13 Temmuz 2014 Pazar

SA772/PZ24: Yolda Kalmış-Yoksul-Yetim-Yaşlı Bizim İmtihanımızdır

“Allah ancak yoksula, yolda kalmışa, yetime, yaşlıya yardım edeni sever. Allah’ın sevdiği kullardan olmak büyük bahtiyarlıktır.”

Bizim dükkân ufaktı. Raflar, yan yana dizilmiş şeker, pirinç, mercimek, fasulye, bulgur çuvalları, teraziyi üstüne koyduğum masa, bir de camekânlı büyükçe bir buzdolabı. Daraba vardı; yaz-kış Adana’nın havası dükkânın içindeydi. O vakitler neredeyse tüm dükkânlar böyleydi, cam-vitrin gibi şeyler yoktu. 70’lerden 80’in ortalarına kadar da öyle kaldı.

Dükkân’ın içi küçüktü, ama gelen giden o kadar çok olurdu ki, bazen ben oturacak yer bulamazdım. Çay söylerdim her gelene, gazoz açardım; aç olana da ya tavada pişirdiğim menemeni, bulgur pilavını ikram ederdim ya da kebap söylerdim. Bizim dükkân hem handı, hem lokantaydı o zamanlar. Adıyaman’dan, Diyarbakır’dan, Siverek’ten gelirler yoksul insanlar. Akraba, tanıdık derken köyden Adana’ya gelen herkes bizim dükkâna uğrar nefeslenirdi.

Gelenler de Adana’nın uçsuz bucaksız tarlalarında ya sulamaya giderlerdi ya da patos (Başak saplarını samana çeviren makine. Seçkin Deniz)a; hergelecilik (çobanlık), evdecilik (aşçılık), yamaklık gibi işler de olurdu, zamanla traktörler çoğalınca da muavinlik (traktör şoförlüğü). Toprak ağaları de bizim dükkâna gelir işçi isterlerdi. İşçiye iş, ağaya da işçi denk getirirdik, herkes yolunu, işini, kısmetini bulurdu. Bizim dükkândan yolu geçen işçiler gidecekleri çiftlikte mağdur olmayacaklarını bilirlerdi, ağalar da gelen işçilerin işlerinde sebat edeceklerini.


En nihayetinde yoksuldu köyden gelenler, baharda tarlalarda çalışmaya başlayacaklar, güze kadar kazandıklarını harçlık edip köylerine döneceklerdi. Çok zaman işleri bitenler gelir kazançlarını emaneten bana bırakırlar, başka işe giderlerdi. Ben de köylerine giden olursa paralarını ailelerine gönderirdim ya da karşı komşumuzun kasasında saklardım.

Bazen akşam, dükkânı kapatmaya yakın bakardım, birkaç kişi kalmış gitmiyorlar; bilirdim ki kalacakları yer yok, paraları yok; alır eve götürürdüm. Hanım, kızlarım o akşam misafirlerin elbiselerini yıkar, sabaha dek kurutur, ütüler hazır hale getirirlerdi. Ayakkabılarını da siler tertemiz kapının yanına koyarlardı. şimdi kaç kadınımız, kaç kızımız buna tahammül eder ki?

Bunları niye anlatıyorum? Yeni nesil bilsin diye karşılıksız iyilik yapmayı. İtimadı, bir yaraya merhem olmayı. Bu devirde kimsenin kimseye hayrı yok, evladın ana-babaya, kardeşin kardeşe. Herkes bir delilik içinde. Karnı aç olana, yoksul olana, yolda kalana, yetim olana verirsen ancak odur senin bu dünyadan alıp götüreceğin; yediğin içtiğin, giydiğin burada kalıyor.

Allah niye yoksula, yaşlıya, yolda kalana, yetime verin, yedirin, giydirin diyor ki? Allah’ın sana verdiği rızkı nasıl tek başına yersin? Nasıl boğazından geçer aç olanı, muhtaç olanı bilirken?

Yetimler vardı. Dullar, sahipsiz yaşlılar. Kimseden isteyemezler, şimdiki gibi maaşları yok. El açıp dilenemezler de. El açana da hor bakmayın. Yoksul, dul, yetim haysiyet sahibidir, derdi- kederi ona öyle bir vakâr verir ki, sen bilemezsin onun yoksul, dul, yetim olduğunu. Ben yetim büyüdüm; yoksulluk çekmedim, ama sahipsizliği iyi bilirim.

Adana bereketliydi, herkes kendi yapabileceği işi bulurdu. Ama yetimler sahipsizdir, onlara Allah sahip çıkar, lakin insana düşen işler de vardır. Harçlığı, mutfak gideri, kıyafeti, ayakkabısı hepsi derttir. Onları gidermen lazım incitmeden; ruhunu okşaman lazım, başını okşaman lazım. Yaparsan Allah’ın emrine uymuş olursun, yapmazsan hem kendine hem de muhtaç olana kötülük yaparsın. Yediğin lokma hakkıyla boğazından geçmez.

Kim derse yoksula, yetime, yolda kalmışa, yaşlıya yedirdim de kazancım eksildi, yalan söyler. Kim derse yakın akrabaya yedirdim de pişman oldum; yalan söyler. Pişman olan ancak minnet bekleyendir. Sen yap, mahluk bilmezse Hâlık bilir. Sana ne mahluktan? Sen onun bekçisi değilsin, sana minnettâr olmasını beklemeye hakkın yoktur.

Yaptığın, yapacağın iyilik ancak kendinedir. Üstüne düşen vazifeyi yerine getirmektir. Bak bakalım o zaman huzursuzluk kalıyor mu memlekette? Herkes kazancını götürür bankalarda saklarsa, altın yapıp gizli saklı köşelerde tutarsa kime ne fayda verir? Gün gelir sen darda kalırsın, ancak bankadan, tefeciden  medet umarsın. Gidecek kapın olmaz. Ha yaptığın hayra karşılık hayır umma, insan nankördür, ama hepsini aynı kefede de görme…

Suriye’deki felaketten kaçan onca insan gelmiş bize sığınmış; Allah onlara sabırlar versin, bizlere de merhamet hissi. Vatanları perişan, evleri yıkılmış, canlarını kurtarmak için buradalar. Onlar her şeyden evvel Allah’ın bize emanetleridir, din kardeşlerimizdir; aman ha nakıslık etmeyelim, aman ha yüzümüzü ekşitmeyelim.

Onların evladı bizim evladımız, daha yüz sene evveli bizim toprağımızdı oralar, buralar onların toprağıydı. El kesip attıysa kolumuzu kanadımızı, biz tutup yerine takalım; birbirimize güç verelim. Allah’a şükür bereketli toprağımız, eksiğimiz az; paylaşalım.

Allah ancak yoksula, yolda kalmışa, yetime, yaşlıya yardım edeni sever. Allah’ın sevdiği kullardan olmak büyük bahtiyarlıktır.

Sabretmek lazım, geniş yürekli olmak lazım. Mübarek Ramazan’ı hayırla geçirmek lazım. Merhamet Allah’ın bize verdiği en büyük rızkdır; onu hakkıyla kalbimizde misafir edelim. Kalplerimizi çirkinleştirmeyelim.


Piro Zaza, Sonsuz Ark, 13.07.2014





Not: Piro Zaza'nın dükkânı  Kalekapısından Kızılay caddesine açılan 71. sokak'ın sonunda soldadır.
Aşağıdaki film o dönemdeki mekânları  göstermektedir.

Orhan Kemal'in Eskici ve Oğulları

http://www.youtube.com/watch?v=yufowLRpm_A 

Seçkin Deniz Twitter Akışı