19 Mart 2018 Pazartesi

SA5814/KY57-AHCZD92: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 55: En'âm (161-165)

  "Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. ”


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


EN’ÂM SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (161-165. Ayetler)[1]

قُلْ اِنَّن۪ي هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۚ د۪يناً قِيَماً مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۚ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

De ki: "Şüphesiz rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine “ed-dînü’l-kayyim”, Allah’ı bir bilen İbrâhim’in dinine iletti." O, ortak koşanlardan değildi. (En’âm Suresi,6/161.)

Hz. İbrahim’in hanîf olan dîninin esasları şöyledir: 1. Allah’ın varlığına, birliğine ve bütün peygamberlere inanmak. 2. Allah’tan başka hiçbir şeyi ilâhlaştırmamak, rableştirmemek. 3. Allah’ın koyduğu esaslarda yürümek. 4. Hakk’a yönelip her türlü batıldan ve haramdan uzak kalmak.[2]
Din kelimesiyle kayyim kelimesinin birleşmesiyle oluşan terim ise, “ed-dînü’l-kayyim” doğru, gerçek, hak din anlamına gelmektedir. “Dînü’l kayyim” Yüce Allah’a tahsis edilen şirksiz, tevhıd üzere bulunan din demektir. Buna göre, herhangi bir yanlışlık içermeyen ve ilâhi dinin getirdiklerine ters düşmeyen, “müstakim” ve “sırat” kelimelerinin oluşturduğu terimler doğru yolu içermektedir. “Bize doğru yolu göster.” (Fâtiha, 1/6.) “Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın” (Zuhruf Sûresi, 43/43.) ayetlerinden doğru yolu ifade eden İslâm anlaşılır.[3]

Esasen; yaratılışın sırrı, hayatın anlamı ve amacı, tek İlah olarak Allah'ı tanımak ve hiçbir şeyi Allah’a şerîk/ortak koşmamaktır. Müslümanlar tevhidin zıddı olan şirk, küfür, nifak ve fısk içinde olamazlar.

Şirk dininin, peygamberlerin tanıttığı dinden farkı, Allah’ın yanına-yöresine şefaatçılar, aracılar koyması ve Allah’a kulluğu bu aracı-şefaatçıların onayına bağlamasıdır. Şirk dini bu aracı şefaatçıların bir biçimde hoşnutluğunu kazanmadan gerçek kulluk olacağını, cennete gidilebileceğini kabul etmemektedir. Şirk dininin İslâm dininden farkı, cennete gidiş belgesiyle kulluk belgesinin altında Allah’ın imzası dışında imzaların gerekli görülmesidir. İslâm, bu belgelerin altında Allah dışında hiçbir varlığın imzasını istemiyor. Bu belgeler ya Allah tarafından imzalanır, geçerli olur; yahut da imzalanmaz, işe yaramaz hale gelir. Tevhit dini, adı, esasları, ibadetleriyle “Allah’a özgülenmiş” bir dindir (bk. Araf 29, Ğafir 14,65, Beyyine, 9); şirkin dini ise Allah ve alt-ilahlardan oluşan bir panteona (yunan ve romalıların en büyük tapınakları) özgülenmiştir.[4]

Bir taraftan tek tanrıya inandığını söyleyen, öte yandan “ilah” kavramının içeriğini başka kişilere, makamlara, objelere, nesnelere atfeden kişinin Tanrı inancı kabul görmediği gibi bunun sorumluluğunu da yüklenmiş olur. Kısacası, şirkin Allah’ı inkâra ilişkin hiçbir sözü ve tavrı yoktur. Onun şikâyeti, insanın Allah’a kulluğunda aracı, cennete gidişinde şefaatçı olarak görüp devreye soktuğu alt-ilahların kabul edilmemesidir.

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

“De ki: "Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir.” (En’âm Suresi,6/162.)

Bu Müslümanın parolası, kulluk ispatı olan bir şahitliktir. İmtihanda hayatı bu bilinç ve ikrâr ile yaşayıp yaşayamama arasındadır.

Bu, kalpteki her çarpıntıda, hayattaki her harekette, namazda, ibadette, hayatta, ölümde, kulluk davranışlarında, pratik hayatta, ölümde ve onun ötesinde eksiksiz bir şekilde Allah için her şeyden soyutlanmadır.

Bu, mutlak tevhitten ve eksiksiz kulluktan kaynaklanan bir tesbihtir. Allah’ı eksikliklerden tenzîh etmektir. Namazı, ibadeti, hayat ve ölümü birleştirip tek başına Allah’a özgü kılmadır.

Müslüman şahsiyet, kimlik ve farkını bu düşünceyle inşa ederek hareket edebilen insan, bir anlamda yapacağı tüm eylemleri Allah’ın adına ve Allah’ın adıyla yerine getiriyor demektir. Bu da hayatın tümünün Allah adına yaşanması anlamına gelir.

لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ

“O’nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim." (En’âm Suresi,6/163.)

Muhammed Mustafa (sav) kendinden önceki diğer elçiler gibi bir ömür muhataplarına, “Kulu La ilahe illallah tuflihu/Allah’tan başka ilah yoktur deyin ve kurtulun!” deyip, onları her türlü şirkten arındırıp, el-Ahad ve el-Vahid olan Allah’ın birliğine/tevhide davet etmiştir. O’nun (sas) bütün mücadelesi şirkin izalesi ve tevhidin hayata hâkim kılınması üzerinedir.

Ne kadar mühim-hayati bir esas ve Mü'min vasfı: "Allah’tan başka hiçbir şeyi ilâhlaştırmamak, rableştirmemek."

Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür (bk. 31/13). Peygamber (sas.) de böyle tefsir etmişlerdir (İbni Kesir, III, 761). Çünkü şirk imanı bitirir, amelleri boşa çıkarır. [İmanlarına şirk karıştıranlar için bk. 12/106. İbadette şirk için bk. 18/110].

Yahudiler dinlerini merasimleştirdiler, peygamberlerini küçük düşürdüler, devre dışı bıraktılar, hakaret ettiler, hatta bazısını öldürdüler. Hıristiyanlar ise peygamberlerini ilâhlaştırdılar. Din vicdan işidir. diye onu vicdanlara hapsettiler ve dini dünyevîleştirdiler. [5] Yahudiler Allah'ı beşer sıfatları ile nitelediler (Allah’ın insanlaştırılması (yaratıklarla aynı varlık kategorisine indirgemek) Hıristiyanlarda beşeri Allah konumuna (insana ulûhiyyet nitelikleri verilerek tanrılaştırılması) çıkartılar.

Müslümanlar bu kadar uyarıldıklarından sonra Yahudi ve Hıristiyanların sapması önlerinde iken aynı ya da benzer hataları yapamazlar.

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪ي رَباًّ وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍۜ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ اِلَّا عَلَيْهَاۚ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۚ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

“De ki: "Allah her şeyin rabbi iken ben O’ndan başka bir rab mi arayacağım?" Herkesin yaptığının sonucu kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz rabbinizedir ve O, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” (En’âm Suresi,6/164.)

Yani, 'Gerçekte Allah Kâinattaki' her şeyin Rabbi iken, başka bir şey nasıl benim Rabbim olabilir? Tüm Kâinatın O'nun Kanununa teslim olduğunu görüp durur ve benim de kâinatın bir parçası olarak fizikî ve yaşantımda O'na teslim olmam gerekirken, sürdürmem için bana irade ve sağduyu verilmişken hayatımın bu yanı için yol gösterici olarak bir başka rabb aramam akıllıca bir iş olur mu? (Tefhîm,I/620.)

“Allah her şeyin Rabbi iken O’ndan başka bir Rabb mı arayacağım?”

Ben, niyetim ve yaptıklarımdan sorgulanacağım, itaat etmek ve karşı çıkmakla kazandığım şeylerden hesaba çekileceğim halde, Allah’dan başka hayatıma hükmeden, işlerimi düzenleyen, buna egemen olan, beni idare eden ve beni yönlendiren bir Rabb mı arayayım?

Bütün bu evren O’nun kontrolünde olduğu ben ve siz O’nun Rabblığı kapsamında olduğumuz halde Allah’dan başka bir Rabb mı arayayım?

Her kişi kendi günahının cezasını çekeceği, kimsenin günahının bir başkası tarafından yüklenilmeyeceği halde, Allah’dan başka bir Rabb mı arayayım?

İlâhî kanun şudur: Herkes kendi yaptıklarından sorumludur ve yaptıklarının hesabını verecektir ve bu sorumluluk hiçbir şekilde bir başkasına yüklenemez.

“Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez.” (Necm, 53/38.)

 “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa.” (Fâtır,35/18.)

"Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür." (Zilzâl Suresi, 99/7-8)

"De ki; Âllah'a itaat edin! Peygambere itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o peygamber; kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz." (Nûr Suresi, 24/54)

"Ey iman edenler! Rabbınıza karşı gelmekten sakının! Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun!..." (Lokman Suresi, 31/33)

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ سَر۪يعُ الْعِقَابِۘ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz rabbinin cezası çok çabuktur; yine O’nun bağışlaması ve rahmeti boldur.” (En’âm Suresi,6/165.)

Halîfe kelimesi ise, “birinin yerine geçerek, işini görevini devam ettiren” anlamına gelir.[6] Halife kelimesi Kur'an'da iki ayette geçmektedir.

Müminler, yeryüzünde bir halife olarak yaratıldıklarını bilirler. Onlar, Allah’ı hamd ederek daima tesbih ve takdis ederek yeryüzünde bozgunculuk yapmadan, kan dökmeden ıslâh ediciler olarak sorumluluklarının bilincinde olarak Allah’a kulluk ederler. (Bakara,2/30) Şerefli bir varlık yaratıldıktan sonra “esfali sâfilin” denilen hayvanlardan bile daha aşağı bir dereceye düşüp, bir canavar haline gelmekte mümkündür. İşte bunun olmamasının mücadelesini verirler.

Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.” (Sâd Suresi,38/26.)

Bu ayette ise halîfe, “yeryüzüne mirasçı olmak, yaşanılan çağda kendinden önceki nesillerin ve medeniyetlerin yerine yeryüzünde bulunmak” anlamına gelir. Öyleyse geçmişin mirası (Halâif ve Hulefâ) sizde, siz ise yaşadığınız hayatla hem kendi geleceğinizi inşa edeceksiniz, hem de bir müddet sonra siz de yeryüzünden geçip gideceksiniz ve size başkaları mirasçı (Halâif ve Hulefâ) olacak. [7]

Halîfe kelimesine “yönetici” anlamı yüklenilmiş olan bir âyetle muhatabız. “Seni yeryüzünde halîfe kıldık” ifadesinin ardından, “ Öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet” vurgusu yapılmaktadır. Zemahşerî, ”Nasıl bazı sultanları memleketlere halife kıldıysak seni de mülke halife kıldık” şekliyle âyeti yorumlar.[8] Taberî ise, “Arzda yönetici olma, mülke hakim olma”[9] ifadeleriyle yorumlar. İbn Kesîr ise, “Bu Allah azze ve celle’nin yöneticilere insanların arasındaki işlerde adaletle hükmetme konusundaki tavsiyesidir”, beyanıyla halîfe kavramının yöneticilik anlamını taşıdığını belirtmiştir[10]. [11]

İbn Haldun ise halife ve halifeliğe daha özel bir anlam yüklemekte ve halifeliği, "dini korumak ve dünya işlerini dinî bir siyasetle idare etmek hususunda şeriat sahibine naiplik etmekten ibaret" saymaktadır.[12] O'na göre böyle bir ilahi görevi yerine getirmek üzere siyası makamı işgal eden imâma halife denir(İbn Haldun, a.g.e., I, 482.). Ancak bu görevin başında bulunana halife denmesinin ona göre sebebi peygamberin ümmetine halef olduğundandır.(İbn Haldun, a.g.e., I, 482.).)

İbn Haldun’un bu yorumuna rağmen; “insanın konumu; Allah’ın emirlerini kendi sorumlulukları gereği yerine getiren, Allah’ın kulu olma durumudur.[13] Dolayısıyla insan Allah’tan yetki alan değil, emir alandır.” Şeklinde de yorumlanmıştır.

İnsanın halîfe olması birinin yerine vekâlet ve niyâbet anlamına değil, tıpkı siyâsal alanda kullanıldığı gibi, “tedbir” ve “imar” anlamına gelmektedir. İnsan yeryüzünün halifesidir ve bu yeryüzüne Allah’ın kulu olarak hükmetmektedir. Bu şekilde insan toplulukları, nesiller birbirlerinin yerini alırlar, birbirlerine halef olurlar; bir topluluk emanete ihanet ettiğinde Allah onun yerine başka birini getirir, yani ona başka bir topluluğu halef kılar ve onları yeryüzünün halifeleri yapar.[14]

Diğer bir görüşe göre, İnsanın yeryüzü işlerini Allah adına çekip çevirmesi; yani insanın, Allah'ın evrende müdebbir olması gibi bir yeryüzü müdebbiri olması itibariyle onun Allah'ın halifesi, dolayısıyla O'nun adına iş yapan bir vekil olduğu y0rumu mecazidir.[15]

Bazılarına göre halife'den kasıt, bir nesilden sonra başka bir neslin arkadan gelip birbirinin yerini aldığı bir kavim (insan topluluğu, ümmet) dir. Nitekim bunu te'yiden Sizi yeryüzünün halifeleri kılan Odur.” (En’am,6/165.) “(Onlar mı hayırlı) yoksa… sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı…” buyrulmuştur. (Neml,27/62.)

Netice itibariyle “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara,2/30.) ayetinde kasdedilen halifenin, Adem ve soyu olduğu hemen hemen kesindir. Kesin olmayan, O'nun ve onların kimin halifesi olduğudur. Bu yüzden müfessirler bu konuda oldukça ihtilafa düşmüşlerdir.[16]

Müslüman Allah’ı kendisini yeryüzünün halifeleri kıldığını ve  kendisine verilen şeylerde denemeye/sınava tabi tutulduğunu bilen; “kan dökücülük ve ifsad” suçunu işlemeyen, tevhîd şuuru ile kulluk vazifesini aksatmadan yerine getirmeye çalışandır.


Rahmân ve Rahîm olan  Allah’ın yardımı ile En’âm Suresindeki “Müslümanların Vasıfları” tamamlandı.


    <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 19.03.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları

[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] Doç. Dr. Hasan Tahsin Feyizli, http://feyzulfurkan.com/sureler/enam-suresi/
[3] Remzi Kaya, Kur’an’a Göre Doğru ve Yanlış Yol, s.19-20.
dergipark.ulakbim.gov.tr/uluifd/article/download/5000017943/5000018233
[4] Ahmet Hocazâde, İslamın Kavramları: Şirk.
http://www.sonsuzark.com/2017/05/sa4348ky57-ahczd5-islamn-kavramlar-sirk.html
[5] http://feyzulfurkan.com/sureler/fatiha-suresi/
[6] İsfahâni,Rağıb el-Hüseyin b.Muhammed(v.502/1108),el-Müfredât fi Ğaribi’l-Kur’ân, el-Mektebetü’t-Tevfikıyye, Kahire t.y. s.162-163
[7] Abdullah TURHAN, Kur’an’da Yönetim Kavram Ve İlkeleri, Yüksek Lisans Tezi, Konya–2010, s.22-23.
http://acikerisim.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/2731/279029.pdf?sequence=1
[8] Zemahşerî, Ebu’l-Kasım Cârullah Mahmud b. Ömer (v. 538/1143) , el-Keşşaf an Hakâiki’t Tenzîl,Daru’l-Ma’rife Yayınevi, Beyrut t.y. s.3/367.
[9] Taberî, Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerir (v. 310/922), Câmi’ul-Beyân fi Te’vil’il-Kur’ân. Müessesetü’r-Risale, 2000, s. 454.
[10] İbn Kesîr,İmaduddin Ebu’l-Fida İsmail, (v.774/1372) Tefsiru’l Kur’âni’l-Azîm,Dâr’u Taybe 1999, s.454.
[11] Abdullah TURHAN, Kur’an’da Yönetim Kavram Ve İlkeleri, Yüksek Lisans Tezi, s.24.
[12] İbn Haldun, Mukaddime; M.E.B., İstanbul 1968, I, 481-482.
[13] Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri. Kitap Dünyası, Konya t.y., s.468.
[14] Abdullah TURHAN, Kur’an’da Yönetim Kavram Ve İlkeleri, Yüksek Lisans Tezi, s.27.
[15] Muammer Esen, “İnsanın Halifeliği Meselesi”, AÜİFD, XLV (2004), Sayı 1, s.32.
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/728/9231.pdf
[16] Muammer Esen, İnsanın Halifeliği Meselesi, s.34.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı