31 Ocak 2015 Cumartesi

SA1127/KY1-CÇ97: Hesaplaşma

"Şu anki  gözyaşlarının anlamını bile bilmiyordu. Bir el, görünmeyen bir el gırtlağına sarılmıştı sanki."

(Lütfen öyküyü okurken kısık sesle dinleyiniz)

Derinden Münir Nurettin Selçuk’un sesi geliyordu:

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul”

Demek Mahir bey içerdeydi. Ve kapıyı çaldığını duymamıştı. Bir daha var gücüyle asıldı tokmağa. Ve kuş sesli zilin tuşuna uzun uzun bastı. Ya uyuyordu ya da duymazlıktan geliyordu. Sık sık yapardı Mahir bunu.

Öfkeliydi İlhan. Mahir’i severdi. Pek severdi hem de. Birlikte büyümüşlerdi. Taa ilk okuldan lise sona kadar aynı sınıfta okumuşlardı. Ve her sabah –cumartesi Pazar hariç- bu eve gelir Mahir’i uyandırır okula götürürdü. Kendisi okula gitmediği gün Mahir’de gitmezdi. Bu da pek ender olmuştu.

Rahmetli annesi Gülhanım İlhan’ın ayak seslerini duyar duymaz açardı kapıyı. Ve annesinden daha müşfik bir sesle bağrına basar içeri alır, “Benim haylaz hala uyuyor yavrum!” derdi. Mahir’den çok belki Gülhanım’ın bu sevecenliği alıp getirirdi kendisini.


İki katlı kâgir bir evdi burası. Alt katta üç inekleri vardı. 70’lerin başında inekleri satmışlar orayı da depo olarak kullanmaya başlamışlardı. Üç göz odaydı  ikinci kat. Küçük bir avlusu vardı bu katın. Tuvalet o avludaydı. Büyükçe bir oda solun olarak kullanılıyordu ve diğer iki odaya buradan geçiliyordu.  Odanın birinde Mahir ve iki abisi yatıp kalkıyordu. Diğer oda Gülhanım’la kocası Nuri’nindi.

İlginç bir aileydi Eşrefoğlu ailesi. İlginçten de öte. Bu evde bir kez olsun birine bağırıldığını duymamıştı İlhan. Öfkeli bir ses, hiddet, çekiştirme.. nicemiz tarafından olağan karşılanan dedikodu.. yoktu bu evde. Şikayet. Bu ev insanlarıyla birlikte huzurun kaynağıydı. İkinci kata çıkan tahta merdivenin çıkardığı ses kapının açılması için yeterdi. Şimdi yetmiyordu. Yıllar var ki yetmiyordu.
İlhan kulak kabarttı. Müzik sürüyordu. Utanmasa bağıracaktı. Bir daha hem tokmak hem de zille duyurmaya çalıştı geldiğini.

“Ölüp-mölmesin!” diye iç geçirdi. Öfke ve hüzün cirit atıyordu içinde İlhan’ın. Bir daha tokmakla dövdü kapıyı.. gıcırdayan merdivenlerden aşağıya iniyordu ki sesini duydu Mahir’in:
“ Jülide.. çocuklar.. yahu birinizden biriniz şu kapıya baksa ya! Sağır mısınız? Neredeyse kapıyı başımıza yıkacaklar..”

İlhan başını sallayarak tekrar tırmandı merdivenleri. Kapı tokmağını öfkenin bütün şiddetiyle tekrar vurdu. Kapı açıldı. Mahir üzerinde ropdöşambrla karşıladı konuğunu. İlhan öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Mahir hep aynı Mahir’di. Yüzünde vurdumduymazlık ve alayımsı bir gülüş.

“O İlhan bey! Siz ha! Buyurun.. buyurun.. ben de daha yeni çay yapmıştım.. bir arkadaş olsa da içsek diye geçiriyordum içimden.. gel!” dedi.

İlhan önde kendisi arkada içeri girdiler. Çoktandır kendisine huzur veren evden eser yoktu artık bu evde. İçine çektiği ağır nem, rutubet kokusu midesini bulandırdı. Oysa saksıda büyütülen nice çiçeklerle bu ev gül bahçesi gibi kokardı. Ya şimdi. Hele avlu. Keskin idrar kokusu. Ve odanın içi.. darmadağın. Rutubet.

İlhan teklifsizce ve sinirliliğini belli ederek pencereye doğru yürüdü camları açtı:
“Bari pencereleri açmayı akıl etsen de içeriyi havalandırsan haylaz!” dedi. bu sözlerde egemen olan latife değildi. Kesinlikle. Öfke.. kızgınlık. 

Mahir duymazdan geldi gramofonu kurdu Münir Nurettin Selçuk yeniden söylemeye başladı:

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul”

İlhan burnundan soluyordu. İyice eskiyen konsolun yanında çoktan siyaha dönüşmüş krem renkli tekli koltuğa oturdu. Mahir dağınık yatağına çöktü. Bir süre bakıştılar. Ne desindi bu adama İlhan! Söylenmedik bir şey kalmış mıydı? Bir küfretmediği kalmıştı. Eğer Gülhanım teyzeye söz vermemiş olsaydı.. söz vermişti. Başını salladı. Mahir gülerek:

“Beyimiz bu gün pek sinirli neyse. Hayırdır!”

“Beyimiz pek sinirli.. hayırdır.. hayırdır ya! Sen tırlattın farkında mısın?”

Ayağa kalktı. Pencereye doğru yürüdü.. camdan dışarı baktı. Tek tük geçen otomobiller ve yayalar. Bu muhit oldum olası sakindi.. tıpkı bu ev gibi. Derin derin nefes çekti.

“Jülide kim Mahir? Kapıyı açacak Jülide, çocuklar kim? Jülide diye biri olmadı. Anlıyor musun? Çoluk çocuk yok! Yok! Mahir yok!”

Mahir şaşırmış gibi dinliyordu. Ve o alaylı gülüş daha bir hakim olmuştu yüzüne.. İlhan sustu. Şu vurdum duymaz ve kendini beğenmiş adamın suratının tam ortasına yumruğu indirmemek için zor tutuyordu kendini. Bu adama vurabilir miydi? Hayır! Küçümseyen bakışlar aczin eseriydi.

İlhan tekrar koltuğa çöker gibi oturdu. Bitkindi. Mahir bir yanlış anlamayı düzeltme gayretiyle konuştu arkadaşına:

“Ne Jülide’si? Ne çocuğu İlhan?”

İlhan dişlerini sıktı gözlerini kıstı:

“Bak arkadaş.. belki on-on beş dakika dövdüm kapıyı ve sen en sonunda Jülide’ye çocuklara seslendin kapıyı açmaları için.. Jülide şu lise iki de bizim sınıfa gelen kız.. azıcık cesaretin olaydı gidip gecenin bir yarısı serenat yapacağın kız.. hiç kuşkum yok muhayyilende evlisin onunla. Sadece muhayyilende. Sen niye böylesin? Niye?”

“İnan yanlış anladın.. doğru Jülide’ye aşık olmuştum.. ya da aşık olduğumu sanmıştım.. ama hepsi o kadar. Bu güne gelince, yeni bir oyun yazdım bitirdim.. yüksek sesle okuyordum. Tam o sırada sen gelmişsin. Kapıyı çalmışsın. Rastlantıya ne dersin.. hayatta çok oluyor böyle şeyler. Olmaz mı?”

“Olur tabi! Karşında dört-beş, hatta üç-dört, dikkat et dördün üstüne çıkmıyorum, evet üç dört yaşında çocuk var.. anlat. Heyecanlı oluyor! Mahir ben sandığın kadar aptal mıyım sence? Yada düşündüğün kadar aptal olabilir miyim? Öyle mi gördün hep?”

“Gerçekten!” diye sözünü kesti İlhan’ın. Ve gramofona doğru yürüdü. Tekrar kurdu. İlhan artık patlamıştı.

“Hep bir bahane bayım.. bugün kozumuzu paylaşacağız. Benden kaçamayacaksın. Bu gün sana izin yok! Anladın mı? Yazık ki o ananın o babanın evladısın. Onlar ne kadar mütevazi insanlardı. Ne kadar yardımsever insanlardı. Kimseye tepeden bakmazlardı. Yaptıkları iyilikleri hep bir zorunluluk gereği içine sokarlar kimseyi minnet altına sokmazlardı. Kimin derdine çare olmadılar ki.. olmazlardı ki.. nerde bir borçlu, nerde bir dertli bilseler onların yanında biterlerdi. Evin kapısı herkese açıktı. Bu ev insanlara huzur verirdi. Ya sen beyim? Ya sen? Sen herkese tepeden baktın. Sabah akşam dinlediğin şu “Sana dün bir tepeden baktım” şarkısını sırf tepeden bakma ifadesi için dinliyorsun.. a tabi sen koskoca Eşrefoğulları’ndansın. Eşrfeoğulları.. onlar kimseye tepeden bakmazlardı ki. Onlar kimseyi hor görmezlerdi ki.. öyle olsa Eşrefoğlu olmazlardı. Bunu fark edecek zeka, gönül sen de ne arar! Benlik abidesi. Kibir heykeli. Sen, biz sıradan insanlar gibi olup evleneceksin öyle mi? Şimdi anlıyor musun Jülide’ye aşık olduğunu sandığını? Sen bizim gibi, sıradan insanlar gibi birine aşık olacaksın! Estağfurullah! Böyle bir düşünceyi sanmak bile küfürdür. Annen! O cennetlik kadın. Elinden tespihi düşmeyen önce konu komşunun ihtiyacını görüp sonra kendi evine koşan.. O kadının kemikleri sızlar be arkadaş. Hatta yaşıyorken bile sızlıyordu. Ama onun o bakışlarını anlayacak izan nerde sende? Sen anlayamazdın!"

İlhan durmuyordu:

"Beyim, daha yetmişlerde teyp vardı, kaset çalar vardı ama zati aliniz elle kurulan ve taş plaklar çalan gramofonu yeğlerdiniz! Sizce neden! Bahanen vardır kuşkusuz. Ama ben senin göremediğin gerçeği söyleyeyim.. o teypler o kaset çalarlar sıradan insanlar için. Yığınlar için. Şu an cdler, mp3 çalarlar var.. ve sen arkaik bir kalıntıyla beş on katlı binalar arasında sıkışmış bu evde İstanbul’dan iki bin kilometre uzakta bir şehirde, “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!” şarkısını dinliyorsun. çünkü sen bizler gibi sıradan değilsin. Evet! Hiç kendi kendine sordun mu; “Yahu niye ben ille de topukları deri ayakkabı aradım durdum eskicilerde.. bulamasam neredeyse ayakkabı giyemeyecektim!” sormadın değil mi? Soramazsın! Odun topuklu ayakkabılar sıradanlar için Eşrefoğlu Mahir odun topuklu ayakkabı giyer mi? Ya kruvaze takım elbise.. ille de İngiliz kumaş olacak. Bu yoksul şehrin hangi mağazasında bulunur ki..onun da ikinci elini bulurdun. Ve kasım kasım kasılırdın. Hangi birini sayayım! Hangi birine el atsam kibrin en vahşisiyle yüz yüze geliyorum. Kibrin yüzünden üniversiteyi bile tamamlamadın. Eh herkes “Helal olsun adam uçak mühendisliğini kazandı iki yıl okudu, sonrada bırakıp geldi.” diyecekler diye kurdun. Kurduğun gibi de oldu. Oldu da ne oldu? Kibrin sonu ne oldu? Bak yapayalnız kaldın..”

Rahatlamıştı İlhan. Yıllarca içinde biriktirdiklerini birkaç dakika içinde savurmuştu. Mahir elinde sigara yatağa uzanmış gözleri oymalı tahta tavana mıhlı dinlemişti İlhan’ı. Müzik susmuştu. Kalkıp kurmadı. Küçük tüp üstünde çaydanlıktan çıkan buhar suyun kaynadığını gösteriyordu. İlhan kalkıp tüpü kapattı. Arkadaşına baktı. Yüzündeki alay kaybolmuştu. Hüzün ve öfke egemendi sanki yüzünde. O insanı çileden çıkaran alaycılık yok olmuştu. İlk kez, ilk kez Mahir’i alt ettiğini anladı.

Gururlanmıştı. Neredeyse göbek atacaktı. Kirli bardaklardan temize en yakın olanını sıcak suyla duruladı kendine doldurdu. Bir bardak ta Mahir’e. Götürüp yatağın baş ucuna yakın duran bir karış toz içindeki sehpaya bıraktı. Yerine oturdu.

Ceviz kaplı ahşap kasalı kurmalı saatin tiktaklarinden başka bir ses duyulmuyordu. Midesini bulandıran rutubet de kaybolmuştu sanki. Pencereden giren temiz hava odayı bir anda tertemiz havayla doldurmuştu. Bu evde içtiği her çay lezzetli olurdu. Hiçbir yerde bu lezzeti bulamazdı İlhan.
“Oh be dünya varmış!” diye iç geçirdi. Bir fırsatını bulup sokağa fırlamalı bu zaferi kutlamalıydı. 

Onu  gören hemen herkes yanındakine, “Bakın, bakın Mahir’in gölgesi geçiyor!” derdi. Her şey de kabiliyetliydi. Uçurtmada. Topaç oyununda, miskette.. futbolda. Matematikte. Ortaokulda, lisede taktir almıştı. Ve en itibarlı bir üniversitenin en itibarlı bölümünü kazanmış üstüne üstlük elinin tersiyle de itmişti.

Kimse onu biriyle tanıtırken, “İlhan! Demezdi de, Mahir’in arkadaşı!” diye tanıtırdı. Bütün bunlara da annesi kadar sevdiği Gülhanım’a verdiği sözden ötürü katlanırdı.

Uyumadığını bile bile sordu:

“Beyimiz uyudular mı?”

Mahir elini yakmak üzere olan sigarayla yeni bir sigara yakıp diğerini kültabağına bastı. Derin bir nefes çekti. Gözleri hala oymalı tahta tavandaydı. Mahir zaferinin tadını çıkarmak için boğazını temizleyip:

“Yüzünüzü dönseniz de bir iki şey söyleseniz!” dedi.

Mahir başını hafifçe çevirip İlhan’a baktı. Bu bakışlarda acıma vardı. Nefret, kızgınlık, öfke değil de acıma. Tekrar gözlerini tavana döndürdü.

“Ne oldu? Çok mu ağırına gitti?” diye devam etti konuşmaya. Mahir bir an güler gibi oldu.. gülmekten vazgeçmiş gibi buruşturdu yüzünü.

“ Zavallı dostum!” dedi. 

Öylesine kısık bir sesle söylemişti ki bu tümceyi.. kendisi bile zor duymuştu. Bir nefes daha aldı sigaradan. Öksürdü.

İlhan alayla:

“Demek zavallı benim ha! Elbette.. ben sıradan bir insanım. Doğru zavallıyım. Çünkü sıradanım.”

Karşılığını verdi. Mahir daha bir acımıştı İlhan’a. İçinden taşanları söylemek istemiyordu. Bu zafer kazanmış edasıyla koltukta rahatça oturan adamın rahatını ne diye bozsundu? Her zamanki gibi, “Ulan ne pejmurde adamsın.. bari şu bardaklardan bir ikisini yıkasan da gelen giden çay içse!” nakaratını dile getirmeden bardağa çay doldurmasından belliydi ki müthiş bir üstünlük sağladığı inancıyla doluydu arkadaşı.

Gözleri doldu. Demek en sevdiği, en candan bildiği arkadaşı fakında olmadan ezilmişti karşısında. Küçük görmüştü demek kendini. Küçük düşürmüştü. Bu nasıl bir körlüktü? Mahir sanıyordu ki yoksulluklarının farkındadır da yüzlerine vurmuyordu. Sanıyordu ki gücü yetse arkadaşını bu sefaletten çekip çıkarırdı. Meğer inim inim inliyormuş karşısında.

“Demek ben kibrim yüzünden, başkaları gibi olmak istemeyişimden deri topuklu ayakkabı peşinde koşuyordum.. iyi. Oysa ben de isterdim. Ben de bayram günleri gıcır gıcır olan bir ayakkabıyla yaşıtlarımla birlikte, sizinle birlikte sokakları arşınlamak isterdim. Kim ister ki başkasının ayak kokusuyla yıpranmış bir ayakkabı içine soksun ayaklarını? Nasıl aklın alır? Babam kendisine ayakkabı alamazdı ki biz isteyelim. O eder neder almaya çalışırdı. Annem de “Bey o naylonlular zararlı.. ne diye boşa para harcayalım.. çocukların, ihtiyacı olanların ihtiyacını görelim!” sözleriyle babamızı engellerdi kendisine bir şey almaya kalkıştığında. Biz de annemizden öğrenmiştik. Rahmetli abilerim de ben de örneğin ayakkabı konusu açıldığında “Ya baba onların topukları odun.. ayaklarını ağrıtıyor insanın. Deri topuklu olsa neyse!” der, eskicilere götürürdük. Diğerlerinden alacak gücümüz var mıydı? Yok! Peki kim bildi bunu? Hiç kimse! Hiç kimseye bildirmedik. Biz beş kişi başkaları doymadan karnımızı doyurmadık hiçbir zaman. Kaç kez soframızda bulundun. Hiç doğru dürüst yemek var mıydı soframızda? İki salata üç domates biraz biber ve üzerine zeytinyağı.. biraz da peynir.. arada bir yumurta kırdığımız da olurdu. Bense sana hep sağlık bahanesi sunardım. Evet yağlı yiyecekler, etli yiyecekler dokunuyordu İlhan bey! Demek İngiliz kumaşı yığınlar giymediği için eskicilerden alınıyordu ha! Sen feşmekan mağazadan altın yıldız marka elbise giyerken benim çocuk nefsim hiç mi akmazdı sanıyorsun. Sanırım ilkokul beşinci sınıfta yeni aldığın pantolonun sıraya takılmış ve yırtılmıştı rahmetli anneme söylemiştim.. o da “ Gözün değmiş oğlum.. kem gözlülük, kıskançlık iyi değildir.. bak o her sabah hiç üşenmeden gelip seni okula götürüyor” demişti. Ve ben ağlamıştım. Niye biliyor musun? Benim yüzümden olduğuna inandığım ve seni zarara uğrattığım için. Lacivert takımın çok hoşuma gitmişti. Şimdi anladın mı? Demek okul da sıktı canını.. onun da taksitlerini ödeyemecektim. Babam, abilerim kazada öldüklerinde geri dönmekten başka ne yapabilirdim? Kimse bunu anlamadı. Kimseye de anlatmadım. Bizden daha kötüler vardı diye. Allah korusun asla gururdan değil. Kıskançlıktan değil. Kibirden değil. Biz cıbılın kabadayısı değildik. Olmadık. Beni bir sen anlamışsındır sanıyordum. Meğer.. meğer herkesten çok sen yabancıymışsın.. yazık!”

Mahir yeni bir sigara yakmıştı. İlhan şaşkınlığın en uç noktasındaydı. Utançla dolmuştu. Kazandığı zafer duygusunun yerinde onu ezen dev bir utanç duygusu egemendi.

Yerinden usulca kalktı. Ayaklarının ucuna basarak odadan dışarı çıktı. Kapıyı örtmedi. Her zaman inip çıkarken duyduğu tahta merdivenlerin sesini duymamıştı bile.

Kaçmak, buraya hiç gelmemiş olmak istiyordu. Bunca zaman gördüklerinin hiç biri gördüğü gibi değilmiş. Bildiğini, anladığını sandığı hiçbir şey! Şu anki  gözyaşlarının anlamını bile bilmiyordu. Bir el, görünmeyen bir el gırtlağına sarılmıştı sanki.


Cemal Çalık, 31.01.2015,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü





Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı