13 Şubat 2017 Pazartesi

SA3967/KY1-CÇ371: Kumpas/ Roman - Son Bölüm VIII-2

"Bu hekat ölümü, ölümleri kutlayan değil yaşamayı ve yaşatmayı seçenlerin hekatıdır. Bu hekat bir dirilişin sessiz çağıltısıdır."


Bölüm Sekiz-Son

-2-

Artık ahtapotun tabutunun çivisini çakıyorum. Avukatım Talat’a görüşmek istediğimi bildirdim. Not olarak da –tuhaf bir zorunluluktu bu, avukatınıza gün öncesinden haber vermek zorundaydınız, bunda bir tuhaflık yoktu, tuhaf olan isteğinizi resmi bir kâğıtla bildirmek ve isteğinizin altına kısacık da olsa bir açıklayıcı bir not yazma zorunluluğuydu, bu zorunluluk yalnızca bana mı özgüydü, tüm mahkûmlar için miydi bilmiyorum- “Talat Bey Ahtapotun tabutunun çivisini kesinlikle çakacağız. O gün geldi.” diye yazdım. 

Sabahı zor ettim. Kâh uyudum, kâh uyandım. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Güneşin ilk ışıklarını görünce “Oh be nihayet sabah!” diye bağırdım hücremde. Birkaç saat sonra burada olur. Hem kendimi aklayacağım hem de dediğim gibi ahtapotun işini kesin olarak bitireceğim. Bir adada cezasını Salih’ül Emre diye çeken kişi gerçek hoca efendi değil. onunla beraber aynı adada kalanlar gerçek, onlar gözden çıkarıldığı için, başarısız oldukları için teslim edildiler. Ancak Salih’ül Emre bir kopya. Gerçek Salih’ül Emre’nin –henüz yaşadığı ülkenin adını bilmiyorum- Şakamonya'nın müttefiki olan bir devletin topraklarında yaşadığına dair kanıtlar ve faaliyetlerine dair somut kanıtların olduğunu bildiren kanıt var elimde. 

Tilmizleri renk vermiyor, kesin emir almışlar. İyice emin olmadıkları kişileri aralarına almıyorlar. Başından beri Kendi aralarında konuştukları şey ise tarikatlarının ve şeyhlerinin bir karalama propagandasına maruz kaldıklarıydı. Sahte teslim olayından sonra da buna inanmayı sürdürüyorlarmış. Bu bitecek.

Dün bahçede bulduğum notta tutuklanan kişinin sahte olduğunu kanıtlayacağı yazılıydı. Benim için bırakılmış. Benim için bırakıldığı selam tümcesinden belliydi. “İtibarı çalınan sevgili dostum!” Sanırım benim havalandırmaya çıkış saatimi bilen biri. Bir mahkûm veya gardiyan olabilir. 

Notta tarikatın tuttuğu kayıtların bulunduğu bir flashbelleğin yeri yazıyordu. İşlenen cinayetlerin, canlı bomba çocukların, itibar hırsızlıklarının tümüne ait detaylı hem görsel hem yazılı kayıtlar olduğundan söz ediyordu. Yaklaşık altı gigabaytlık bir dosyaymış. 

İtibar hırsızlığı ifadesi benim için can simidi olmuştu. Hele de Salih’ül Emre’nin kopyalarının adreslerinin yazılı olması. Ben itibarımı geri alamasam da –olur ki Flashbellekte benimle ilgili her hangi bir bilgi olmayabilir- Salih’ül Emre’nin tüm kopyaları yakalanarak ifritleri ebediyete kadar yok edilecek olmaları ayrı bir heyecana salıyordu beni. 

Önce Ramiz’i isteyeyim dedim. Durumu ona anlatayım istedim. Fakat içimin ona kırıldığını gördüm. Benim başıma gelenleri biliyor olmalıydı. Yani inanmamalıydı. Umur Tılsım’ın başına gelenleri biliyordu. Serdar Akkuş’u, Zülküf’ü bilen biri olmasa hoş görebilirdim. Fakat biliyordu, ifritlerin nelere gücü yettiğini bilen, hem de çok yakından bilen biri bir kalemde en yakını olan birini nasıl silerdi ki? 

Hem kendisi beni zorlamıştı daha derinlere dalmam için. Hiç umurumda olmayan insanları gözetlemem, araştırmam için bana az dil dökmemişti. Şimdiyse bir kumpas olduğu apaçık olan durumu gerçekmiş gibi kabul edip bana sırt döndü. Ben olsam onun gibi mi davranırdım? Doğrusu ne evet, ne hayır, diyebiliyorum. Bazıları için böyle durumlarda evet ya da hayır çok kolaydır. Benim için değil. 

Dosya! Ah Dosya! Cezaevinden çıkıp Ramiz’in karşısına dikileceğim ve “E dostum” diyeceğim “İnsan yoldaşını, gönüldaşını bir çırpıda siler mi yahu!” utanacak. Utanacak. Bense arkamı dönüp gideceğim. Arkamdan koşup gelmesinin de bir anlamı olmayacak. Talat Fevri flashbelleğin doğrudan Kaan Ardıç Beye ulaştıracak. Ondan sonrası çorap söküğü gibi gelir.

Notta sözü edilen dosyanın Erenler Kır Kahvesi’nin sahibinde olduğu yazılıydı. Avukatım sadece parolayı söyleyecek ve flash belleğe sahip olacaktı. Kafe sahibini bulacak ona “Elfün elfi elfün” diyecek kafe sahibi “Anlamadım!” dediğinde “Huffaşeler tayy ediyor” karşılığını verecek ve flash belleğin sahibi olacaktı. Bundan sonrası Talat’ın maharetine kalıyordu. 

Talat becerikli olduğu kadar korkusuzdur da. Yani tırsıp geri duracak değildir. Nizarilerin ne denli acımasız olduğunu bilmeyen yok. Bu yüzden geri dursa kınamam. Zaten sadece teklif edeceğim. Yani zorlamayacağım. İsterse kendisi gitmeyebilir. Bu bilgiyi güvenlik birimlerine ya da başkanlık bünyesinde oluşturulan ve halen faaliyette olan NMG’ye –nizarilerle mücadele gücü- vermesini önereceğim. Gerçi bu kurum gördüğüm kadarıyla çok pasif bir mücadele içinde, yine de olsun mücadele mücadeledir. En azından korku salıyordur.

Yerimde duramıyorum. Görüş salonuna doğru yürürken kalbim neredeyse duracaktı. Salondan içeri girdim. Talat oturduğu yerden ayağa kalktı gülerek. Uzun boylu Gardiyan içerden kapıyı kapadı. Kapının önünde elleri arkada durdu. Biz karşılıklı masada oturduk. Hoşbeşten sonra sesimi alçaltarak bulduğum notu gardiyan fark ettirmeden verdim. Talat garip garip yüzüme baktı. Çantasından bir şey çıkartır gibi yapıp notu okudu gözleri fal taşı gibi açıldı. Uzun boylu Gardiyan;

“Fazla samimi olmak yok beyler!” dedi gülerek. Talat başını kaldırıp gardiyana baktı gülüşüne gülümsemeyle yanıt verdi. Çantasından çıkardığı çiklet paketini gösterip;

“Şefim müvekkilime sakız verebilir miyim?” dedi. Gardiyan dudak büktü. Talat hemen paketi açtı içinden bir tane alıp ağzına attı. 

“Sen de ister misin?” diye gardiyana uzattı. Gardiyan yanımıza gelip paketi aldı dikkatli bir biçimde inceledi. 

“Karı mıyım lan ben?” deyip paketi avukata geri verdi. 

“Arkadaşımda kalabilir mi paket? İçinde sakızdan başka bir şey olmadığını gördün.”

“Ya uyuşturucuysa?” diye karşılık verdi gardiyan sırıtarak. Sonra da elini salladı “Sadece bir tane” 

Talat’ın niye böyle bir şey yaptığını anlamadım doğrusu. Ona bir şey verdiğim anlaşılmasın diye yapmış olmalıydı. Çıkarken çantasını arayabilirlerdi herhalde, o yüzden de böyle bir oyun oynamayı seçmişti sanırım. Görüşme bitti. Sakızı kâğıttan çıkarıp ağzıma attım. Birlikte kalktık. Talat
“Kendine iyi bak, kafana fazla takma! Tabutun çivisi çakılıyor, sesini duyuyor gibiyim!” dedi, tuhaf bir sırıtma vardı, dostça el sıkıştık. Odadan çıktık. 

Hücremdeyim. Naneli sakız içimi ferahlattı. Öyle rahatladım ki, omuzumdan dünyanın yükü kalktı. Yarı uyur yarı uyanık geceler sona erecek. 

Tatlı bir uyuşukluk çöktü üstüme. Bu normal mi? Gerçi notu bulduğum günün gecesi neredeyse hiç uyumamıştım sevinçten, bu yüzden uyku bastırmış olabilir.. ama.. doğrusu dilim.. dilim sanki ağzımın içinde büyüyor gibi. Çiklet. Ağzım uyuşuyor gibi, ortalığı bir sis dumanı kaplamış gibi, bu sis, bu hücremdeki puslu hava beynimin bir oyunu mu yoksa biri ya da birileri içeriye sise benzer bir şeyler mi pompalıyor? Ellerimi, ayaklarımı hissetmiyor gibiyim. Bedenim git be git güçsüzleşiyor. Soluk alamıyor gibiyim. Talat. Arkadaşım, kardeşim, avukatım..  


<< Önceki                                                    Sonraki>>


Cemal Çalık, 13.02.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 


Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı