18 Şubat 2017 Cumartesi

SA3990/KY26-CA111: Tutku, Temellükü Haklı Kılar mı?

"Bir insan ne kadar bir insana ait?" 


Metin Erksan, sinemamızda toplumsal gerçekçiliğin öncüsü bir yönetmen olarak anılır sıklıkla. Yılanların Öcü ve Susuz Yaz bu bağlamda ilk akla gelen filmlerinden biridir. Suyun ve toprağın mülkiyetini, kullanım hakkını tartışması, bunu da dönemin Mahmut Makal ve Fakir Baykurt gibi popüler toplumcu yazarların diline göre bir hayli farklı bir dille gerçekleştirmesi, kişisel dünyası ve sinemasının derinliğini yansıtır.

O dönemde Türk sinemasında nadir görülen yönetmen sineması olgusunu gündeme getirir onun filmlerindeki tematik bütünlük ve karakter özellikleri. Ahmet Hamdi Tanpınar’la Halide Edip’ten dersler almış. Türk sinemasında tamamen yasaklanan ilk film olan Karanlık Dünya’nın (1952) senaryosunu Bedri Rahmi Eyüpoğlu ile birlikte yazmış.

Edebiyattan, felsefeden ve tarihten beslenmeyi sinemasına öncelediği de en verimli çağında film yapmak için gösterdiği titizlikten anlaşılabilir.

Sinemaya başladığı tarihlerde sinema faaliyeti sistem dışı bir dil ve söylemle neredeyse imkansızken, daha ilk filmiyle kendi arayışının bedellerini ödemeye başlamasını hatırlamadan konuşamayız Erksan üzerine. Aşık Veysel’in hayatını konu alan ilk filmi Karanlık Dünya  “tarlalardaki buğdayların cılız görüntüsü, köylü kadınların ayaklarında ayakkabı olmaması, Veysel’in gözlerinin çiçek hastalığı yüzünden kör olması” gibi sebeplerle sansüre maruz kaldı. Bu sebeplerin ülkemizi dünyaya karşı küçük düşüreceği savunuluyordu. Karanlık Dünya daha sonra yapımcının sansür sebebi sahnelere müdahalesiyle değiştirilerek gösterime girdi.

Erksan sineması denildiğinde akla gelen sayısız film var, “yüzyılındaki yalnız yolculuğu”na rağmen. Sokak ve kadın ilişkisini değişen kamusallığın bilinciyle işlediği Şoför Nebahat (1960), Acı Hayat (1962), Susuz Yaz (1964), Sevmek Zamanı (1965) ve Kuyu (1968)…  En çok sevdiği filmi, Dokuz Dağın Efsanesi  (1959) ile aynı yıl gösterime giren Hicran Yarası’nın biricik kaydı, 1973’te DGSA’ya ait Fındıklı’daki arşiv binasında çıkan yangında yok olur. Erksan’ın çeşitli Yeşilçam klişelerinin toplandığı ve Hint sineması etkisi hissedilen bu filmini niye sevdiği, bir soru olarak hep hatırlardadır.

Suyu sahiplenebileceğini, insanı mülk gibi görebileceğini mi sanıyorsun yoksa? Aşkı veya âşıkın yüreğini temellük etmeye hakkın olduğunu mu iddia ediyorsun? Buna izin vermeyen bir gücü var varlığın. Kimi buna sünnetullah der, kimi tarihin ödünlemesi… Toprağın, suyun, hatta insanın “sahiplenilmesi” veya temellüküne karşı sorgulaması, Türk sinemasında çığır açan bir toplumsallık görüşü, Erksan’ın yapımlarıyla sinema uzamını değiştirdi. “Eğlence” olarak görülen sinema, bir kaygıyı açarak paylaşmanın etkili platformuna dönüştü. Seyirciyi çekme sebeplerine bağımlılığı yerini, seyircinin katkısını, katılımına da talep eden bir arayışa bıraktı. Kuşkusuz aynı dönemde farklı senaryolara imza atan Ayşe Şasa’yı da dahil etmek gerekir bu değişikliğin aktörleri arasına. Yılmaz Güney’in Seyyit Han’ının Yeşilçam klişelerini değiştirmedeki etkisini daha önce yazdım.

Erksan sinemasında bakış ve görme seviyesi, tasvirin algılanması, önemli bir kaygı olarak yer almaya devam edecektir. Daha önce sinemada eril kahramanın bakış açısıyla var olan kadın, onun sinemasında kendi sesiyle konuşmanın mücadelesini verir. Bu da varlıksal bir üşüme yaşanması anlamına gelir ki izlerken hissedersiniz.

Sevmek Zamanı, Erksan filmleri arasında en başarılı olanı değil. Hatta yönetmenin bu filmi yabancı oyuncularla yeniden yapmak istediğini biliyoruz.

Ancak bu film, sinema sanatını oluşturan en önemli bileşim olan tasvir olgusunun geleneğimizdeki tarifini hatırlattığı için önem taşıyor. Bir bakıma suret ve gerçek arasındaki temel ayrım ve dolayımlılığın anlamı üzerine gerçekleşen bir sorgulama, sinemamızın tabii gelişimi açısından kuşkusuz bilinçli bir adım olarak değerlendirilebilir. Temsil, araya giren bir sürü sebeple asli olanı bir yere kadar yansıtabiliyorken, insan nasıl oluyor da aslını değil de suretini seviyor? Surette var olan nasıl bir farktır ki bir gönlü sahici insan yerine tabloya yöneltiyor?

İnsan ölümlülüğü yeniden dirilişle düşünemediği oranda ölüme ilişkin belirtilere tahammülde zorlanır. Surete aşık olma burada, ebediliğe dönük arayışa karşılık gelen bir keşif heyecanı/tutkusuna da karşılık geliyor. Sahici yüz gündelik hayatın izleriyle sürekli değişirken suret “o anı, o duyguyu” taşımaya devam ediyor. Oscar Wilde’ın Dorian Grey’in Portresi’nde rasyonel olarak ifade ettiği o değişmezliği, Erksan tasavvufi/varoluşsal bir bağlamda yorumlamayı deniyor.

İranlı yönetmen Şehriyar Parsipur’un “Nakş-ı Aşk” (Aşkın Portresi, 1991) isimli filmi, tasvir ve aşk konulu filmler arasında ilginç bulduğum bir örnek. Bir portrenin peşinde iz süren güzel sanatlar öğrencisi, Muhammed, kendisine taziye tablosu sipariş eden bir kıza aşık oluyor. Ancak kız ansızın ortadan kayboluyor. Yasak tasvirlerin peşinde bir arayış sırasında gerçek olanla tasvir iç içe geçiyor. Şah Muhammed Rıza dönemindeki taziye ve duvar resmi yasağı üzerinden gelişen hikayede öne çıkan soru ise şöyle: “Aşkın Portresi”ne her bakan, onu başka bir türlü görecektir.” Postmodern izlekleri var filmin; bu bazen aşırı geliyor. Muhammed nihayet kayıp portreyi bulduğunda, portredeki kızın âşık olduğu kız olduğunu görüyor. Ama bakalım gerçekten öyle mi?  Demek ki portre veya suret sadece bakanın, yani âşıkın bakışının eseri. Değişmezlik ve kusursuzluk arayışı üzerinden hakikati okuma çabasında konformist bir rahatlık yok mu peki?

İslam kültüründe yer tutan sevgiliye değil de onun suretine âşık olmayı anlatan efsanelerle bir bağ kuruyor, Sevmek Zamanı.  Şirin’in Düğünü isimli romanımda Nizami’nin Hüsrev ve Şirin’i kadar, Erksan’ın Sevmek Zamanı’nın da payı var.

Yüce aşkı sonsuzca yaşatmanın yolu olarak tutulma anını yansıtan surete saplanıp kalmak, aşkın sorumluluklarına özgü bir korkunun eseri olmalı. İnsan ölümlü, suretler yaşlanıyor, buna hazır mısın? Böyle bakıldığında Mecnun’un aşkı destansı yönüne rağmen başka bir açıdan işin kolayına kaçma tutumu olarak da okunabilir.

“Sevmek zamanı” bir fırsat. İşaretleri karşılık bulsa da aşkın, gerçek hayatın ömür boyu sürecek sınavlarını kim göze alabilir? Aşkı gündelik hayatın icapları açısından üstlenerek yeni safhalarına taşımak; galiba asıl kahramanlık bu. Erksan Sevmek Zamanı ile surete duyulan aşk üzerinden bizi bu soruyu sormaya sevk ediyor. Aşıkın muhayyilesi bir portrenin sınırlarının ötesine geçemiyorsa, problemi kimde, nerede aramalı?

Yine temellük meselesine dönüyoruz: Bir insan ne kadar bir insana ait? Aşk sadece tutkuyla kavrulmak değil, temellük konusunda sınırlarını da fark etmektir.

Sinemayı ve izleyicileri tasvir ve hakikat üzerine düşünmeye sevk eden, dolayısıyla Türk sinemasında yönetmenliği de bulunması gereken konuma taşıyan Metin Erksan, ömrü boyunca sadece pek de içine sinmeyen bu filmi yapmış olsaydı bile, Türk sinemasının kişilik arayışı sürecinin ustaları arasında ilk sıralarda yer alırdı adı.


Cihan Aktaş, 18.02.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, 



Sonsuz Ark'ın Notu: Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015

Yazının ilk yayınlandığı yer: Gerçek Hayat
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı