marsilya hattının Paris meridyeniyle oluşturduğu açı, mıknatıs ibresinin hangi açının bu açıya uyduğuna bakmak ve bu değişmez yöne göre balonu yönlendirmek yeterliydi. Gerçi yandan etki eden akımlar ile balon 4-5 kilometre doğuya sapmış ise de son volta esnasında burnu doğruca şehre yönelterek bu hata da giderilmişti. Yolcuları alkışlamak için bir çok insan toplanmıştı.

Marsilya, olup-bitenlerden Akdeniz havzasında bulunan diğer şehirlerden daha fazla etkileniyordu.
Afrika ile olan olağanüstü ticareti birden bir sıfıra inmişti. Cezayir’den, Tunus’tan, Senegal’den, Benine’den, Kongo’dan gelen gemiler, korkudan kaçan binlerce mültecilerle doluydular.

İşte Marsilya’nın en önemli, en zengin bir kaynağı ani olarak kurumuştu.

Balon Andum vadisinde yere indi; iniş, istenildiği şekilde gerçekleşmişti.

Mühendis, Akdeniz’i ertesi günü, gündüz gözüyle geçmek istiyordu. Gerçi Paris’ten bir çok harita almışsa da kendi ölçümleriyle yetinmeyerek Jülyet limanında tanıdığı uzun yolculuklar yapmış bir liman yöneticisinden, Marsilya-Cezayir açısına dair bilgi almaya gitti.

Küyi de tayfaları ve makine bölümlerini gözden geçirdi. İki deri kurtarma sandalının da pek mükemmel olduğunu gördü. Sonra kamaralar indi.

Bunlardan dört tanesi: mühendise, yeğenine, tercümana ve Baş tayfa rütbesine yükseltilen Jesland’a aitti.

En büyük olan beşincisi tayfalarındı. Burada dört tayfa ile elektrik sorumlusu yatıyordu.

Elektrik cihazı diğer altıncı kamarada bulunup, hidrojen tankerinin üstündeki ambarda bulunan iki özel yere erzak ve araç-gereçler konulmuştu.

Bunlardan birisinde: halatlar, yedek çapalar, son sistem silahlar, cephane, ilk yardım malzemeleri, yapma inciler, küçük aynalar, çakılar, parlak renkli pamuk bezler gibi takas eşyaları vardı.

Bizim cesur gezginler, zencilerin bu ayaklanma zamanında bile kendilerin lazım olan şeyleri elde etmekten kaçınmayacaklarından kuşku duymuyorlardı.

Küyi dö Branten’in fazlaca önem verdiği şey çeşitli içeceklerdi. İşte diğer oda da kiler olup anahtarı sürekli Küyi’n üzerinde bulunuyordu. Buraya, başkentin en güzel lokantalarından para ile alınan birçok nefis şeyler konulmuştu.

Özetle, uzun bir yolculuk için gerekli bütün levazımı sağlamıştı.

O kadar yer işgal etmemek için safranın büyük kısmı, her biri iki kilogram ağırlığında olup yelken bezinden sargılarla balonun bordosuna konulan yassı ve kurşunlu demir çubuklardı.

Yeni bir cinsten olan bu mermileri, yere atmak elbet büyük bir sakıncadır. Ve hiçbir vakit baloncular Avrupa’da bunlardan yararlanmayı düşünmediler; çünkü gerek yoktu.

Mühendis:

- Fakat Afrika’nın geniş ve kum çöllerinde bu safra mermileri zencilerden birine rastlarsa vay haline! dedi.

Küyi:

- Herhalde bunlardan bazılarına çarpacaktır.. cevabını verdi.

- Onların kafaları pek serttir!

- Ne olursa olsun birkaç kafa yarılacaktır..

Bunların, konuşmalarına son verdikleri zaman, Afrika’ya ulaştıkları andan itibaren duygu ve insanlığı unutacakları anlaşılıyordu.

***

Ertesi  gün, Rokablan, Noterdam Dulqard, yakınlarını dolduran binlerce izleyici güzel bir havada Çar balonunun bulutsuz ve rüzgârsız göğe doğru yükseldiğini gördüler.

Balon sahilden ayrıldıktan bir çok saat geçer geçmez Peruvans sahili gözden kayboldu. Denizden başka bir şey görülmüyordu.

Öğleye doğru Çar, bir gün önce Marsilya’dan hareket eden posta vapuruna ve biraz sonrada Cezayir’den gelene rastladı. Bunlar, adeta bir sandal kadar görünüyorlardı.

Küyi amcasına:

- Amca, haydi bakalım, karadayken yapamadığımız bir deneyi, en fazla yaklaşma deneyini yapalım. dedi.

- Yoksa niyetin bize deniz suyu içirmek mi?

- Hayır, bu kötü bir başlangıç olur; fakat aşamalı ve önlem alarak hareket edersek bir martının suyun yüzünde süzüldüğü gibi yapabiliriz.

- İş, balonumuzun boyun eğmesinde; özellikle dümenimiz de yok.

- Evet, boyun eğecek! Ancak, az bir sakınmayla tekne suya temas etmeden çapayı suya daldırabiliriz.

- Peki emir ne diyorsun?

- Kim bilir, belki bir gün işimize yarar.

- Hakkın var, fakat şimdi her şey yolunda giderken gereksiz bir deney için yolculuğumuzu tehlikeye atmaya ne gerek var?

- Hiçbir tehlike yoktur; bir kazaya uğrasak bile bizimle aynı yönü izleyen yakınımızdaki posta vapuru gelir kurtarır.

- Peki.. her şeye bir kulp takıyorsun; yalnız deneyin devamınca manivelayı kendim kullanacağım.

- Ben de pervanelerin hareketini kontrol edeceğim.

- Uygun.. önce 100 metreye inişle başlayacağız. Düşüşümüzün ilk yüz metrelerinde pervaneleri durdurursun sonra yine bırakırsın; o zaman deniz yüzeyinden 400 metrede duracak yerde pervaneler bizi 300 metrede dengede bırakacaktır.

Daha iyi görmek için tek gözlüğünü düşüren Küyi:

- Barometreyi veriniz! dedi.

Bu geliştirilmiş “Kaydedici” denilen bir aletti.

Milimetre bölümleri olan parşömen bir silindir üzerinde, değişiklikleri, ustaca bir düzenek ile gayet hassas bir biçimde gösteren, bir barometreye karşılık, bir mil hareket ediyordu.

Bu dikey mile yatay bir ibre bağlı olup bu da balonun hava içinde çizdiği düşüş sınırını ve yükselişi gösteriyordu. Ve yeni bir sistem sayesinde bu şekilde çizilen hatlara, kat edilen sapmaların gerçek şeklini veriyordu.

Bu gerçek şekli elde etmek için ne gerekliydi?

Önce; silindirin bir hareketli kısmı olmalı. Ancak şimdiye kadar bu silindir bir saat gibi yani tekdüze ve düzenli bir biçimde hareket ediyordu.

Buna, balonun hızıyla uygun bir hareket nasıl verilebilir? 

Mühendis, silindiri hareketlendirmek üzere, rüzgârın hızını belirleyen ( Hava Hız Ölçer) aletini kullanarak bu amacına ulaşmıştı.

Balon hareketsiz dururken (Hava Hız Ölçer) de kımıltısız duruyordu. Keza barometrenin silindiri de kımıldamıyordu.

Balon harekete başladı mı (Hava Hız Ölçer) de harekete başlıyor ve silindir, aletin 1000 dönüşüne karşılık bir devi yaparak dönüyordu. Dikey mil de balonun çeşitli yüksekliklerdeki izlediği yolları durmadan çizerek, bu şekilde açılan parşömenin üzerindeki resim tamamiyle kat edilen hareketi gösteriyordu.

Küyi, mühendise bu anda milin çizdiği eğriyi göstererek:

- Bakınız amca, işte en aşağı nokta..sıfırı gösteren hattın üzerinde 300, dedi.

- Evet, alet pek iyidir; Paleroyal’deki eski şövalye mağazası sahibi dostum Lö Kont bunu bana özel yaptı ve düzgün çalışacağına da kefil oldu.

- Amca bu o kadar iyi, o kadar sağlılık, o kadar güvenilir ki, gece yolculuğu yapmakta niçin kararsızsın bir türlü aklım ermiyor. Yeri görmeye ne gerek var? Bu güzel barometre olduktan sonra hiçbir tehlike yoktur; zira, her an havadaki bulunan noktayı gösteriyor.

- Deniz yüzeyi düz olduğu için dediklerin doğrudur; ancak karada iş değişir; çünkü orada dağlar, tepeler vardır ki gece bunlara çarpmak tehlikesi pek fazladır.

- Evet doğru.. o halde bu alette büyük bir ilerleme var ki iki şehir arasında düzenli gidebilecek balonlar için gayet faydalıdır.  Örneğin Paris ile Nis arasındaki güzergah için silindir üzerinde, kat edilen arazinin bir kesitini kopya etmek yeterlidir. Bu her iki nokta tarafındaki zemin kabartmalarını gösterir bir tür harita olmuş olur. Bu kesitin ölçütü de yürüyüş hızına uygun olacağından barometrenin mili her an, hangi noktanın üzerinde bulunduğunu gösterecektir.

- Aziz yeğenim gerçekten makul şeyler söylüyorsun. Eğer yaşamının on yılını opera, tiyatro kulislerinde veya yarış meydanlarında kaybetmemiş kaybetmeseydin fen akademisine üye olurdun; yine de düşüncelerinin incelenmeye ve tartışılmaya muhtaç olduğunu söyleyeyim.. zira, hızda yapılabilecek birkaç kilometrelik bir hata ile – ki buda ürettiğimiz hızla mümkündür- Sein’den geçildiği sanılırken Kotdur tepelerine çarpılma tehlikesi  kaçınılmazdır.

- Amca bana karşı insafsızca davranıyorsunuz… işte ikinci bir sıçrama bizi deniz yüzeyinden 100 metre bir yüksekliğe indirdi; şimdi üçüncüye bakalım..

Bir an kadar sustular. Deney aynı zamanda hem meraklı ve hem de heyecanlıydı.

Bordoya yaslanan tayfalar deneyi endişeli bir dikkatle izliyorlardı. Hatta daima ayakta ve düşünceli duran tercüman bile cüsseli aletin denize doğru olanca hızıyla inmesini hoş görmemişti.

Küyi bağırdı:

- Kırk metre… bu defa posta vapurunun direklerinin ucuna çarpacak gibiydi.

Mühendis cevap verdi:

- Eğer uzakta olmamış olaydı. Onu 20 kilometre geride bıraktık.

- Adam sende! Ona ne ihtiyacımız var?

Altıncı sıçrayışta, hareketi olağanüstü bir biçimde düzenlenen balon dalgaları yalamağa başladı.

Temas bir şimşek hızıyla gelişti; su beyaz köpüklerle fışkırdı; zira teknenin alt kısmına asılı merdivenli çapa bütünüyle batmıştı.

Bundan da; Çarın her durumda hareketini istenildiği biçimde gerçekleştirecek bir yapıda olduğu anlaşıldı.

Fakat korkudan tayfalar denize temas eden kısmın karşı yönüne koştular. Tercüman da, mühendisin her ihtimale karşı bir yedek önlem olmak üzere kullanımı kolay hale getirdiği kurtarma sandalına doğru bir adım attı.

Delikanlı sevincinden çıldırmak derecesine gelmişti. Coşkun bir sevinçle:

- Bravo! Bravo! Dönüşte on değil, bin balon yapacağız… trenler, vapurlar, omnibüsler, bisikletler hapı yuttu… balonun ne çarpması ne raydan çıkması, ne ezilmesi ve ne de diğer kazası var… insanlığa bundan büyük hizmet olamaz.

- Kazaları, son süratle inerek ortadan kaldıracağız..

- Evet, evet… bundan kimse zarar görmeyecektir.

- Pek doğru… çünkü kimse kurtulamayacak ve hiçbir heveskâr da kalmayacak…

- Gazetecilerin röportaj istekleri de olmayacak.. insan bir tren kazasından kurtulsa evi gazete muhabirleriyle dolar, fakat, bütün yolcular, görevliler, makinistler 1000 metre yükseklikten aşağı tökezlendiler mi gazeteciler de müsterih olurlar.

Jesland’ın:

- Kara! Kara! diye bağırması bunları uyardı.

Gözler, makinistin parmağıyla gösterdiği noktaya dikildi: ufukta kara bir leke görünerek balon yükseldikçe genişlemeye başlamıştı.

Mühendis:

- Balear adalarının en doğusunda bulunan Minorka adasıdır… dedi.

Bir saat sonra, gezginler adaya ulaştılar ve en geniş mahallini Mahun şehrini yalayarak, birkaç sıçrayışta geçtiler.

Delikanlı:

- Vakit öğledir; yolun da yarısını kat ettik. dedi.

- Saat dörtte Cezayir’deyiz…

Küyi, gözlerini dalgalara dikerek derin bir hülyaya dalan ve bir açılır kapanır iskemleye oturan tercümanı gösterdi:

- Bizim mösyö de vatanına kavuşacak…. deyip yavaş sesle:

- Ne kaba bir herif; amca böyle bir adamı ne akla hizmet ettiniz de yanınıza aldınız? Sözlerini ekledi.

- Ben almadım; daha doğrusu seçmedim, O’nu bana; sözün gelişi, insanlar ve eşya hakkındaki malumat ve çevresi oldukça geniş bir kişi olarak tanıttılar.

Delikanlı gülerek cevap verdi:

- Sözün gelişine diyecek bir şey yok.. bunun tercümanların üçüncü sınıfından olduğuna hükmediyorum.

- Bu halkın bildiği bir sınıftır. Rovayyal sokağında bir işletme müdürü olan dostlarımdan biri bunları diğer üç sınıfa ayırarak eğlenirdi: birinci sınıfa, Fransızca bilip Arapça bilmeyenleri, ikinci sınıfa, Arapça bilenleri ve Fransızcanın da kafasını gözünü yaranları; üçüncü sınıfa, ne Fransızca ve ne de Arapça bilenleri katıyordu.

Mühendis gülerken yeğeni sordu:

- Cezayir valisine verilmek üzere mektuplar aldınız mı?

- Evet… her yerden verilen ve getirilen mektuplardan başka harbiye ve iç işleri bakanlarından birer mektup aldım. Bunlardan başka valiye hareket ettiğimize dair bilgi verildi.

- O halde kendisinden bir tercüman isteyiniz; ne olursa olsun değiştirmekte aldanmayacağız.

Eğer delikanlı bu anda başını çevirmiş olaydı Selahaddin’in titrediğini görürdü. Zira tercüman son cümleyi duymuştu.

Fakat kendini toplayarak elini alnından geçirdi; yeniden heyecanla bozulan görüntüsünü düzeltmeye çalıştı.

Birkaç saatten beri yeni bir hayata katılmıştı. Kimsenin kuşkulanmadığı başka bir yaratık olmuştu. Ancak bu yaratıkta bir insanlık izi yoktu.

Kendisini çıldırtmak derecelerine getiren kanlı yarayı aldıktan sonra baştan ayağa kin ateşi ve öfke kesilmişti.

Yirmi beş yıldan beri uyuşmuş bir halde kalan vahşi duyguları olanca şiddetiyle, olanca tehditkârlığıyla uyanmıştı.

Bu anda, tamamıyla kesin biliyordu: damarlarında bir damla Fransız kanı yoktu. Bütün varlığıyla Hıristiyanlardan nefret ediyordu! Geçmişin derinliklerine karışan anılara göz atarak çocukluk devrine kadar geri döndü.

Sokak köşelerinde kibritçilik ettikten sonra deri ve zeytin ticaretiyle servet edinen ve mallarını Tunus, Oran, Tanca’ya gönderen Batı Trablus Musevi tüccarlarından olan babasını gördü.

İşte, ticaretten sonra gezginliğe heves ederek Tanca’ya gelen babası, Selahaddin’in annesini burada görmüştü. Kadın, Meride isminde Rifli bir mağribi kızıydı.

Bununla evlenmek için Müslüman olmuştu. Müslüman olması ticaret açısından pek yararlı olmuştu.
On yıl süresinde Meride ile beraber Mağrip’ten Mezab ve Merzuk’a kadar yolculuk ederek ticaretini fevkalade arttırdı.

Fakat bu sırada bir olay ortaya çıkarak birden bire battı.

İspanyol’ların elinde olan Melila şehrine savaşçı Rif halkı tarafından saldırıldı sırada Fas kabileleriyle ittifak ve onlara silah sağlayarak Mağribilerin şehrin surlarına bir kurşun menzili kadar yaklaştıkları sırada Melila’ya gelip yerleşmekten bile çekinmemişti.

Orada silah kaçakçılığına başladı. Cebel-i Tarık’tan İngiliz tüfekleri alıyor ve bunları eşi, oğlu küçük selim ile beraber oturduğu evde saklıyor, gece olunca Mağribilere veriyordu.

Bu tarz ticaret, öncekilerden fazlasıyla karlıydı; zira İspanyolların  hatır sayar komşuları olan İngilizler, geçmişteki kini güderek silahları bu kaçakçıya bedava sattıkları gibi bu silahları asilere vermesi için de bol para veriyorlardı.

Saldırganlar içinde, eşinin akrabaları bulunduğundan bunlar aracılığıyla her silah karşılığında belirli bir para alıyordu.

Bu alış-verişte her taraf karlı çıkıyordu. İngilizler, eski safdil İspanya kahramanlarına iyi bir dolap çeviriyorlardı; Mağribilerin istedikleri gibi silah sağlıyorlardı; bizim kahramanın babası da zahmetsizce para kazanıyordu.

Yalnız İspanyolları bu işte zararlı çıkıyordu; yaralıların bedenlerinde, arapların yuvarlak kurşunları yerine bir Winchester veya Martin kurşunu gördükleri zaman şaşırmışlardı.

Ticaretin de iyi ve kötü tarafları vardı. Bizim usta tüccar Ebu Selim de – Selahaddin’in babasının adı buydu- bu yola saparak pek büyük bir tehlikeye atılıyordu.

Bir sabah erkenden, silahlarını gizlediği yer bulundu. 400 tüfekle 70 bin fişek ele geçirilmişti.

Mareşal Martinez Kampus bunu kurşuna dizdirerek malına mülküne el koydu.

Eşi ve oğlu Oran’a gittiler. Orada az bir zaman sonra Meride öldü.

Selim de ayakkabı boyacılığı, kahveci çıraklığı gibi işlerde çalıştı. Sonrada yabancılar alayına yazıldı.
Orada, bir önlem olmak üzere adını değiştirerek Selahaddin adını almış, geçmişini unutmuştu. Pek zeki olduğundan güney tarafındaki yolculuklar sırasında Qurara ve Teydiket lehçelerini öğrenmiş ve 1895 de Madagaskar’ın alınmasıyla sonuçlanan iki savaşa katıldıktan sonra çavuş olarak askerlikten ayrılmıştı.

Sonra katıldığı sınavda yeterlilik göstererek kolorduya askeri tercüman olarak katılmıştı. İşte, güney bölümündeki bölüklerden birinde bulunurken Sahra-i Kebir Tren Şirketi buna rastlamıştı ki Mösyö Füritye , böyle Sahra-i Kebir dillerini bilen bir adamdan oldukça fazla yararlanacağını anlamıştı.

Sonunda albay maaşıyla şirketin sürekli memurlarından bir olmuştu. Bir süre sonra, o zamanlar on dokuz yaşında olan matmazel Kristiyan’a tutuldu.

İşte bu andan itibaren hayatı değişti… Ancak bütün ümitleri boşa çıkmıştı; zira bir rakibi vardı… bu rakibin aşkına sadık kalan kız kendisini kovmuştu…

Kristiyan bir subayı seviyordu. Bundan da intikam almak gerekti! Henüz ne şekilde intikam alacağını bilmiyordu. Lakin bir içe doğuş ona: düşüncesini gerçekleştirmek için, öncü bulunduğu şu mevkiden, balondan ayrılmamayı öneriyordu. Dolayısıyla, balonda kalmaya karar verdiği için, kendisinin değiştirilmesi hakkındaki cümleyi duyduğu zaman bir olumsuzluğa meydan vermemek üzere heyecan ve kızgınlığını zamanında tutmayı başardı.

Aynı zamanda tavır ve davranışlarını değiştirmesi gerektiğini anlardı.

Dudaklarını mütebessim bir hale getirdi; bakışlarını yumuşattı. Kalbinin heyecanını yatıştırmak için nefes alış-verilerini zorladı; ani olarak değişmiş olduğu halde ayağa kalkınca uzakta küçük bir nokta gördü.

Selahaddin doğrularak başını salladı: gözleri parladı. Gördüğü yer, Afrika toprağı olup kendi vatanıydı.

O, bu kıtanın, yeni bir saldırı başlatan din kardeşlerinin, milyonlarca inanmış kahramanın ayakları altında titrediğini duyumsadı.

Kendisi de Müslüman ve mağribi asıllı olduğu halde niçin onlara katılmayacaktı?

İlişkide bulunduğu bir uygarlıktan öğrendiği şeyleri niçin onların hizmetine sunmayacaktı?

Bir hayal bütün varlığını aydınlattı!

Evet, bunu yapmak için sabırlı olmak, hile etmek, aldatmak gerekti!

Küçük nokta daha fazla belirginleşti: dalgaların üzerine kanatlarını açan bir martı kuşuna benziyordu.
Sevinçle ellerini mühendise doğru uzatarak:

- Bakınız oraya.. işte Cezayir! dedi.



<< Önceki                   Sonraki>>




Cemal Çalık, 02.10.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman
İstilâ-i Cihan-Kara Öfke

Cemal Çalık Yazıları








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı