17 Ağustos 2012 Cuma

SA35/SD9: Gri İstanbul Gölgeleri / Medeniyet Çıkmazı Câri İstanbul 7



Bir Haftalık (6-12 Temmuz 2012) Gezi Notları 7

G- Salı - Beşinci Gün:

GA - Üsküdar, Araba, Boğaziçi, Bakırköy Adliyesi, Adaleti Basık Atmosfer/ Kelepçeler:

Galata gezisi bedenimi de zihnimi de yormuştu. Batakhanelerin insan ruhunda bıraktığı kesif kekremsiliği hissetmemle birlikte, zihnimin, küf ve irin kokan tarihin içinde ilerlemesi beni rahatsız etmişti... İç içe, daracık sokaklar, üst üste binmiş çirkin binalar ve sadece elektrikle, bir kaç teknolojik aygıtla bugüne aitmiş gibiliğe özenen o eski İstanbul batakhanesi, yani Galata ve oralarda yüzlerce yıl yaşananlar, ihanetler, ahlaksızlıklar, katliamlar ve kökü doğuda ya da batıda olsun en çok insan haysiyeti ve hayatı için yapılan pazarlıklar... sapasağlam duruyorlar ve İstanbul'dan dünyaya sunulacak yeni bir medeniyetin parametrelerine zehirli  öz akıtmaya devam ediyorlar.


Yorgun bir günün ertesi yine erken bir sabah... Remzi'yi merkez alan gezimin beşinci günü başlamıştı. Allah eksik etmesin, çok misafirperverdi... Rikkat ve dikkatle müşahhas nezaketi bizi Bakırköy Adliyesi'ndeki davası için arabaya sürüklemiş oradan da hoş bir boğaz manzarası ile karşı tarafa geçmiştik. TEM yine tıklım tıklımdı, Haliç üzerindeki köprünün bir kısmı yine onarımdaydı.. İstanbul'u onarmaya çalışıyordu Tayyip Bey; ancak o kadar zordu ki... Her yeri tam üç yüz yıllık köhnemişlikle, hırpânîlikle dolu karmakarışık bir şehri gözle seyredilir, içinde yaşanılır bir hâle getirmek bir kaç Tayyip Bey daha gerektiriyordu güzel ülkeme... Ben 23 yıldır gele gide düzgün hâlini görememiştim maalesef...

 Bakırköy Adliyesi'nin iç karartan mimarisi, karanlık koridorları... adalet  veremeyeceğini düşündürten  basık atmosferi... binaya girmeden önce gördüğüm tutuklular aklımdan hiç çıkmıyordu. Cezaevi aracından inmiş beş-altı genç, bileklerinde kelepçeler, ellerinde o günkü tayınları birer  asker eşliğinde adliye binasına giriyorlardı. Durup bakmıştım onlara... baktığımı görünce bir tanesi kafasını kaldırıp bana baktı. Kendisinin ve tüm arkadaşlarının içeceği suyu barındıran 5 litrelik pet şişe sallanıp duruyordu kelepçeli elinin altında...


Kim nasıl ayıracak onlara yüklenen suçun herkese düşen payını? Var mı bu güçte bir adalet? Herhangi birimiz o şekilde olabiliriz her an; herhangi bir sebeple, haklı veya haksız ellerimiz kelepçelendiğinde böyle... çaresiz... adalete güven duyacak mıyız?


İşte belki de Sonsuz Ark'ın görmek istediği dünya, suçlu üretmeyen, suçu sadece suçlananın işlediğine bizi inandıran bir dünya... Gelişmiş denilen ülkelerin  vahşeti meşrulaştıracak, suçu görmezden getirecek mekanizmaları var ve bu mekanizmalar kan gölüne çeviriyorlar dünyayı... Yeni bir medeniyet tasavvur etmeye hakları yok mu Adem'in ve Havva'nın çocuklarının, maymunlara soy dayandıran tanrısızlara karşı?


Bakırköy Adliyesi fakirlerin ziyaretgâhı gibi, Çağlayana inat...öyle zavallı hikayeler, öyle iç acıtan duruşlar... aralarındaki sorunları çözemeyen merhametsizlerin bir başkasından dilendiği adalet/merhamet... araya giren bir sürü şey...


"Sistemlerin insan nüvesi geliştirilmedikçe, iyileşmeden söz edilemez. Ve hiçbir iyileşme kendi evriminin merdivenlerini basamak basamak tırmanmadan gerçekleşmez."


demişim, 10.11.2008 tarihli 'Sistem, Kırılmalar, Ayrışma, Yeniden Yapılanma ve Demokrasi' (26) başlıklı analizimde...


Remzi'nin adliyedeki işi uzun sürecekti...  Akşamüstü 5 gibi Suadiye'de görüşmesi vardı.. Oraya gidecektik... Arada kalan zamanda Bakırköy'e, 21 yıl öncesinde tanıdığım ve bir süre  içinde yaşadığım Ebuzziya Caddesi'ne gitmek istedim.



GB - Bakırköy, Özgürlük Meydanı, Ebuzziya Caddesi, Ermeni Kiliseleri/Aziz:


Adliye'den Özgürlük Meydanı'na dolmuşla gittim. Bakırköy aynı; 21 yıl önceki gibi... Bakırköylüler aynı şahsı seçip duruyorlar ideolojik olarak... Ama Bakırköy ölüyor, eriyor.

Özgürlük Meydanı tuhaf bir yer... özgürlük vaat eden ne gibi özelliği olduğunu hiç anlamadım ben...  Darvinistlere karşı konumlanmış bir fosil sergisi vardı meydanda... Adnan Oktar televizyonlardaydı; ancak beyazlarca Bakırköy'de hırpalanan aklını arayacak halde de değildi... ne kadar çok kir vardı İstanbul'da... Çocuklar ne kadar çok tehlikeyle karşı karşıya burada...



Piyangocu meşhur ablanın yanından Ebuzziya caddesi boyunca sahile doğru saldım kendimi... yeraltı çarşısının üstünden kaçıncı geçişim, bilmiyorum. Genç gözlerimle mi bakıyordum bu caddeye, yaşlanan gözlerimle mi? Hüzün vardı açıkça... geçmiş gitmiş bir zamandı öyle...


Surp Astuanzazh  ve Dadyan Ermeni Kiliseleri (27)  karşılıklı duruyorlar Ebuzziya Caddesi'nde... Ermenilerin meskun mahalli imiş tâ eskilerde Bakırköy...


Aziz, akrabamız Cumali'nin işletme müdürü... yıllar önce yöneticiliğini yaptığım mağazayı yönetiyor... Onun sevimli yüzünü gördüğümde, yine yüzünde güller açmıştı. Yarın buraya tekrar gelecektim... Kısa bir süre oturdum orada, sohbet ettik... güzel gömlekler vardı...


Aziz'in çayını içtikten sonra Remzi'yi aradım, işlerinin bitmek üzere olduğunu söyledi... geldiğim güzergâhtan aynı şekilde Bakırköy Adliyesi'ne döndüm. Tekrar arabaya bindik, sıcaktan girilemiyordu aracın içine... 21 yıl önce bu mevsimde elektrik sobası yaktığımızı hatırlıyorum gece... kaç yıldır neler oluyor sana İstanbul?



GC - Suadiye/ Şırnaklı Tablacı ve Meyve:


Suadiye'de Navigatör kullandı Remzi adresi bulmak için... Bir eli direksiyonda diğer eli telefonda... uzmanlaşmış; buldu. Ben Bağdat Caddesi'ne yollandım, o görüşmeye... "Az yürü, sağa dön, dosdoğru git, demiryolu köprüsünün altından geçeceksin, sonra sağa dön, orası Bağdat Caddesi... Markasını bile bilmediğin lüks araçlar cipler göreceksin!" dedi Remzi...

Demiryolu köprüsünün altından geçince, sağda tablada meyve satan bir esmer gördüm... Kirazlar, kayısılar kocaman, üzüm sapsarı... yaklaştım; selam verdim... her birinden birer avuç tarttırdım, poşete koydu, yanında su da vardı; yıkadı bir güzel... aldım elime... ikinci bir poşet istedim, çöp için...


Şırnaklıymış... Bütün Anadolu gençleri gibi İstanbul'da en alttan başlamış hayata... Suadiye'de tablacı oluyor demek ki... ilginç geldi. Belediye kovuyormuş...Zavallı kentliler, hamallık, pazarcılık, inşaat, sanayi, işçilik, atölyeler, tezgahtarlık esmerlerin ekmek kapısı.. esmerler olmadan siz beyazlar krallık yapabilir misiniz?



GD-  Bağdat Caddesi/ Beyaz Türkler:


Ben keyifle kayısıları, kirazları ve üzümü yemeye başladım... Elimde poşet yürüyorum. Bağdat Caddesi... yaptıkları hızla çocukların ölümüne neden olan zengin beyaz çocuklarının şov mekânı... Beyazların başkalarına hayat hakkı tanımadıkları yer...




Elimde meyve poşeti Bağdat Caddesi'nin fotoğraflarını çekiyorum... geçenler tuhaf tuhaf bana bakıyorlar... Tek tip giyinen kadınlar ve genç kızlar; askılı penye ve mini şort... Erkekler, çoğunlukla yaşlılar; baştan ayağa kalite, estetik ve pahalılık kokusu yayan kıyafetler.. Genç erkekler pek yok... lüks cipler de... cadde çok sakin... tatil zamanıdır muhtemelen dünyanın her yerinde uçmuş beyazların mekânı... Burada Türkiye yok...



GE- Çırılçıplak Hakikat, Sanat, Ali Murat Güven ve Faruk Tamer:/ Gri Gölgelerin Kaynağı:


Aslında beyazlarla bir sorunum yok; ama onların Anadolu insanını uşak olarak görmeleri canımı sıkıyor... Yazarken ,Yeni Şafak Gazetesi yazarı Ali Murat Güven'in  beyazların kinini yansıttığı yazısı(28) geliyor aklıma. Uzun bir alıntı yapacağım ve bu alıntıyı baştan sona okumanızı ısrarla teklif ediyorum:

" Sohbette hemen karşımda oturan kişi, feleğin çemberinden defalarca geçip artık o çemberi başkalarına kiraya vermeye başlamış, "her şeyin farkında" olan bir "ulusal"cıydı. Askerlere yakın duran ve ülkede işlerin yeniden eskisi gibi yoluna girmesi (!) için "postal"dan medet uman ulusalcı bir yazar büyüğümüz...(...) ... İktidar döneminin özellikle ikinci yarısından sonra Ak Parti'nin gerek devlet gerekse toplum bazında "derin bir düşünsel dönüşüm" gerçekleştirmek üzere attığı bütün adımların amacı ve anlamının idrâki içindeki bu beyefendi, "Ali Murat kardeşim" diyerek girdi söze, "Sizlere söylüyorum, hiç debelenmeyin... İdeolojik açıdan yakın durduğunuz parti de hiç debelenmesin, aynı şekilde sen de debelenme... Çünkü, sonunda kazanan taraf yine biz olacağız."..(...)... "İktidar planınız çok açık... Önce, dindar bir burjuvazi türetmek üzere yola çıktınız. Bu yolda, ilk aşamada taşrada, sonrasında da büyük kentlerde bilinçli bir şekilde varsıl aileler oluşturuldu. Çünkü, böylelikle, Türkiye'nin gerici ideolojilere düşman, çağdaşlığın öncüsü konumundaki geleneksel burjuvazisiyle ekonomik arenada kapışacak yeni bir sınıf yaratma sevdasındaydınız. Öte yandan, devlet mekanizmasına da dindar bir bürokrasinin egemen olabilmesi için 'okumuş adam' sayınızı çoğaltmaya giriştiniz. Çünkü, para, hem zengin hem de iyi eğitimli o kemikleşmiş burjuvaziye laf yetiştirmeniz, onlarla her alanda aşık atabilmeniz için tek başına yeterli gelmiyordu. Köylü zenginlerle kolkola girilerek katedilecek mesafe ta en başından bellidir. Başbakan da kendi doğup büyüdüğü câmiâdaki bu acziyetin, nitelikli insan profilindeki kalibre düşüklüğünün sonuna kadar farkında. O yüzden, cemaatin eğitimci kadrolarının da tam desteğini alarak, temel kimlik tanımı 'dindarlık' olan yepyeni bir toplumsal sınıf dizayn etmeye girişti. An itibarıyla, politika ve ekonomide kendinize koyduğunuz 5 ve 10 yıl vâdeli hedeflere belli ölçüde ulaştığınız söylenebilir. Özel sektördeki dönüşümün yanı sıra, devlet örgütü de beş vakit namaz kılan ve oruç tutan, aynı zamanda ABD, İngiltere, Almanya gibi ülkelerdeki kaliteli üniversitelerde okumuş her düzeyden bürokratla dolu artık... Aynı şekilde, yerel yönetimler de... Kabul etmek gerekir ki benim düşüncemin savunucuları sizin bu yayılımınız karşısında âciz kalmış, hattâ bazı bakımlardan acı bir yenilgiye uğramış durumda... Ancak, hiç gücenmeden, kırılmadan ve sinirlenmeden şunu da bir kenara yaz lütfen. Pozitivist ideolojinin, çağdaş düşüncenin sonuncu bir kalesi daha var ki onu size asla teslim etmeyeceğiz. Çünkü, bu kalenin stratejik değeri politikadan da yüksek, ekonomiden de..." (...)..

"Kültür ve sanat alanında kurulacak bir iktidardan söz ediyorum. Ki uzun yıllardır dikkatle takip ettiğim senin de hayattaki temel meselen bu değil mi? Yandaşlarının iş dünyası ve bürokraside gitgide artan varlıkları, sosyolojinin yasalarını bilen biri olarak seni aslında hiç kesmiyor. Bir ülkede gerçek hâkimiyetin kültür ve sanattan geçtiğinin farkındasın ki yazı dilindeki acelecilik ve öfke de yine buradan kaynaklanıyor. İslâmcılar 1960'lar ya da 1970'lerdeki gibi züğürt değiller... Tam aksine, sizinkilerde eşek yüküyle para pul var artık... Sokağa çıkıyorsun, arazi tipi pahalı araçlara binen türbanlıların sayısı çağdaş görünümlü kadınları üçe-beşe katlamış durumda... Fakat, bütün bu varsıllık içinden, ne taşrada, ne de büyük kentlerde İslâmî kesimden gerçek anlamda bir aydın refleksi, tutkulu sanat âşıkları çıkmaması seni öfkelendiriyor. Camiân ne sinemaya meraklı, ne tiyatroya, ne resme, ne müziğe, ne de başka bir güzel sanata... Bırak sanatı, milliyetçi-muhafazakâr kesimde satılan gazetelerin toplam satışları bir Hürriyet'in yanına bile yanaşamıyor. Tabiî, tirajdan kastım her kapıya tamamen beleşe üçer-beşer bırakılıp sonradan kesekâğıdına dönüşen naylon yayınlar değil; sahici bir okur iradesi ve sadâkatiyle bizzat bayiden satın alınıp takip edilen gazeteler... Bu anlamda, 50 binlik Cumhuriyet gazetesinin okurlarındaki o sağlamlık, sarsılmazlık, yekparelik, ideolojik bağlılık ve tutarlılık sizin hiçbir gazetenizin okurunda gözlenmiyor. Eh, bu kadar meraksız, heyecansız ve ilkesiz bir kitlenin parayı bulduğu ilk anda dağılacağının, ortada herhangi bir değerler sistemi kalmayacağının farkında olduğun için, doğaldır ki gidişât seni fena hâlde ürkütüyor. İnandığın düşünceleri topluma homojen bir biçimde yaymanın ve daha da önemlisi kalıcı olarak tutundurmanın tek yolunun kültür-sanat alanına hükmetmek olduğunu gördüğün için de kendi sektöründe bol bol iç ve dış düşman kazanarak, agresif bir 'kültürel cihad' yürütmeye çalışıyorsun. İşte, genç dindarlar için hararetli köşe yazıları yazmalar, kısa film yarışmaları düzenlemeler, sinema odaklı televizyon programlarıyla onları dürtükleyip aralarından yetenekli olanlara sahip çıkmaya çalışmalar falan... Ancak, para ve makâma bu kadar hazırlıksız yakalanmış, kültür ve sanatla tarihsel ilişkilerinde böylesine düşük profilli bir toplumsal çevreyi harekete geçirmeye uğraşırken, bir yandan da kendi trajedini yaşamaktasın. Çünkü, bu ta en başından kaybedilmiş bir mücadele... Sanat, dindarların hamurunda yok. Belki Endülüs ya da Selçuklu zamanlarında mimaride, gravürde falan belli ölçüde vardı; fakat en azından bir 400 yıldır artık hiç yok. Osmanlı'da da bu alanın egemen sınıfı değildiniz, şimdi de değilsiniz. Bu konuda köklü bir geleneğiniz oluşmadığından dolayı, sanatın sınırlarına ulaşamadan paranın sığ sularında kolayca boğulup gideceksiniz. Velhasıl dostum, senin adına üzgünüm. Fakat, şunu iyi bilmelisin ki sizlere bu kaleyi asla teslim etmeyeceğiz."

Bir belediye teşekkülü olan İstanbul Şehir Tiyatroları ile ilgili yönetsel düzenlemeye beyazların nasıl tepki verdiğini hatırlıyor musunuz? Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin repertuarı belirleme yetkisini ‘edebi kurul’a devretmesine sanatçılar isyan etmişti... (29 ) Kenan Işık' da Kadir Topbaş'ın sanat danışmanlığından istifa etmişti (30)... Kültür Bakanı'da Kenan Işık'ın gösterisine giderek teselli puanları dağıtmıştı... CHP konuya aşırı bir tepki göstermişti (31) Esmerler beyazların güç sahasına kalesine müdahale edemeyeceklerdi... Beyazlar her yerde protesto ediyorlardı. (32) Nitekim yeni  yönetim  cesaret edememiş ve repertuara dokunamamıştı...(33)

Ali Murat Güven'in iki yıl önce konuştuğu 'usta yazar' kaleyi kaptırmayacaklarını, insanları görsel ve işitsel implantlarla etkileme gücünden vazgeçmeyeceklerini söylememiş miydi? Roma Generalleri arenalarda neyi koruyorlardı ki? Zihinlerde kurdukları korku odalarını değil mi?

Faruk Tamer, 'Zihinlere Çakılan Görsel ve İşitsel İmplantlar' (34) başlıklı çalışmasında:




"Krallar, Firavunlar, İmparatorlar, Tiranlar, Padişahlar, Şahlar beş doğal insanî implant kapılarını kullanarak sistemlerine köleler yetiştirebildiler; böylece savaşlar ve şiddet insanlarca görüldü, duyuldu, koklandı, dokunuldu ve tadıldı. Her bir implant kanla  ve şiddetle ilgili verilerle zihne aldı hatırlanacakları ve her bir hatırlama her insana ait direnci kırdı; insanlar sadece bu sebeplerle köleleştirilebildiler ve birbirlerini köleleştirerek yaşamasını öğrendiler. Fakat her seferinde direnci kırılmayıp tepeden  gelen dirençleri kırmayı hedefleyenler hep oldular; tarih bu yüzden her bir hükümdarın sıfatını değiştirebildi. İmplantlar onur ve ahlâk verilerini zihinlere aldıklarında, hatırlanma ânlarına dek, kime neyi hatırlatacaklarına karar vermiyorlardı çünkü... Kararı veren iradeydi ve irade implantların kontrolünü ele geçirmeye başladığında, insan, hep onur ve ahlâk hatırladı; hem de tiranların istemediği formlarda. Dokunmanın, koklamanın ve tatmanın en aza indiği ya da imkansızlaştığı  modern çağlarda doğal implantlar da yapısal dönüşümlere uğradılar. Kitaplar, heykeller, resimler ve  müzik serpildi, dokunanların, koklayanların ve tadanların zihinlerine; dokunmak azaldı, koklamak azaldı ve tatmak gerçeküstü aleme/ sanrılar alemine ait bir seçkin implant oldu. Hâz beş duyudan soyutlandı ve göze ve kulağa yoğunlaştırıldı. İnsanlar gözlerini ve kulaklarını kullanarak, veri alımını sadece bu iki doğal implanta sıkıştırdılar. Modern çağların tiranları bunu böyle istediler; bunun ancak böyle mümkün olacağının bilinmesini istediler ve bu ancak böyle mümkün olabildi. Bunlar artık doğallıklarını yitirmiş birer yapay/sunî implanttı. Yazıdan, resimden ve müzikten hükümdarlar/tanrılar türedi. Modern çağlarda onların her birini -kitapları, resimleri ve notaları- birer kutsal kaseye dönüştürenler yenildiler; yeni hükümdârlar/tanrılar gözü ve kulağı kullanan bir tek köleleştirme endüstrisi kurdular; yani sinema yaptılar."

Sanat'ın neden kale olduğu açıktı. Beyazlara ek olarak Beyaz Müslümanlar da  basın(m)-yayın(m) sektöründe beyazların kültü tasavvufla egemenlik alanlarını kontrol ediyorlar ve aykırı hiçbir sese izin vermiyorlardı. Sonsuz Ark'ın Gri İstanbul Gölgeleri'ni gören gözleri ile yeni bir medeniyet tasavvuruna neden İstanbul'dan başlanamayacağını tesbit eden bu gezisi, elbette İstanbul'un  her yaştan samimi gençleri için de tarihî bir not olarak kayda geçirilecekti... Câri İstanbul Medeniyet Çıkmazı idi... Sessiz ihanet her yeri sarmıştı


GF - Minik Mihrimah Sultan Cami/ Derin Yalnızlık:


İkindi vakitleri güzel vakitler, üzümüm, kayısılarım ve kirazlarım elimde cami arıyorum Bağdat Caddesi'nde... Çok sonra ileride küçük bir cami gördüm; Mihrimah Sultan Camii... caminin caddeye bakan cephesi o kadar dar ki, sanki zorla sıkıştırılmış bu caddeye... Fotoğraf çekmek için şekilden şekile girdim, kadraj istediğim gibi olamadı bir türlü...Maalesef cami için internetten yaptığım taramada -Edirnekapı ve Üsküdar Mihrimah Sultan camileri var-  bilgi bulamadım...



Mihrimah Sultan Camii'nde cenaze namazı kılınması yasakmış, trafiği tıkıyormuş. Göztepe Parkı'na yapılacak başka bir cami yine tıkarmış trafiği... Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, 2005'te İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin aldığı Göztepe Parkı'na cami yapılmasına olanak sağlayan plan değişikliğine ilişkin kararın iptali ve yürütmesinin durdurulması amacıyla kişisel olarak İstanbul İdare Mahkemesi'ne başvurmuş. (35) Camii ağır geliyor Bağdat Caddesi'ne... Cami derin bir yalnızlık demekti Bağdat Caddesi'nde...

Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk Almanya’nın haftalık gazetelerinden Die Zeit’e bazı açıklamalar yapmış.. Pamuk, romanlarını anlattığı röportajda gelen bir soru üzerine “Burjuvazi beni sinirlendiriyor. Kibirleri, dar görüşlü bir şekilde bencillikleri ve kendi ülkesinin insanlarından nefret etmeleri beni öfkelendiriyor. Olağan dışı Türk üst sınıf, askeri darbelerden ve de Kürtlere karşı yapılan kötü muameleden dolayı rahatsız olmuyor. Çoğunluğu oluşturan başörtülü kadınlara yukarıdan bakıyor. Bu da bana eskiden Güney Afrika ’da beyazların siyahlara olan davranışını hatırlatıyor” ifadelerini kullanmış 
(36). Bir beyazın itirafnâmesi mi bu bilmem, ama durum bu... iftirâmız yok kimseye...



GG-  Üsküdar'a Dönüş/ Remzilerde Son Gece:

Bir süre sonra Remzi aradı "Neredesin?" diye...işi bitmiş... Cami'nin karşısında bekledim ve geldi arabayla aldı beni...  "Cadde'de kimse yok yahu!" dedi Remzi," Tatildeler herhalde... normalde buralar cip dolardı!"

Remzilerde kalacağım son geceydi... Ertesi gün çantamı alıp Bakırköy'e yollanacaktım...


<<Önceki                    Sonraki>>



Seçkin Deniz, 16.08.2012, Sonsuz Ark, İstanbul Gezi Notları
Seçkin Deniz Yazıları






Takip et: @Seckin_Deniz


SA20/SD2: Gri İstanbul Gölgeleri / Medeniyet Çıkmazı Câri İstanbul 1
SA21/SD3: Gri İstanbul Gölgeleri / Medeniyet Çıkmazı Câri İstanbul 2
SA22/SD4: Gri İstanbul Gölgeleri / Medeniyet Çıkmazı Câri İstanbul 3
SA25/SD6: Gri İstanbul Gölgeleri / Medeniyet Çıkmazı Câri İstanbul 4
SA27/SD7: Gri İstanbul Gölgeleri / Medeniyet Çıkmazı Câri İstanbul 5
SA30/SD8: Gri İstanbul Gölgeleri / Medeniyet Çıkmazı Câri İstanbul 6
SA35/SD9: Gri İstanbul Gölgeleri / Medeniyet Çıkmazı Câri İstanbul 7
SA40/SD10: Gri İstanbul Gölgeleri / Medeniyet Çıkmazı Câri İstanbul 8
SA41/SD11: Gri İstanbul Gölgeleri / Medeniyet Çıkmazı Câri İstanbul 9 (Son)



26- http://seckindeniz.blogspot.com/2011/09/76-analiz-sistem-krlmalar-ayrsma.html

27- http://tr.wikipedia.org/wiki/Dadyan_Ailesi
28-  http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=33478&y=AliMuratGuven
29- http://istanbuldasanat.org/istanbul-sehir-tiyatrolari-yonetmeligini-degistirme-kararina-tepkiler-suruyor
 30- http://www.youtube.com/watch?v=1O3jxrjIzlU
31- http://www.gazeteturk.info/kultur-sanat/tiyatro/istanbul-sehir-tiyatrolari-yonetmeligine-tepki-buyuyor-konu-meclise-tasindi-h2849.html
32- http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/haber/20408536.asp
33- http://haber5.com/kultursanat/sehir-tiyatrolarinda-ustad-yine-yok
34- http://sonsuzark.blogspot.com/2012/06/sa8ft1-zihinlere-caklan-gorsel-ve.html
35- http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=3441614
36-http://www.farklihaber8.com/haber/kultur-sanat/orhan-pamukun-aciklamasina-destek/22817.aspx?

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı