9 Nisan 2018 Pazartesi

SA5925/KY57-AHCZD98: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 61: A'raf (55-64)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. ”


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


A’RAF SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (55-64. Ayetler)[1]


اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةًۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَۚ


“ Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.” (A’râf Suresi,7/55.)


“En güzel isimler Allah'ındır. O'na o isimlerle dua edin. O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.” (A’râf Suresi,7/ 180.)


وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفاً وَطَمَعاًۜ اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ

“Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a korkuyla ve ümitle dua edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.” (A’râf Suresi,7/56.)


Bakara Suresi 11.ayette de fesat ve bozguncuların gerçek kimliği tanımlanmıştır: “Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler.”[2]


En büyük bozgunculuk din kisvesine bürünerek millete-ümmete kötülük ve hainlik yapmaktır. En büyük bozgunculuk dinin muazzez değerlerini istismar ederek insanları aldatmaktır. Nitekim Muhammed Mustafa (sav): “Bizi aldatan bizden değildir” buyurmuştur.(Müslim, İman, 164.)


Yukarıda bir tek âyette (54.ayet) Kur’an’ın ulûhiyyet öğretisi veciz bir şekilde verildikten sonra bu iki âyette, tam yeri gelmişken, insanlara çok önemli iki hatırlatma yapılıyor: a) 55. âyette insanlardan, rablerine yakarır bir tarzda, gizli gizli veya alçak sesle dua etmeleri istenmekte; Allah’ın, aşırı gidip buyruğundan çıkanları, bu cümleden olmak üzere duada yakarış ve gizlilik sınırını aşanları sevmediği bildirilmekte; bu suretle, hadiste “ibadetin özü” diye nitelenen (Tirmizî, “Du‘â”, 1) dua münasebetiyle insanın rabbi ile ilişkisine bir disiplin getirilmektedir. Nitekim bazı müfessirler buradaki “Dua ediniz” buyruğunu “İbadet ediniz” şeklinde açıklamışlardır (Râzî, XIV, 128; dua hakkında bilgi için bk. Bakara 2/186). b) 56. âyette ise, Allah arzı yani dünyayı veya ülkeyi ıslah etmiş, düzene koymuşken, insanların orada fesat çıkarıp düzeni bozmaları yasaklanmakta; böylece insanın tabii ve beşerî çevresiyle ilişkisi düzenlenmektedir. Râzî âyetin bu bölümünü özetle şöyle açıklar: Dünyadaki hiçbir düzenli şeyi bozmayın. Öldürme, yaralama, gasp ve hırsızlık gibi insana verilen zararlar; inkâr ve bid‘atlarla dine verilen zararlar; zina, livata, zina iftirası gibi insan onuruna, namusuna ve aileye verilen zararlar; sarhoş edici şeylerle akla verilen zararlar bu yasağın kapsamına girer. Çünkü dünya hayatında insanlara ait beş temel hak ve menfaat konusu vardır: Can, mal, nesep, din ve akıl. “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!” buyruğu bütün bu hak ve menfaatlerle bunların kapsamına giren diğer şeylerin korunmasını öngörür. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/538-539.)


“Muhakkak ki iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır” buyurulmuştur. Buradaki “iyilik edenler” (muhsinîn) kelimesi hem Allah’a kulluk ve dua ödevini hem de her türlü bozgunculuktan uzak durma, dünyanın düzenini yaşatma, kısaca iyi kul ve iyi insan, iyi komşu, iyi ana-baba, iyi vatandaş... olma yükümlülüklerini yerine getirenleri kapsar. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/538-539.)


-------


وَهُوَ الَّذ۪ي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَقَلَّتْ سَحَاباً ثِقَالاً سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَنْزَلْنَا بِهِ الْمَٓاءَ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۜ كَذٰلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتٰى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ


“Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O’dur. Nihayet o rüzgârlar ağır bir bulut yüklenince onu ölü bir memlekete sevkederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Herhalde bundan ibret alırsınız.” (A’râf Suresi,7/57.)


İslâm düşüncesi, evrende olan herhangi bir olayda tesadüf ve rasgeleliği yok saymaktadır. Onun ortaya çıkışından ve oluşmasından, onda oluşan her bir harekete, değişmeye ve dönüşmeye varana değin... Yaratılışın Allah'ın istek ve takdiri ile olduğunu kabul etmekte; ayrıca sağlam tabiat kanunları ile yürürlükte olan ilâhi sünneti de tesbit etmektedir.


Tabiattaki sürekli canlanma ve yenilenme bir yandan onu canlandıran Allah’ın varlığına ve hükümranlığına, bir yandan da öldükten sonra yeniden dirilmenin mümkün olduğuna delâlet etmektedir. 


Âyetin sonunda bütün bu bilgilerin, insanlar ibret alsınlar, düşünüp kendilerine gelsinler diye verildiğine işaret buyurulmuştur. Çünkü Kur’an bir tabiat bilgisi veya astronomi kitabı değildir; onun temel gayesi insana rehber olmak; onu, akıl ve bilgi dünyasını sağlıklı temeller üzerine kurmaya, böylece itikadî ve amelî hayatını her türlü sapmalardan korumaya yönlendirmektir. Bu bakımdan Kur’an’da verilen çeşitli konulara dair bilgilerin, düzenlemelerin, uyarıların asıl hedefi, insanlığın, Allah tarafından kendisine lâyık görülen seçkin konumuna ulaşacağı biçimde eğitilmesi ve geliştirilmesidir. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/539.)


Ayete göre Mü’minler olarak hem kendimizi hem de çevremizdeki insanları Allah’ın âyetleriyle diriltmek zorundayız. Allah’ın âyetlerini hem kendimize hem de çevremize duyurmak zorundayız. Karşınızdaki adam ne kadar da katı kalpli, ne kadar da muannit birisi olursa olsun yağmur âyetiyle ölü ve kupkuru bir araziyi dirilten Allah’ın Kur’an ayetleriyle de ölü kalpleri dirilteceğine inanmak zorundayız.


------


وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۚ وَالَّذ۪ي خَبُثَ لَا يَخْرُجُ اِلَّا نَكِداًۜ كَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ۟


“Güzel memleketin bitkisi rabbinin izniyle (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız üründen başka bir şey çıkmaz. İşte biz şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (A’râf Suresi,7/58.)




Vahiyle hayatını düzenleyip sâlih ameller işlemeye koyulan Mü’min ile çorak ve nasipsiz kâfirler…


Akıllı, kavrayışlı ve erdemli bir insan verimli toprak gibi; ahmak ve erdemsiz insan da verimsiz toprak gibidir. Müminin kalbi faydalı ürünler veren bereketli araziye, kâfirin yahut münafığın kalbi zararlı bitkiler çıkaran değersiz araziye benzer. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/539-540.)


Amellerini köklü bir imana dayandırmayan, basit ve köksüz menfaatler ve gösterişler için yapan kişilerin amelleri ayette anlatıldığı gibi yok olup gidecektir.


Her yönüyle âyetlerimizi evirip çevirip size açıklıyoruz ki ibret alasınız, âyetlerimiz üzerinde düşünesiniz, ve size bu âyetleri göndererek Rabbinizin istediği kulluğu gerçekleştiresiniz diye. Şükür buydu zaten. Şükür hayatı onu veren adına yaşamaktır. Şükür Allah’a Allah’ın istediği biçimde kul olmak, Allah’ın verdiklerini onun yolunda ve onun istediği biçimde kullanmaktır.


KURAN’I KERİM’E GÖRE KAFİRLERİN DİĞER ÖZELLİKLERİ


 1- İman Etmezler


2- Hz Peygamberin Peygamberliğini İnkâr Ederler


3- Kafirlerin Dostları-Otoriteleri Şeytanlar ve Tağutlardır


4- Kafirler Allah’ın Nurunu Söndürmek İsterler


5- Kafirler Kur’an’ı İnkar Ederler


6- Kafirler, Peygamberden İnanmayacakları Mücizeler İsterler


7- Kâfirler Allah’ın Ayetlerini İnkar Ederler


8- Kâfirler Ahireti İnkar Ederler


9- Kâfirler Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkar Ederler


10- Kâfirler Fakirleri-Güçsüzleri Küçük Görürler


11-Kâfirlerin Kalpleri Birbirine Benzer


12- Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar


13- Kâfirler Birbirlerinin Yardımcılarıdır


14- Kâfirler Nankördürler


15- Kâfirler İnfak Etmezler


16- Kur’an Ayetleri Kafirlerin Küfrünü Artırır


17- Kâfirler Dünyalıkla Övünürler


18- Kâfirler Dünya Hayatını Ahirete Üstün Tutarlar


19- Kâfirler Zanla Hareket Ederler


20- Kâfirler Yaratıkların En Kötüleridir


21- Kâfirler Batılın Mücadelesini Yaparlar


22- Kâfirler Hayatın Dış Yüzüne Bakarlar


23- Kâfirlerin Yaptıkları İyi İşler Boşa Gider


24- Kâfirler Allah’ın Nimetinden Sadece Dünyada Yararlanırlar


25- Kâfirler Ahirette “Keşke Müslüman Olsaydık” Diye Hayıflanırlar


26- Kâfirlere Allah ve Melekler Lanet Ederler


27- Kâfirler Allah’a Zarar Veremezler


28- Allah Kâfirlere Mühlet Vermiştir


29- Kâfirlerin Ne Malları Ne de Evlatları Kendilerine Fayda Vermez


30- Allah Kâfirlere Hidayet Etmez


31- Kâfirler Azabı Gördükleri Zaman Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyeceklerdir


32- Kâfirler Kurtuluşa Eremezler


33- Kâfirler Müminleri Saptırmak İsterler


34- Kâfirler Müminlerle Alay Ederler


35- Allah yolundan saptırırlar.


36- Allah yolunun eğriliğini isterler.


37- Cehennem ateşindeki halleri yönünden kâfirlere “yazıklar olsun!” denilmektedir.


38- Onlar Rahman’a isyan etmiş ve şeytan ile şeytanın yanında olanlara itaat etmişler ve onlara kulluk yapmışlardır. Bu da bir zulümdür. Yani kulluğu, yapılması gerekene yapmamaktır.


39- Tevhidi hiçe sayarak, ulûhiyeti ve risaleti mecrasından çıkararak sapmış ve hiziplere ayrılarak fırka fırka olmuş grupların bu hali içler acısı bir durumdadır.


------


لَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ


Andolsun ki Nûh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka ilâhınız (tanrınız) yoktur. Doğrusu ben, üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum." (A’râf Suresi,7/59.)


Ey kavmim Allah’a kulluk edin, Allah’a kulluk yapın sizin O’ndan başka İlahınız yoktur. Allah’ı dinleyin, Allah’ın dediklerini yapın, Allah’ın istediği hayatı yaşayın çünkü sizin O’ndan başka sözünü dinleyeceğiniz, rızasını kazanacağınız varlık yoktur.


Tevhid'in zedelenmesi, tevhid inancının bir şekilde yara alması, şirke bulaştırılması sonucu ortaya çıkan sosyal kirlenmenin her çeşidini temizlemek için hangi peygamber olursa olsun, hep aynı noktadan, aynı çağrı ile işe başlamıştır; Tevhid telkini... Allah'ın birliği inancının kabul edilmesi için uğraşmakta bütün peygamberler ortaktır.


Ehl-i arz'ı ehl-i arş'a bağlayan tevhid inancı ve çizgisi, nedense insanlar tarafından hep yanlış ve hoyrat yorumlarla bir takım putlar, kavramlar ve sistemler adına saptırılagelmiştir. Bu sebeple de insanlık tarihi, “tevhid - şirk, iman – küfür” mücadelesi tarihi olmuştur.[3]


Tüm peygamberler insanlığı “La ilahe illallah” temel esasına çağırmışlardır. Allah’tan başka sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak hayata hâkim olan İlah yoktur. Allah’tan başka kendisine kulluk yapılacak, hayat programı program kabul edecek varlık yoktur esasına çağırmışlardır. Zaten tarih boyunca en büyük problem işte burada çıkmıştır. Tarih boyunca en büyük problem sadece Allah’a kulluk etmek sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hâkim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır.


Değilse Allah’a da ibadet konusunda hiç problem çıkmamıştır. Yâni İlahlardan bir İlah olarak Allah’a da kulluğu herkes kabul etmiştir. Öteki İlahlar yanında Allah’a da kulluğa kimse ses çıkarmamıştır. Yâni göklerin ve yerin göklerdekiler ve yerdekilerin yaratıcısı olarak, dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öldüren, yaratan, yaşatan bir İlah olarak herkes onu kabul etmiştir. Ama inandığınız bu Allah kendisinden başka ilah olmayandır, ama bu Allah hayata karışan ve kendisinden başka hayata karışıcı olmayandır, ama bu Allah insanların kulluk programlarını belirleyendir ve kendisinden başka kanun koyucu olmayandır, ama bu Allah boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir.


Yâni bu Allah kendisinden başka Rab, Melik, İlah olmayandır dendiği zaman işte kavga burada başlamıştır. Göklerin ve yerin yaratıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri bu Allah’ı insanlar hayatlarına karışıcı olarak reddetmeye çalışmışlardır. İlah olarak Allah’ı kabul edelim ama tek ilah olarak asla kabul etmeyiz diyorlar. İlahlardan birisi olarak onu da dinleyelim, ilahlardan birisi olarak ona da kulluk yapalım ama tek ilah olarak sadece ona kulluğa hayır diyorlar. Çünkü bizim hayatımıza karışacak başka ilahlarımız da var. Hayatımızda sözünü dinleyeceğimiz başka Rablerimiz de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız da var.


Tamam bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim ama öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız diyorlar. Aslında bu iddiaların altında Allah’tan Allah’a kulluktan kurtulup kendi keyiflerince bildikleri gibi bir hayat yaşama arzuları yatmaktadır. Yani bunlar Allah’a kulluktan kurtulup kendi kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak istiyorlar. [4]


Tamam İlahlardan bir İlah olarak Allah’ı da dinleyelim, meselâ hayatımızın ibadet bölümünde tamam Allah’ı dinleyelim ama öteki bölümlerinde biraz nefes alabilmek için Allah’tan başkalarını da dinleyelim diyorlar. Halbuki bu şirktir. Hayatı parçalamak ve hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama öteki bölümlerinde başkalarını dinlemek şirktir. Halbuki tevhid kişinin hayatının tümünde Allah’a teslim olmasıdır.[5]


Allah'ın dini, insanın pratik hayatında yüce Allah'ın Rabbliğini kabul etme esasında, O'nun şeriatına ve emrine uyma ilkesinde somutlaştığı oranda, ibadet amaçlı davranışların Allah'a yöneltilmesinde de somutlaşır. Bunların her üçü de birbirinden ayrılmaz, parçalanma kabul etmez bir bütündür. Yoksa, söz konusu olan şirktir ki, bu da Allah ile birlikte bir başkasına kulluk etmek, ya da O'nu tamamen bir yana bırakarak başka bir varlığa tapınmaktır.


Muhammed Mustafa (sav)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:  "Ben ve benden önceki peygamberlerin en önemli ikrar ve çağrısı, "bir olan, eşi-ortağı bulunmayan Allah'tan başka tanrı yoktur" sözüdür." (Muvatta Kur'an 32, Hacc 246; Tirmizî Deavât 122.)[6]


Bu âyetle Hz. Muhammed’in davetine muhatap olan kişilerin ve toplumların eski yanlışları tekrar etmemeleri istenmiş; aksi halde Allah’ın, inkârcılık ve kötülüklerde direnen eski inkârcı topluluklara verdiği cezaların, belâ ve musibetlerin benzerlerini İslâm’a karşı direnip düşmanlık gösterenlere de er geç dünyada veya âhirette vereceği uyarısında bulunulmuştur. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/541-542.)


Enes b. Mâlik radıyallahu anh’ın (v. 93) karşılaştığı bir grup Müslümanı “Lâ ilahe illellah” sözünüz dışında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında görmeye alıştığım hiçbir özelliği sizde göremiyorum.” diye uyardığı gibi ise, yani tevhid inancı amel/eylem olarak ortaya konulamıyorsa, tevhid ikrarında aranan “ muhlisan min kalbih” gönülden, içtenlikle, aşk ile” vasfı kaybolmuş demektir.[7]  Tevhid’i korumak zorundayız ve tevhid'in zedelenmesine fırsat veremeyiz. Müslüman olarak tanınmaz hale gelemeyiz.


-------


قَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِه۪ٓ اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ


Kavminden ileri gelenler, "Biz seni gerçekten apaçık bir sapkınlık içinde görüyoruz!" dediler.  (A’râf Suresi,7/60.)


Kur’an’da eski kavimlerden söz edilirken bunların, daha çok zenginler ve soylulardan oluşan reis ve eşraf kesimini ifade etmek üzere sık sık mele’ kelimesi kullanılır. Nûh kavminin ileri gelenleri de onu yukarıdaki dört konuda (risâlet, ibadet, tevhid, âhiret) yanlışa sapmakla suçladılar. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/542.)


Bu alçak tipi iyi tanıyoruz…


Bunların –mele-  her devirde belirgin sıfatları İslâm’ın yok edilişi adına bir araya gelmek ve var güçleriyle topumda İslâm’la mücâdele etmektir. İslâm adına ülkede gelişen her türlü harekete Firavunların, siyasal iktidarın dikkatini çekmektir bu Melenin görevi. Ülkenin neresinde İslâmî bir hareket, nerede İslâmî bir kıpırdanış meydana gelmişse bu Mele grubu hemen oraya damlar ve aman dikkat! Burada İslâmî bir uyanış var, onun başını ezin diyerek siyasal iktidarın dikkatini çekerler.


Cahiliye aynı cahiliyedir... Sadece şekil ve dönemler değişmiştir!


Yâni şirk sistemlerinde o sistemin kaymağıyla beslenen, o sistemin tüm nimetlerinden istifade eden ve o sistemin devamını sağlamak amacıyla o sisteme yönelik tüm hareketleri yerinde tespit edip gammazlamak üzere kurulan bir müessesenin elemanlarıdır bunlar. Bunların hortumları sistemin yaşamasıyla doğru orantılı olduğu için herkesten çok o sistemin devamına say ederler.


Ve bakıyoruz, tarih boyunca peygamberlere ilk karşı gelenler de bunlardır. Allah tarafından elçileri vasıtasıyla toplumlara sunulan İlahi mesaja ilk karşı çıkanlar bunlar olmuştur. Bunlar aslında kendileri zâlim oldukları halde, ümmetin paralarını haksız yere yiyerek, toplumun kanını emerek sapıklık içinde oldukları halde Allah’ın elçilerini sapıklıkla itham ediyorlar.[8]


------


قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ ب۪ي ضَلَالَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ


“Nûh şöyle cevap verdi: "Ey kavmim! Bende hiçbir sapkınlık yoktur; şu var ki ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.” (A’râf Suresi,7/61.)


Diyor ki ey kavmim, bende herhangi bir sapıklık yoktur. Zira bu görev benden değildir. Ben Âlemlerin Rabbinin elçisiyim. İşte peygamberin değişmez özelliği. Ben Allah’ın elçisiyim ve bu iş Allahtandır. Öyleyse biz de öyle diyeceğiz. Bu söylediklerimiz bizden değil Allah’tandır diyeceğiz. Tabii o zaman kendi fikirlerimizi değil de Allah’ın âyetlerini götüreceğiz insanlara ve sonunda da bunu rahatlıkla söyleyebileceğiz. Ben size Rabbimizin âyetlerini, Rabbimizin emirlerini bildiriyor ve size nasihat ediyorum.[9] 


اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنْصَحُ لَكُمْ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ


“Size rabbimin vahyetiklerini duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah’tan (gelen vahiy ile) biliyorum.” (A’râf Suresi,7/62.)


اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُوا وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ


“Günahtan sakınıp da rahmete nâil olasınız diye, içinizden sizleri uyaracak bir adam vasıtasıyla rabbinizden size bir zikir (vahiy) gelmesine şaşırdınız mı?" (A’râf Suresi,7/63.)


Yâni böyle bir “zikrayı”, böyle bir hayat programını Rabbiniz göndermeyecek de kim gönderecekti? Sizin hayat programınızı sizi yaratan ve sizin sahibiniz olan Allah belirlemeyecekti de kim belirleyecekti? Yâni bunda şaşılacak ne var? Bundan daha normal ne var ki?[10]


Burada, Hz. Nuh (a.s.) ile kavmi arasında geçmiş olan hadise, Hz. Muhammed'le (s.a) halkı arasında tam bir benzerinin meydana gelmesinden dolayı rivayet edilmiş, anlatılmıştır. O'nun daveti, Hz. Nuh'unki ile, çağrısına verilen cevap da, ileri gelen sapıkların Hz. Nuh'a verdikleri cevapla hemen hemen aynı idi. Kureyş ileri gelenlerinin, Hz. Muhammed'in (s.a) davetine karşı sebep oldukları şüpheler, yüce peygamberden binlerce yıl önce kavminin ileri gelenleri tarafından Hz. Nuh'un (a.s) çağrısına karşı yapılmış olanların aynısıydı ve karşılıkları da Hz. Nuh tarafından verilmiş cevapların aynısıydı. Dahası, Rasûllerin hayatlarında, kavimlerinin, davetlerine karşı takınmış oldukları tavır da Mekke ileri gelenlerinin göstermekte oldukları tutum ile aynı idi. Bundan dolayı, Kur'an ilgili hitaplarında her devirde peygamberlerin getirdiği davetin ve sonunda o davete karşı gelip inkâr eden kimselerin, şu ana kadar aynı olduğunu ve bundan sonra da aynı olacağı gerçeğini vurgulamaktadır. (Tefhîm, II/49.)


“Bir peygamber için en zor iş, peygamberliğini kabul ettirmektir. Nitekim birçok âyette tenkitlerin sıklıkla peygamberlik kurumuna yöneltildiği ve peygamberlerin yalancılıkla suçlandığı bildirilmiş; onların gerçek peygamber olduğuna ilişkin aklî ve mûcizevî delillerden söz edilmiş; buna rağmen yalanlamakta direnenler eleştirilerek felâketlere uğradıkları, âhirette de azaba çarptırılacakları haber verilmiştir. Hz. Nûh da kendisini yalan söylemek ve doğru yoldan sapmakla suçlayanlara karşı, derin bir samimiyetle kendisinin asla bir yalancı ve yoldan sapmış olmadığını, bir resul sıfatıyla onlara Allah’ın buyruk ve yasaklarını duyurduğunu, öğütler verdiğini, bilgisinin Allah’tan geldiğini ifade etmiştir. 


 Nûh’un 63. âyetteki sözüyle dört şeye işaret edilmektedir: a) Öncelikle ona Allah’tan vahiy gelmiştir; şu halde o bir peygamberdir ve “içlerinden biri”dir, yani yakından tanıdıkları ve dürüst bildikleri bir insandır. b) Amacı insanları uyarmaktır. c) Uyarının gayesi takvâdır, ilâhî buyruklara uyup yasaklardan sakınmaktır. d) Takvânın götüreceği sonuç ise Allah’ın rahmetine mazhar olmaktır. Âyette böylesine yüksek amaçlar taşıyan bir peygamberin tebliğini “şaşkınlık”la karşılamanın anlamsızlığı vurgulanmaktadır.” (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/542-543.)


-------


فَكَذَّبُوهُ فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً عَم۪ينَ۟


“Onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık; âyetlerimizi asılsız sayanları da suda boğduk! Çünkü onlar kör bir kavim idiler.” (A’râf Suresi,7/64.)


Bunların hidayete, saf niyetli öğütlere uyarılara karşı körlüklerini görmüştük... Bu körlükleri nedeniyle yalanladılar... Bu körlükleri nedeniyle ayette anlatılan akıbete uğradılar...


Hz. Nûh’un risâlet görevini eksiksiz yerine getirmesine ve içten çabalarına rağmen, kavminin büyük çoğunluğu onu yalancılıkla suçlamakta direndiler ve bunun dünyadaki cezasını büyük tufanda helâk edilerek gördüler. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/543.)


Hz. Nûh’un uzun süre sabır, metanet, şefkat ve merhametle kavmini dine davet etmesine rağmen çok az bir grubun dışında kimse iman etmedi. Kavmi onunla alay etmekle yetinmedi, cinnet getirmiş olduğunu ilân etti, bu da sonuç vermeyince isyan edip onu taşa tutarak öldürmekle tehdit etti (bk. Mü’minûn 23/25; Şuarâ 26/116). Çaresiz kalan Hz. Nûh, inkârcıların yok edilmesini Allah’tan niyaz etti (krş. Mü’minûn 23/26; Şuarâ 26/117-118; Nûh 71/26-27; Kamer 54/10). Yüce Allah, onun duasını kabul edip inkârcıların tamamını yok edeceğini peygamberine bildirdi (bk. Enbiyâ 21/76; Sâffât 37/75). (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, III/171.)


“Nûh’a vahyolundu ki: "Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak. Sakın onların yaptıklarına üzülme! Bizim gözetimimiz altında ve öğrettiğimiz şekilde gemiyi yap, haktan sapanlar için bana başvuruda bulunma! Onlar boğulacaklar!" Nûh gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: "Bizimle alay ediyorsanız edin bakalım! Ama bilin ki sizin alay ettiğiniz gibi (günü gelecek) biz de sizinle öyle alay edeceğiz! Rezil edecek bir cezaya kimin çarptırılacağını, sürekli azabın kimin başına geleceğini yakında göreceksiniz!" Nihayet emrimiz geldi ve sular coşup yükseldi. Nûh’a dedik ki: "Her türden (hayvan) birer çift ile -daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye bindir!" Zaten onunla birlikte pek azı iman etmişti. Nûh, "Haydi gemiye binin! Yüzerken de dururken de Allah’ın adını anın. Şüphesiz ki rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir" dedi. Derken gemi onları, dağlar gibi dalgalar arasında götürmeye başladı. Nûh, uzak duran oğluna, "Haydi yavrum gel, sen de bizimle birlikte gemiye bin, kâfirlerle beraber olma!" diye seslendi. Oğlu, "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım" diye cevap verdi. Nûh dedi ki: "Bugün Allah’ın hükmünden ancak O’nun esirgedikleri kurtulacaktır" derken aralarına dalga giriverdi, böylece o da boğulanlardan oldu. (Sonra) "Ey toprak suyunu yut! Ey gök sen de tut! " denildi. Su çekildi; hüküm yerini buldu; gemi Cûdî’nin üzerine oturdu; "Zalimlerin topunun canı cehenneme!" denildi. Nûh rabbine şöyle seslendi: "Ey rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vaadin elbette haktır. Sen hâkimlerin en âdilisin" dedi. Allah buyurdu ki: "Ey Nûh! O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı iyi olmayan bir iştir. Sakın hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi benden isteme! Ben cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum." Nûh dedi ki: "Ey rabbim! Ben, senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!" Denildi ki: "Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan gruplar üzerine bizden selâm ve bereketlerle gemiden in! İleride, bir süre faydalandıracağımız, sonra tarafımızdan can yakıcı bir azapla cezalandırılacak topluluklar da olacaktır. (Ey peygamber!) İşte bu anlatılanlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin! Sabret, çünkü iyi son günahtan sakınanlarındır.” (Hûd 11/36-49).




    <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 09.04.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları



[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.

[2] وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ
[3] Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Asıl Mesele, http://www.siyerinebi.com/tr/asil-mesele
[4] Ali Küçük, Besâiru’l-Kur’an. http://besairulkuran.blogspot.com.tr/2012/05/araf-suresi-1-110-ayetler.html
[5] Ali Küçük, Besâiru’l-Kur’an. http://besairulkuran.blogspot.com.tr/2012/05/araf-suresi-1-110-ayetler.html
[6] عَنْ طَلْحَةَ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ كَرِيزٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ : وَأَفْضَلُ مَا قُلْتُ أَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ
[7] Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Tevhidin Gereği ve Getirisi, https://www.altinoluk.com/yeni/tevhidin-geregi-ve-getirisi/
[8] Ali Küçük, Besâiru’l-Kur’an. http://besairulkuran.blogspot.com.tr/2012/05/araf-suresi-1-110-ayetler.html
[9] Ali Küçük, Besâiru’l-Kur’an. http://besairulkuran.blogspot.com.tr/2012/05/araf-suresi-1-110-ayetler.html
[10] Ali Küçük, Besâiru’l-Kur’an. http://besairulkuran.blogspot.com.tr/2012/05/araf-suresi-1-110-ayetler.html


Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı