26 Mart 2018 Pazartesi

SA5852/KY57-AHCZD94: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 57: A'raf (11-23)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. ”


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


A’RAF SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (11-23. Ayetler)[1]

 وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَۗ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَ

“Andolsun sizi yarattık; sonra size şekil verdik; sonra da meleklere, "Âdem’e secde edin" diye emrettik. İblîs’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenler arasında yer almadı.” (A’râf Suresi,7/11.)

Evet Rabbimiz bundan önceki âyetinde insanlık için yeryüzünü hazırladığını anlatmıştı. Yeryüzünü insanın yaşayabileceği bir ortam haline getirdiğini haber vermişti. Burada da Rabbimiz artık yeryüzünde insanlık tarihinin başladığını, peygamberler tarihinin başladığını ve daha farklı bir deyişle artık yeryüzünde İslâm tarihinin başladığını haber veriyor. Rabbimiz kendisinin bildiği bizim bilmediğimiz bir tarihle bizi yüz yüze getiriyor. Bunlar gaybî haberlerdir, bunları bizler ancak Rabbimizin haber verdiği kadarıyla öğrenebiliriz. Ve bu konularda kesin bilgi Rabbimizin haber verdiği bilgidir. Onun dışında kim ne derse desin hepsi zandan ibarettir.

Ayette haber verilen secde meselesine gelince, namaz secdesi değildir tabii bu. Allah’tan intikal eden her bir emir karşısında yapılacak secde. Tamam Ya Rabbi! Anladım ya Rab-bi! İnandım ya Rabbi! Kabul ya Rabbi! diyerek kişinin Allah’ın emirlerine boyun bükmesinin teslim olmasının, iman etmesinin ve uygulamaya koymasının adına secde denir. [2]

Müminler, Allah’ın meleklere, “Âdem için secde edin/saygı ile eğilin” dediğinde de İblis hariç bütün meleklerin hemen saygı ile eğildiğini, sadece ezeli düşmanımız İblis’in (bundan) kaçınıp, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olduğunu bilirler. (Bakara,2/34.)

Biz burada yüce Allah'ın yarattıklarının üç tane prototipini görüyoruz. 1. Kesin itaat ve bütün bir teslimiyet örneği. 2- Kesin isyan ve başkaldırma örneği. 3- Üçüncü örnek, insanın karakteri örneğidir.

Yüce Allah, Âdem ve onun temsil ettiği insan türünün şan ve şerefini göstermek üzere meleklere Âdem’e secde etmelerini buyurmuştur (Bakara 2/34). Bu ifadeler, öncelikle münkir ve müşriklere yönelik bir uyarı mahiyetinde olduğuna göre, Allah’ın böylesine seçkin kılıp ikramda bulunduğu insanlardan bir kısmının O’nu tanımamaları, O’na ortak koşmaları ve buyruğuna karşı gelmelerinin ne büyük bir nankörlük olduğu hatırlatılmaktadır. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/505-506.)

قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ

Allah buyurdu: "Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (İblîs), "Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın" dedi. (A’râf Suresi,7/12.)

Evet bakın Rabbimiz İblisin bir mâzeretinin olup olmadığını soruyordu. Peki bilmiyor muydu Rabbimiz onun bir mâzeretinin olup olmadığını? Elbette biliyordu ama işte rahmet bu. Rabbimizin rahmeti bu. Rabbimizin rahmeti böyle tecelli ediyordu. Merhameti bol olan Rabbimiz ona imkân tanıyordu, fırsat tanıyordu, onu özür dileme yolunu açıyordu.

Bizim için de böyledir Rabbimizin rahmeti. İşlediğimiz bir isyan karşısında hemen bizim defterimizi dürüvermiyor Rabbimiz. Eğer öyle yapsaydı şu anda yeryüzünde bir tek insan kalmazdı. Bize imkân tanıyor, bize tevbe fırsatları veriyor, bize hatalarımızdan dönüş yolları açıyor.

İblis, Allah'ın kesin hükmüne rağmen, kendisinin de bir görüşü olabileceğini ileri sürdü. Allah'ın kesin emri ortada olduğu halde, şeytan kendisinin gördüğü sebeplere ve illetlere dayanarak kendisi hakkında hüküm verme yetkisini kendisinde gördü. Halbuki kesin ilâhi hüküm ve apaçık emir ortadayken tartışma olamaz. Düşünmek boşunadır. Kesin itaat gerekir. Uygulama zorunluluğu doğar. Lanet olası iblis de yüce Allah'ın yaratıcı, mülkün sahibi, rızık verici ve her şeyi düzene koyan, her şeyin ancak O'nun izni ve belirlemesiyle meydana geldiğini hiç de bilmiyor değildi.

İblisin Allah'ı tanıması, O'na fayda vermedi. Allah'ın varlığına ve sıfatlarına inanması da O'na bir yarar sağlamadı... Allah'ın emirlerini öğrendiği halde bu emri kabul ve reddetme yetkisini kendisinde gören, yüce Allah'ın daha önceden kendisi hakkında hüküm verdiği bir meselede hâkimiyet yetkisini kendisinde gören, bu hakimiyet yetkisiyle Allah'ın söz konusu meseleye ilişkin hükmünü reddedebileceğini söyleyen her insan da iblisin konumundadır. Demek ki, bu bilgiye ve itikada (inanç sistemine) rağmen meydana gelen bir küfürdür. Çünkü iblisin ne bilgisi eksikti, ne de itikadı!..

İblis bu tutumuna karşılık olarak cennetten kovulmuştur. Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmıştır. Allah'ın lanetine müstehak olmuştur. Alçaklık damgası yemiştir.

Yüce Allah’ın, İblîs’i hemen rahmetinden kovmayıp isyan etmesinin sebebini sorması, savunmayı herkes için bir hak olarak tanıdığını gösterir. İblîs, kendisinin ateşten, Âdem’in ise topraktan yaratıldığı, şu halde kendisinin ondan daha değerli olduğu şeklinde bir istidlâlde bulunmuşsa da, gerçekte birçok bakımdan isabetsiz olan (ayrıntısı için bk. Elmalılı, III, 2130-2134) bu gerekçe haklı görülmemiş ve İblîs bulunduğu makamdan kovulmuştur. Burada İblîs’in kibre kapıldığına ve bunun cezası olarak aşağılıklardan biri haline getirildiğine bilhassa dikkat çekilmektedir. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/506.)

قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ ف۪يهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِر۪ينَ

Allah, "Öyle ise in oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! Artık sen aşağılıklardansın!" buyurdu. (A’râf Suresi,7/13.)

“Allah, şöyle dedi: “Öyle ise çık oradan (cennetten), çünkü sen kovuldun.  Şüphesiz benim lânetim hesap ve ceza gününe kadar senin üzerinedir.” (Sâd Suresi,38/77-78.)

"Sâgirîn" kendi kendini zelîl eden, haysiyetini çiğnettiren anlamına gelir. Yani, "Açıktır ki sadece bir mahluk ve Allah'ın kulu olduğun halde, kendini beğenen, büyüklük taslayan düşüncenle, zillet içinde olmayı bizzat kendin istedin. Bunun, senin asaletini ve şerefini alçaltacağını düşünerek seni yaratanın emrine küstahça karşı geldin. Yücelik ve mükemmeliğin hakkında, sanki bunlar sana aitmiş gibi gurur, kibir ve kendini beğenmişlik tasladın. Bu durum, seni aşağılayacak, sefil ve düşmüş bir hale sokacak ve bu alçaklığın sorumlusu da bizzat sen olacaksın. (Tefhim, II/17.)

-----

قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

“İblîs, "Bana insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet ver" dedi.” (A’râf Suresi,7/14.) (Bkz. Sâd Suresi, 38/79-80.)

قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ

“Allah, "Haydi, sen mühlet verilenlerdensin" buyurdu.” (A’râf Suresi,7/15.)

İblis’in bu hali, kötülük üzerinde kesin ısrar etmektir. Sapıklık, azgınlık üzerinde kesin biçimde diretmektir. Böylece iblisin bu karakterinin O'nun başlıca özelliklerinden biri olduğu ortaya çıkıyor... O'nun karakterindeki bu kötülük yüzeysel ve geçici bir kötülük değildir. Köklü, bilinçli, sistemli ve sürekli bir kötülüktür.

İblîs’in, Allah’tan kendisini, kıyamete kadar değil de insanların yeniden diriltilecekleri zamana kadar yaşatmasını dilemesi ölümsüzlüğü istemesi anlamına gelir. Çünkü ba‘sten sonra artık ölüm olmayacak, İblîs de kendisine uyanlarla birlikte cehennemi boylayacaktır (Şevkânî, II, 221). Onun bu dileğinin kabul edilmesi, insanoğlu için dünya hayatının bir imtihan süresi olması yönündeki ilâhî takdirin de bir sonucudur. Ayrıca burada şeytanın insanlar aleyhindeki kötü planları onlara haber verilerek, bir bakıma insanlar dünya ve âhiret hayatlarını mahvedecek olan bu tehlike karşısında uyarılmışlardır. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/507.)

-----

قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ

İblîs dedi ki: "Bundan böyle benim sapmama izin vermene karşılık, ant içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. (A’râf Suresi,7/16.)

Bu iblisin, insanı saptırmak için sürekli çabasını ve tükenmez gayretini ortaya koyan canlı, hareketli ve somut bir tablodur. İblisin amacı insanların Allah'ı tanımamaları ve O'na şükretmemeleridir.

ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ وَلَا تَجِدُ اَ كْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ

Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın." (A’râf Suresi,7/17.)

İblis’in İğvası

“Âdem’in yasak ağaca yaklaşmasına şeytan neden olmuştur. Onun‚şeytan‛ olarak adlandırılması, Hz. Âdem’e secde etmemesiyle başlar.(A‘râf 7/ 11-13; Hicr 15/ 33, 34;İsrâ 17/ 61; Sâd 38/ 78) Şeytan, ba’s gününe kadar Allah’tan müsade istemiş,(A‘râf 7/ 14; Sâd 38/ 79) kıyamet gününe kadar da kendisine mühlet verilmiştir. Âyetlerde, bu süre zarfında insanları istila edeceği (İsrâ 17/ 62.) insanları doğru yoldan saptıracağı, yaratılış gayesinden farklı mecraya sürükleyeceği,(Nisâ 4/ 118,119.) insanlara sağından solundan, önünden ve arkasından yaklaşıp delalete düşüreceği,(A‘râf 7/ 16,17.) ancak ihlasa ermiş ve erdirilmiş kulları saptıramayacağı da bildirilmiştir.(Hicr 15/ 40; Sâd 38/ 83.) Allah, Hz. Âdem ile eşini yarattıktan sonra (Bakara 2/35; Nisâ 4/1.) onları bir cennete yerleştirmiş, orada bir ağaç dışında her şeyden istedikleri gibi istifade edebileceklerini fakat yasak ağaca yaklaşırlarsa sonuçlarına katlanacaklarını bildirmiştir.(Bakara 2/35; A‘râf 7/19.) Bununla Hz. Âdem ve eşi, muhtemel bir düşman tehlikesine karşı uyarılmıştır.(Tâhâ 20/117.) Ancak Hz. Âdem, kendisine yapılan bu uyarılar karşısında ihmal göstermiştir.(Tâhâ 20/115.) 

Şeytan, onların karşısına, fısıltıyla, melekleşmek veya ebedîleşmek, (A‘raf 7/20) yahut da ebedî bir mülke sahip olmak (Tâhâ 20/120.) gibi vaadlerle çıkmıştır. Böylece şeytan, onları iğva etmiş ve yasağı onlara unutturmuş, her ikisinin de avret yerlerini izhar ve ifşa etme konusunda kendi dileğini onlara takdim etmiştir.(A‘râf 7/20; Tâhâ 20/120.) Böylece Hz. Âdem ve eşi, meleklerin sıfatlarına sahip olmak ve yemek-içmek gibi beşerî özelliklerden kurtulmak arzusuyla, yasak ağaçtan yemişlerdir.(A‘râf 7/22; Tâhâ 20/120.) Bunun sonucunda avret mahalleri görülmüş ve utanma duygusuyla üzerlerini örtmek istemişlerdir.(A‘râf 7/22.) Şeytan, hilesiyle, onları iğva etmiş, tökezletip ayaklarını kaydırmış, (Bakara 2/36.) ve onları (A‘râf 7/22.) itaat makamından asi duruma düşürmüştür.[3]

Hz. Peygamber (s.a.s ) bir hadîslerinde‚ “Şu üç şeyden kalem kaldırılmıştır. Unutma, hata ve zorlama”[4] buyurmuşlardır. Hz. Âdem de unutmuş, unutma veya hata ile yasak ağaç veya meyvaya dokunmuş, kadında bu konuda ona yardımcı olmuştur. ‚...ne var ki o ahdi unuttu, onda bir azim bulamadık‛ (Tâhâ 20/115.) âyetinde açıklandığı üzere yasak ağaca veya meyvaya yaklaşmak unutma neticesinde gerçekleşmiştir. Hadîste de ifade edildiği gibi nisyan/unutma halinde vuku bulan bir şeyden insan sorumlu tutulmayacaktır. Bundan dolayı söz konusu davranışa günahtan ziyade zelle denilmesi ya da hata denilmesi uygun düşmektedir.[5]

A’raf 17. Ayetteki sözü, Şeytan'ın Allah'a meydan okuyuşudur. O adeta şöyle demektedir "Bari bana insanların tekrar dilecekleri mahşer gönüne kadar süre tanı, ben, senin benim üstümde değer verdiğin insanın buna layık olmadığını göstermek için azamî çabamı harcayacağım. Onun, nasıl nankör, şükretmeyen ve samimiyetsiz bir yaratık olduğunu (sana) kanıtlayacağım".

Şeytan'ın istediği ve Allah'ın da verdiği, sadece bir süre değil düşündüklerini yapabilmesi için bir fırsattı da. Şeytan'ın arzusu aslında, kendisine verilen Allah'ın yeryüzündeki vekilliğine uygun olmadığı hususunda insanı, zaaflarından faydalanarak kandırmaktı. Allah, onun bu isteğini kabul etti. Bu durum, İsra suresi 61-65 ayetlerde de izah edilmektedir. Buna göre Allah Ademoğlunu saptırmak ve Sırat-ı Müstakim'den uzaklaştırmak için istediklerini yapabilmek üzere Şeytan'ı serbest bıraktı. Ona, insanı saptırmak için düşündüğü her türlü hileyi yapma izni verildi. İnsanları batıl yola sevketmek için ona şu şartla bütün yollar açık olacaktı.

إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفَى بِرَبِّكَ وَكِيلاً

 “Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!” (İsra,17/ 65). Bu şu demektir: "Kötüyü iyi göstermek suretiyle onları hatalara düşürmek, geçici umutlarla aldatmak, boş arzu ve heveslerle kötü yollara davet etmek için, senin çeşitli girişimlerde bulunmana izin verilecek, fakat senin, ne onları kendi yolunu takip etmelerine zorlayacak ne de onları Sırat-ı Müstakim'den alıkoyacak bir gücün olacaktır, yeter ki, onlar, doğru yolu takip etme kararında olsunlar." Aynı husus İbrahim-22'de de ifade edilmektedir.

وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُواْ أَنفُسَكُم مَّا أَنَاْ بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَآ أَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

“İş bitirilince şeytan da diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır.” (İbrahim Suresi,14/22.)

قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫ماً مَدْحُوراًۜ لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ

Allah buyurdu: "Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!" (A’râf Suresi,7/18.)

İblise uyan insanlar ya Allah'ı tanımada, ilahlığına kesin inanmada, O'na uyarlar veya aynen onun gibi Allah'ın hakimiyetini ve hükmünü kabul etmezler, Allah'ın emirlerine rağmen meseleleri gözden geçirme hakkına sahip olduklarını, Allah'ın emirlerini uygulayıp uygulamamakta kendi mantıklarını kriter olarak kabul ettiklerini iddia ederler. Ya da kendilerini Allah'ın yolundan tamamen saptırması için iblise uyarlar... Fakat bu iki sapıklık da temelde aynıdır ve şeytana uymaktır. Cezası da şeytan ile birlikte cehennemi boylamaktır!

Yüce Allah, şeytan ve soydaşlarına doğru yoldan saptırma olanağı vermiştir. Hz. Adem'e ve O'nun nesline de sınama gereği olarak tercih imkânı vermiştir. Yüce Allah insana bu tercih imkânı vermekle hem ceza hem mükâfatın ona uygun düşmesini dilemiştir. Onu bu nitelikle diğer yaratıkları arasında kendisine has özelliklere sahip kılmak istemiştir. O ne melektir ne de şeytan. Onun bu evrendeki fonksiyonu ne meleğin fonksiyonu ne de şeytanın fonksiyonudur.

Şeytan insanları, dinî ve dünyevî bakımdan en doğru ve en güzel yaşayış tarzı demek olan “sırât-ı müstakîm”den saptıracağına ant içmiş; Allah ise bu şekilde kötü niyet taşıyan ve kötü planlar peşinde olan şeytanı “yerilmiş ve kovulmuş” bir mahlûk sayarak bulunduğu makamdan uzaklaştırmıştır. Bu durum, İblîs’in Allah’a isyan etmesinin bir sonucu olduğu kadar, insanları kıskanıp onlar hakkında kötü emeller beslemesinin de bir cezasıdır. Nitekim buradaki âyetlerde şeytanın kovulduğuna ilişkin buyruk da iki defa zikredilmiştir. Şu halde insanları kıskanıp onlar hakkında zararlı fikirler taşımak, huzur ve mutluluklarını bozacak planlar peşinde olmak şeytanî bir niyet ve davranış olup Allah katında çok ağır cezaî sonuçlar doğuracaktır. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/507-508.)

-------

وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ

(Buyuruldu ki:) "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz şeyden yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz." (A’râf Suresi,7/19.)

Önemli olan yasak ağaçtan yemenin meydana getirdiği ve tüm insanoğlunu ilgilendiren sonuçtur. Yasak ağaç veya meyve aslında Hz. Âdem’in karşısında duramadığı, onun beşerî duygu ve arzularıdır. Bunların başında da cinsel arzu ve yemek-içmek gelmektedir.[6]

Bununla beraber âlimler arasında cennetin konumu da tartışılmıştır:

“a) Bu cennet söz konusu mükafat yurdu olsaydı, onlara bir kısıtlama olmazdı. b) Cennette isyan, hata/zelle veya günah olmazdı ve onlar böyle bir fiil işleyemezlerdi. c) Cennetten kovulan şeytan, cennete giremez ve onları iğva edemezdi. d) Orası ebedîlik yurdudur, oraya giren bir daha çıkarılmaz.( Hicr, 15/48.) hükmünce onlar oradan çıkartılamazdı. Eserinde bu görüşleri değerlendiren İmam Mâtürîdî, görüşünü tam olarak ifade etmese de bu cennetin dünyada olduğuna tasvirleriyle imada bulunmuş ancak yerini tesbitin zor olduğunu ifade etmiştir.[7]

Ehl-i sünnet ulemasının çoğunluğu ise Hz. Âdem’le Havva’nın mükafat yurdu olan cennette yaratıldığını iddia etmişler ve görüşlerini, a) Hz. Peygamber’in mi‘rac’da cenneti müşahade ettiğini ele alan hadîslerle, b) Bakara 2/38 ve benzeri âyetlerde geçen İnin oradan hepiniz! ifadesinin genellikle cennetten dünyaya iniş olarak yorumlanışıyla[8] delillendirmişlerdir. Bazı alimler de her iki görüşün mümkün olduğunu ancak konu ile ilgili güçlü ve sahih bir delil bulunmadığı için tek bir sonuca varmanın mümkün olmadığını söylemişlerdir.[9] Bizce de bu son görüş daha isabetli görülmektedir.” [10]

 Adem (as.), Cennete sonsuza kadar kalması için girdirilmemiştir. O, yeryüzüne inecek, nesli türeyecek, o ve çocukları Cenneti kendi eylemleriyle hak ederek sonsuza deyin kalmak üzere oraya gireceklerdir. Görüldüğü gibi yeryüzü Adem gibilerinin ve İblis gibilerinin hareket alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Cennette yaşanan o tecrübeyi de insanoğlu, Allah’ın kendisine biçtiği rol ile kıyamete kadar tekrar tekrar yaşayacaktır.[11]

“Ey Ademoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın. Çünkü o ve onun cinsinden olan avaneleri, onları göremeyeceğiniz bir boyuttan sizi görürler. Doğrusu biz şeytanları inanmayanların koruyucu ve rehberleri kıldık.” ( A’raf, 7/27)

Tekrar 19. ayete dönersek, Yüce Allah İblîs’i bulunduğu makamdan kovduktan sonra Âdem’e de, “Sen eşinle birlikte cennette yerleş…” buyurdu.

“Durum ne olursa olsun, burada hitab Hz. Adem'e ve eşine yöneltilmektedir. Cenabı Allah hayatlarındaki sorumluluklarını bildiren emirlerini kendilerine iletirken, her ikisine de hitap ediyor. Böylece her ikisini de beraber eğitmeye ve onları asıl görevlerine hazırlamaya başlıyor. Zaten yüce Allah insanı sırf bu fonksiyonu için yaratmıştır. İnsanın bu temel görevi yeryüzünde halifelik görevidir. Nitekim Bakara suresinin (30.) ayetlerinde yüce Allah buyuruyor ki: "Hani Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti."

Kur'an "Bu ağacın" hangi ağaç olduğunu belirtmez. Zira bu ağacın hangi ağaç olduğunu belirtmek, ondan sakınma hikmetine katkıda bulunmaz. Öyle anlaşılıyor ki, burada önemli olan yasağın çiğnenmesiydi. Çünkü yüce Allah orada her ikisinin de helal şeyleri kullanmasına izïn vermişti. Yasaktan da kaçınmalarını öğütlemişti. Bu insan cinsinin iradesini geliştirecek, kendisi için belirlenen sınırda durmasını sağlayacak, bünyesine yerleştirilen arzularına ve ihtiraslarına karşı direnmesini öğretecek, arzularına ve ihtiraslarına karşı galip gelmesini temin edecek, onu hayvanlar gibi galip gelmesini temin edecek, onu hayvanlar gibi bu arzuların ve ihtirasların mahkûmu olmaktan kurtaracak ve insanı onlara hakim konuma getirecek bir yasağın olması zaten gerekiyordu... İşte insanı hayvanlardan ayıran "İnsanın temel özelliği" de budur. Ancak bu özelliğin imanda gerçekleşmesiyle "insan olmanın içeriği" kavranabilir.” (Fî Zilâl’den Nakille.)

------

فوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ

Derken şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı ve "Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı" dedi. (A’râf Suresi,7/20.)

Vesvese “aynı şeyleri tekrar tekrar fısıldama” anlamına gelir ve daha çok ayartıcı, tahrik edici sözler veya psikolojik telkinler, yönlendirmeler için kullanılır. Burada İblîs’in, “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı” diyerek Âdem ve Havvâ’yı ayartması, onları günah işlemeye teşvik etmesi hakkında kullanılmıştır. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/510.)

وَقَاسَمَهُمَٓا اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِح۪ينَۙ

Onlara, "Ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim" diye de yemin etti. (A’râf Suresi,7/21.)

İblis bu kandırmacayı yaparken, “Allah adına yemin etmesi, Allah adına Allah’a isyan ettirmeyi” başarması, ilginç bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şeytanın insanlara nasıl fısıldadığını bilmiyoruz. Aslında biz şeytanın ne olduğunu bilmiyoruz ki, onun insanlara nasıl fısıldadığını bilebilelim. Aynı şekilde şeytanın insanla nasıl temasa geçtiğini ve onu nasıl saptırdığını da bilmiyoruz. Şu kadar var ki, biz şeytanın insanı herhangi bir yöntemle ona birtakım şeyler aşıladığını, bu aşılamanın ve bu saptırmanın temelde insanın yaradılışında varolan zaaf noktalarına dayandığını, iman ve zikirle bu zaaf noktalarını takviye etmenin mümkün olduğunu, Allah'a iman eden ve O'nu sürekli zikredenlerin şeytanın etkisinden tamamen kurtulabileceklerini ve bu durumda şeytanın zaten zayıf olan tuzaklarının etkisinden kurtulabileceklerini kesin haberden öğreniyoruz. Bize göre bu tür gayb konularında sağlıklı kabul edilebilecek tek kaynak da Haber'i sadıktır.

Rabbiniz ya melek olmayasınız ya da burada sürekli kalacakların arasına katılmayasınız diye size bu ağacı yasakladı."

İşte bu şekilde "insanın" potansiyel içgüdüleriyle oynadı. İnsan, fıtratı gereği olarak ölmemek, ebedi olarak yaşamak veya sonsuza dek yaşamayı andıracak kadar uzun bir süre yaşamak ister! Sınırlı, kısa bir ömürle, sınırlı olmayan bir mülke sahip olmak ister.

Hz. Adem ve Hz. Havva itici arzuların ve büyüleyici yeminin etkisiyle şeytanın kendilerine düşman olduğunu ve iyiliklerini düşünmesinin mümkün olamayacağını unuttular. Allah'ın kendilerine bir yasak koyduğunu, hikmetini anlasalar da anlamasalar da O'na itaat etmeleri gerektiğini hesaplayamadılar! Allah'ın takdiri olmadan hiçbir şeyin olamayacağını, eğer o, kendilerine sonsuzluk ve yıkılmayan hükümranlık takdir etmişse, bunu elde etmelerinin imkânsız olduğunu düşünememişlerdi!

Onlar bunların hepsini unutmuşlardı. Ve şeytanın tahriklerine kapılmışlardı! (Fî Zilâl’den Nakille.)

فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ

Böylece ikisini de ayartmış oldu. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara, "Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylemedim mi?" diye seslendi. (A’râf Suresi,7/22.)

Hz. Âdem unutarak veya hataen Allah’ın emrini ihlal etmiş, ancak hatasını hemen anlayıp Rabbine iltica etmiştir. Onun bu tövbesi kabul olunmuş, Allah ona tekrar şerefli bir mevki vermiştir. O da insanlığın en şerefli makamı peygamberliktir. İslâm inancına göre Hz. Âdem, ilk insan ve ilk peygamberdir. O, rabbinden kelimeler almış,(Bakara, 2/37.) Allah tarafından kendisine sorumluluklar yüklenmiş (Bakara, 2/33, 35; A‘râf, 7/19; Tâhâ, 20/117) ve onun alemlere üstün klındığı ifade edilmiştir.(Âl-i İmrân, 3/33.) Bir hadîste de ilk peygamberin kim olduğu sorulan Resûlullah “Âdem” cevabını vermiştir.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, Dâru sadr, Beyrut ts., V, 178, 179, 265.)[12]

“Hz. Âdem’in başkaldırması sonucu dünyevi arzular belirdi ve ağaçtan tattıklarında çıplaklıkları onlara göründü.” (A‘râf, 7/24.) İşledikleri bu hatanın sonucunda;

1. Hz. Âdem ve eşi cennetteki üstünlüklerini kaybetti ve ‚İniniz birbirinize düşman olarak. Sizin için yeryüzünde bir ikamet ve belli bir zamana değin az bir geçim vardır.‛ hitabıyla yeryüzünde yaşamaya mecbur kaldılar.

2. Hz. Âdem Rabbinden bir takım kelimeler öğrenip içine (A‘râf 7/24.) düştüğü hatadan af ve mağfiret diledi.(A‘râf 7/23.) Allah da onun tövbesini kabul etti, O’na hidâyet verdi.(Tâhâ 20/ 122.)

3. Böylece Hz. Âdem’in içine düştüğü durumdan tövbesi sonucu affedildi, Allah onu tekrar bir çok mükafatlar vererek onu doğru yola ulaştırdı. Ancak cennetin rahat ve meşakkatsiz hayatına mukabil yeryüzünün çalışma ve mücadele hayatına maruz kaldı.”[13]

Mütekellimler ve müfessirler tarafından tartışılan bir konu da Hz. Âdem ve eşinin yasak ağaçtan yemenin peygamberlikten önce mi sonra mı olduğu meselesidir. Genel kabul göre bu olay paygamberlikten önce vuku bulmuştur.[14]

“Böylece Âdem Rabbine karşı geldi de şaştı kaldı” ve “Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve onu hidâyetine mazhar etti” (Tâhâ 20/121-122) âyetlerini delil alarak bu olayın peygamberlikten önce vuku bulduğunu savunmuştur.

“Ehl-i Sünnet, peygamberlerin günahsız olduğunu kabul ederken, şia peygamberlerle beraber imamların da masum olduğu görüşünü kabul etmiştir[15]. Bu konuda Ehl-i Sünnet görüşüne sahip olan İmam Mâtürîdî, peygamberlerin hal ve gidişlerinde hiçbir olumsuzluktan söz edilmediğini, ahlaklarında yadırganacak bir davranışa rastlanmadığını eserlerinde belirtmiştir[16]. Ebû’l-Hasan el-Eş‘arî de peygamberlerin, bütün günahlardan hatta küçük hatalardan bile uzak olduklarını belirtmiştir. Kur’ân’da peygamberlerin günahı ile ilgili âyetlerin nübüvvetten öncesine işaret ettiğini savunmuş ve örnek olarak Hz. Âdem’i göstermiştir.” [17]

Ta’ha suresinin 116-121. ayetlerinde Hz. Adem ve eşine içinde yaşadıkları mekandaki nimetler hatırlatılarak bu nimetin kadrinin devamı için şeytanın iğvalarına uyup, “o ağaçtan yememeleri” tavsiye/emir edilmektedir.

Buna rağmen Adem ve eşi; şeytanın kandırmalarına uyup, ebedi yaşamak adına, “o ağaç”tan yiyorlar. Sanki o ağacın ebedi yaşatma özelliği varmış gibi bu fiili işlemektedirler.

Günahları ve nasihatı bir an için kulak ardı etmeleri yüzünden Rabblerinden bu sitem ve azarı işittiler...

Bu yüce sesleniş ise bu eşsiz yaratığın karakterinin bir başka yönünü ortaya koymaktadır. Evet bu yaratık unutabilir ve yanlış yapabilir. Onun bir zaaf tarafı vardır. Şeytan oradan kendisine sokulabilir. O sürekli bağlılık göstermeyebilir ve sürekli doğru yolda yürümeyebilir. Fakat o, hatasını anlayabilir, ayağının kaydığını farkedebilir, pişman olur. Rabbinden yardım ve bağışlanma diler. Şeytan gibi günah üzerinde ısrar etmez. Rabbinden dileği, günah işlemesi için ona yardım etmesi değildir! (Fî Zilâl’den Nakille.)

Bütün insanlara ibretlik bir öykü bırakıyorlar. Hz. Adem ve eşi, İblis’in iğvasına yenik düşüyor büyük pişmanlık duymaya başlıyorlar Fakat içlerinde biriken duyguları hangi kelimelerile ifade edeceklerini bilmiyorlar. Veya bildikleri kelimeler pişmanlıklarını ifade etmede kifayetsiz kalıyor. Bunun üzerine Yüce Allah, Adem’e kelimeler ilka ederek, onun kendisine karşı duyduğu pişmanlığını ifade etmesine imkân tanıyor.

قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

Dediler ki: "Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!" (A’râf Suresi,7/23.)

“Hz. Âdem ve eşine cennette her şeyden yemelerine müsade edilmiş ancak bir ağaçtan yemeleri şöyle dursun ona yaklaşmaları dahi yasaklanmıştır. Onlar da gaflet gösterip bu ağaca yaklaşmışlar ve onun meyvesinden yemişlerdir. Kur’ân’ı Kerîm, bu ağacın cinsinden bahsetmezken bu konudaki rivâyetler de sağlam bilgi kaynağına dayanmamaktadır. Bu bilgilere ilaveten onlara yasaklanan ağaca nikahsız birliktelik anlamımnın da düşünülmesi yerinde olacaktır. Nedense müfessir ve mütekellimler daha çok yemeye vurgu yapmışlar, şehvetin diğer türüne fazla vurgu yapmamışlardır. Haddizatında bizim için burada önemli olan yenilen ağacın cinsinden ziyade Allah’ın yasağının çiğnenmiş olmasıdır. Hz. Âdem ve eşi bu yasağı işledikten sonra derin pişmanlık duyup tövbe etmişlerdir. Allah da onların tövbesini kabul etmiştir. Daha sonra Allah’ın emriyle cennetten indirilip yeryüzüne gönderilmişlerdir.” (Bakara 2/38; A‘râf 7/24; Tâhâ 20/123.)[18]

Mü’min olarak bize ibrt ve örnek olan Adem (as)’ın tavrı ve duası bildirilmiştir. Bu "insanı Rabbine bağlayan ve ona Rabbine giden kapıları açan temel özelliğidir... Günahını kabul etme... Pişmanlık duyma... Günahının bağışlanmasını dileme, zayıf olduğunun bilincine varma, ondan yardım dileme, onun rahmetini taleb etme... Bunlarla beraber güç ve kuvvetin ancak Allah'ın yardımı ve rahmeti ile gerçekleşebileceğine, yoksa hüsrana uğrayanlardan olacağına kesin biçimde inanma... (Fî Zilâl’den Nakille.)

Âdem ve Havvâ yasak meyveyi yemeden önce, bir bakıma çocuk gibi saf ve günahtan habersizlerdi; birbirinin cinsel özelliklerine ilgi duymuyorlardı. Fakat şeytanın kışkırtmasına kapılarak yasağı çiğneyince birbirinin mahrem yerlerini gördüler ve hemen yapraklarla kapatmaya gayret ettiler. Şeytanın Âdem ve Havvâ’yı vesveseyle kandırması onun insanlığa ilk kötülüğü, onların yasak meyveyi yemeleri de insanlığın ilk günahı oldu. Âdem ve eşinin, mahrem yerleri açılınca herhangi bir telkin altında kalmadan hemen örtmeye girişmeleri insanda hayâ duygusunun fıtrattan geldiğini, çıplaklığın ve vücudun belli yerlerini teşhir etmenin insandaki doğal ahlâk duygusuna aykırı olduğunu kanıtlar. 12. âyette işaret edildiği gibi İblîs bir günah işlemiş; tövbe edeceği yerde kibre kapılıp günahında ısrar etmiş ve sonuçta alçaltılmıştır. Âdem ve eşi de bir günah işlemişler; fakat tövbe edip pişman olmuşlar ve sonuçta affa mazhar kılınıp yüceltilmişlerdir. Ayrıca bu olaydan sonra İblîs ile melekler, yeryüzünün halifesi olarak nitelenen insanın bir faziletine de şahit olma fırsatı bulmuşlardır. İblîs gibi kötülükte ısrar etmek kulun değerini düşürür, Âdem ve Havvâ gibi kötülükten dönüp pişman olmak, tövbe etmek ise kulun değerini yükseltir. Hz. Peygamber bu ilâhî yasaya işaret ederken “Kim Allah için alçak gönüllü olursa Allah onu yüceltir; kim büyüklük taslarsa onu da alçaltır.” [19]

Adem’in tövbe etmesi tövbesinin kabul edildiği, Bakara suresinin 37. ayetinde belirtilmektedir. Bir kulun tövbe ettiği ve tövbesinin de kabul edildiğinin ifade edilmesi; a) O kulun günah işlediğine, b) İşlediği günaha karşılık tövbesinin kabul edildiğine delildir. Böylece Adem’in günahının çocuklarında devam ettiği, Adem’in işlediği hata sebebiyle bütün insanların günahkar olduğunu ileri süren Hıristiyan düşüncesini/inancını[20]  Kur’an-ı Kerim’in düzeltmek ve insanları bu ezeli günah şuurundan kurtarmak istediği amaçlanmış olunmaktadır.

İslâmî inanca göre, Adem (a.s.) günah işlemiş, günahına karşılık tevbe etmiş ve tevbesi kabul edilmiştir. Yine İslâmî inanca göre, tevbe edip tevbesi kabul edilen kimse günah işlememiş gibidir. Birinin günahından dolayı, günah işlemeyen çocuklarının sorumlu tutulup suçlanması ilkel kan davası gibidir.[21]

Hıristiyan inancı, hem teslis’e (Mâide,5/73.)  (küfür), hem  “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” (Mâide,5/72.) (küfür) demeye hem de günah işlemeyen çocuklarının sorumlu tutulup suçlanması ilkel kan davasına devam etmektedir.

Allah bu olayı (kıssayı) niçin bize anlatmaktadır? Konunun diğer önemli bir yönü de bu soruda bulunmaktadır. Hıristiyanlar, Adem’in Cennetteki ağaçtan yemesini “büyük günah” olarak belirlemişler ve öğretileri içerisine böylece yerleştirmişlerdir. Buna göre Adem’in Cennette bir fert olarak işlediği suçun cezasını bütün insanlık çekecektir. Oysa ki Adem’in bir fert olarak sunulması, olayı anlatma yöntemidir. Onun Cennette yaşadığı deneyim bütün insanlığın deneyimidir. Her bir fert, şeytanların vesvesesiyle Allah’ın isteğine muhalif hareket edebilmekte, bunun bilincine varınca büyük bir pişmanlık ve utanç duymakta ve Rabbine tekrar sığınmayı arzulamaktadır. Aslında Allah’ın istediği davranış da budur. De ki: “Duânız olmadıktan sonra Rabbim sizi ne yapsın? (25. Furkan, 77)[22]

Hâsılı kelâm, Hz. Adem kendisine tahsis edilen o rahatlık mekanında nimet içerisinde idi. Ancak İblisin de iğvasıyla nefsine yenik düşüp, eksik temyiz merhalesini yaşadı. Sonra da Mutlak İrade’ye teslim olarak, tatmin bulmuş bir nefis olarak hayatını devam ettirip Rabbine kavuştu.[23]


    <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 26.03.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları




[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] Ali Küçük, Besâiru’l-Kur’an, http://besairulkuran.blogspot.com.tr/2012/05/araf-suresi-1-110-ayetler.html
[3] Ferruh KAHRAMAN, HZ. ÂDEM’İN YASAK AĞACA YAKLAŞMASI, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 27 (2013/1),  s.198-199.          http://dergipark.gov.tr/download/article-file/192158
[4] Buhârî, ‚Hudûd‛ 22; ‚Talâk‛, 11; Ebû Dâvûd ‚Hudûd‛, 17; Tirmîzî, ‚Hudûd‛ 1; İbn Mâce, ‚Talâk‛, 15, 16.
[5] Ferruh KAHRAMAN, HZ. ÂDEM’İN YASAK AĞACA YAKLAŞMASI, s.203.          
[6] Ferruh KAHRAMAN, HZ. ÂDEM’İN YASAK AĞACA YAKLAŞMASI,  s.201.          
[7] Ebû Mansûr el-Matürîdî, Te‘vîlât, (nşr, İbrahim Avazeyn-Seyyid Avazeyn), Kahire 1971, s. 106.
[8] Ebussuud, İrşâdü’l-akli’s-selîm, Dâru’l-mushaf, Kahire ts., I, 92; VI, 47.
[9] Bkz. Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Tahran tsz., III, 3,4; İbn Kayyım , Hâdi’l-Ervah, Kahire 1971, s. 24-44.
[10] Ferruh KAHRAMAN, HZ. ÂDEM’İN YASAK AĞACA YAKLAŞMASI, s.195-196.
http://dergipark.gov.tr/download/article-file/192158
[11] İbrahim Görener, Ademin Cennetten Yeryüzüne İnişi, s.50.
http://bilimname.erciyes.edu.tr/sayilar/201001/20100103.pdf
[12] Ferruh KAHRAMAN, HZ. ÂDEM’İN YASAK AĞACA YAKLAŞMASI,  s.222.          
[13] Ferruh KAHRAMAN, HZ. ÂDEM’İN YASAK AĞACA YAKLAŞMASI,  s.218-219.          
[14] Ferruh KAHRAMAN, HZ. ÂDEM’İN YASAK AĞACA YAKLAŞMASI,  s.207.          
[15] Geniş bilgi için bkz. Kâdî Abdülcebbar, Muğnî, vezâratü’s-sekâfe, Kahire 1962-1969, XV, 282, 303; Eş‘arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn, I, 272; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, I, 457; Râzî, İsmetü’lenbiyâ, s. 5; Râzî, Muhassal, s. 224; Cürcânî, Şerhu’l-mevâkıf, III, 205.
[16] Mâtürîdî, age, 237; Ayrıca bkz. Fahruddîn er-Râzî, Meâlimü Usûli’d-Dîn, (trc. Nâdim Macit), İhtar Yayınları, Erzurum, 1996, 99; Halil İbrahim Bulut, Şeyh Müfid Ve Şia’da Usûlî Farklılaş- ma Sorunları, Yeni Akademi Yayınları, İzmir, 2005, 279-282; Mehmet Bulut, Peygamberlerin İsmeti ‚el-Münteka min İsmeti’l-Enbiya‛, İzmir Yüksek İslam Enstitüsü, Öğretim Üyeliği Tezi, İzmir, 1981.
[17] Pezdevî, Usûlü’d-dîn, 241. Bkz. Ferruh KAHRAMAN, HZ. ÂDEM’İN YASAK AĞACA YAKLAŞMASI,  s.217
[18] Ferruh KAHRAMAN, HZ. ÂDEM’İN YASAK AĞACA YAKLAŞMASI,  s.224.
[19] https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/A'r%C3%A2f-suresi/976/22-23-ayet-tefsiri
[20] Hıristiyanlıktaki bu düşüncenin kaynağı Pavlus’un Romalılara 5/12-21’daki ifadeleridir. Pavlus’un asli günah anlayışı için bkz. Fuat Aydın, Pavlus Hıristiyanlığına Giriş, Eski Yeni Yayınları, Ankara 2011. Bkz. Gürbüz DENİZ, KUR’AN’A GÖRE HZ. ADEM (A.S.)’İN SERVETİ, Journal of Islamic Research 2011;22(2),  s.103.
http://www.islamiarastirmalar.com/upload/pdf/2769435c57ebb17.pdf
[21] Gürbüz DENİZ, KUR’AN’A GÖRE HZ. ADEM (A.S.)’İN SERVETİ, s.103.
[22] İbrahim Görener, Ademin Cennetten Yeryüzüne İnişi, s.50.
[23] Gürbüz DENİZ, KUR’AN’A GÖRE HZ. ADEM (A.S.)’İN SERVETİ, s.105.





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı