5 Mart 2018 Pazartesi

SA5745/KY57-AHCZD88: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 51: En'âm (114-127)

  "Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. ”


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


EN’ÂM SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (114-127. Ayetler)[1]
  
اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْتَغ۪ي حَكَماً وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاًۜ وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ

(De ki:) "Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size kitabı açıklanmış olarak indiren O’dur." Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur’an’ın gerçekten rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma!" (En’âm Suresi,6/114.)

Rabbimiz batılla olan çatışmalarında, Hakk'ın bağlılarının, kendisinden herhangi bir olağanüstü müdahale beklemeden Hakk'ın tabii yollarla egemen olması için ellerinden geleni yapmalarını irade etmiştir. Bu nedenle de, Hz. Peygamber'den (s.a.)"Ben bu durumda Allah'ın iradesi'ni gözden geçirip, onları inanmaya zorlayacak bir ayet indirmesi için Allah'tan daha büyük bir yetkili mi arayayım?" demesi istenmektedir.  

Yani, "Gerçeğin egemenliği için ortaya konan bu ilkeler, yoldaki güçlükleri ve engelleri açığa çıkarmak için ilk kez bugün icat edilmiş yeni şeyler değildir. Kitabın bilgisine sahip ve peygamberlerin misyonundan haberdar olan herkes, tabii yollarla muhalefet karşısında Hakk için mücadele etmek zorunda kalan önceki peygamberlerin de aynı durumla karşılaştıklarına tanıklık edecektir." (Tefhîm,I/586.)

“Allah’ın dışında bir hakeme mi başvurayım?” Kur’an-ı Kerim, insanların ayrılığa düştükleri konularda aralarında adaletle hükmetmesi ve bu işlerde Allah’ın hakimiyetini ve ilâhlığını temsil etmesi için indirilmiştir. Sonra bu kitap, bir bütün olarak tüm hayat düzeninin dayanacağı temel ilkeleri içerir bir şekilde ayrıntılı olarak indirilmiştir. Aynı zamanda bu kitap, ekonomik, bilimsel ve top yekûn pratik durumları ne düzeyde olursa olsun, insan topluluklarında yer etmesini istediği sorunlara ilişkin ayrıntılı hükümleri de kapsamaktadır. Bu ve öteki nedenlerden dolayı bu kitap, hayatın herhangi bir probleminde Allah’tan başka birinin hükmüne ve hakemliğine ihtiyaç bırakmamaktadır. (Fî Zilâl’den Nakille.)

وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقاً وَعَدْلاًۜ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

“Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir.” (En’âm Suresi,6/115.)

Âyette Allah kelâmının, diğer bütün üstün nitelikleri de kapsayan dört temel niteliğine işaret edilmiştir: Tam ve mükemmel oluşu, doğru ve gerçek oluşu, âdil oluşu, değiştirilemez ve tahrif edilemez oluşu. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/459-460.)

وَاِنْ تُطِـعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي الْاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ

“Yeryüzünde bulunanların çoğu, kendilerine uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar ve temelsiz bir tahminden başka bir şeye de dayanmıyorlar.” (En’âm Suresi,6/116.)

Ayeti anlama ameliyesine geçmeden önce önce şu ayeti de hatırlamak gerekiyor: 

“Eğer (bu konuda) sana cevap veremezlerse, bil ki onlar sadece kendi nefislerinin arzularına uymaktadırlar. Kim, Allah’tan bir yol gösterme olmaksızın kendi nefsinin arzusuna uyandan daha sapıktır. Şüphesiz Allah, zalimler toplumunu doğruya iletmez.” (Kasas,28/50)[2]

Gerek toplumsal, gerekse bireysel yaşamda uyulması gereken ve doğru olan, çoğunluğun istediği/dediği değil, Allah’ın dosdoğru yolu olan İslam olduğu anlaşılmış oluyor. Zira toplumun kâhir ekseriyetinin islâma muhalif bir meselede fikir birliği etmiş olması, bu kalabalığın dediğinin hak olduğu manasına gelmiyor.

Ayette haber verilen zandan başka bir şeye tabi olmayan, temelsiz tahminlerde bulunan, kibirle ve azgınlıkla Allah isyan edenler aynı zamanda bu ayette haber verilen kimselerdir: 

“Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın”[3].( Neml 27/80; Rûm 30/52.)

“Gerçeğin arayıcısı için doğru olan çoğunluğun hangi yolu izlediğine bakmak olamaz; çünkü çoğunluk bilgi yerine zanna uyar. İnsanların çoğunluğunun inançları, teorileri, felsefeleri, hayat prensipleri ve kanunları zannın sonucu ve dolayısıyle saptırıcıdır. Buna karşılık Allah'ın razı olduğu yaşama şekli, ancak bizzat Allah'ın gösterdiği yolda olabilir. Bu yüzden, gerçeğin arayıcısı bu yolu seçmeli ve Allah'ın yolu'nda tek başına da kalsa azim ve kararlıkla yürümelidir.” (Tefhîm,I/587.)

İnsanların düşünceleri, değerleri, ölçüleri, davranışları ve hareketleri üzerinde egemen olacak temel bir kuralın varlığı zorunludur. Bütün bunlardan hangisinin gerçek hangisinin batıl olduğunu belirlemek için temel bir kural kaçınılmazdır. Bu da Allah’ın gönderdiği, tamamladığı ve razı olduğu din İslâm’dır.

Bütün ölçüler ve değerler buna göre değerlendirilecektir. “İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O hâlde, nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz?” (Yunus,10/32.)[4] Zaten, hakkın ötesinde sapıklıktan başka ne vardır?

 ''Din, kimsenin mantığına göre şekillenmez. Mantığın alıp almadığına göre demokrasi olur, şirket olur, park olur; ama din olmaz.'' Müslüman düşüncelerini ve fikirlerini, düşünce ve hayat metodlarını Allah’ın yol göstericiliğinden ve direktiflerinden almayan, kendilerine uyanı, yollarını, takip edeni sapıklıktan başka bir şeye yöneltmeyen yaşayan ölülerden, câhil, kibirli ve imansız insanların ya da düşüncelerin peşinden gidemez.

Müslüman “şu doğru yoldadır, şu da sapıklıktadır” diye kullar hakkında hüküm verenin tek başına yüce Allah olduğunu bilir. Çünkü kulların gerçek mahiyetini sadece yüce Allah bilebilir, neyin hidayet, neyin sapıklık olduğunu ancak O belirleyebilir.

Müslüman Allah’ın dışında bir hakem aramayacağı gibi aynı zamanda yaratan, yaşatan, hesaba çekecek ve hüküm koyan Allah’ın emirlerine teslim olmalı ve Allah’ın rızasını aramalıdır.

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ مَنْ يَضِلُّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ

“Muhakkak ki senin rabbin, evet O, kendi yolundan sapanları da, doğru yolda gidenleri de iyi bilmektedir.” (En’âm Suresi,6/117.)

İnsanlar inanç ve yaşayış bakımından genellikle “Allah’ın yolundan sapanlar” ve “doğru yolda gidenler” şeklinde ikiye ayrılmış; kimlerin yoldan saptığını, kimlerin hak yolda olduğunu Allah Teâlâ’nın çok iyi bildiği belirtilmiştir.

İnsanların düşünceleri, değerleri, ölçüleri, davranışları ve hareketleri üzerinde egemen olacak temel bir kuralın varlığı zorunludur. Bütün bunlardan hangisinin gerçek hangisinin batıl olduğunu belirlemek için temel bir kural kaçınılmazdır. Bu da yaratan ve sahibimiz olan Allah’ın belirlediği kurallardır. Şu doğru yoldadır, şu da sapıklıktadır diye kullar hakkında hüküm verenin tek başına yüce Allah olduğu belirtilmektedir. Çünkü kulların gerçek mahiyetini sadece yüce Allah bilebilir, neyin hidayet, neyin sapıklık olduğunu ancak O belirleyebilir.

فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ بِاٰيَاتِه۪ مُؤْمِن۪ينَ

“ Allah’ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine O’nun adı anılarak kesilenlerden yiyin.” (En’âm Suresi,6/118.)

Bir önceki âyetin sonunda yoldan sapmışlarla hidayette olanlardan söz edilmişti. Burada ise hidayet ehli olan müslümanlardan, (“bismillâh...” diyerek veya başka şekillerde) Allah’ın ismi anılmak suretiyle kesilen (yahut avlanan) hayvanlardan yemeleri istenmektedir. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/462.) Putların ve cinlerin ya da Allah dışında adı anarak kesilen hayvanların yenilmesi yasaklanmıştır. Müslümanlar helâlinden ve besmele ile yiyeceklerdir. Rabbimiz hayatımızın tamamını ilmek ilmek koyduğu kurallarla tanzîm etmiştir.

وَمَا لَكُمْ اَلَّا تَأْكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ اِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ اِلَيْهِۜ وَاِنَّ كَث۪يراً لَيُضِلُّونَ بِاَهْوَٓائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِالْمُعْتَد۪ينَ

“Üzerine Allah’ın adı anılarak kesilenden hayvandan niçin yemeyesiniz ki? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kalmanız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.” (En’âm Suresi,6/119.)

“Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” (Nahl,16/116.)[5]

De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yunus,10/59.)[6]

Müslüman Allah’ın adı anılarak kesilerek hayvandan yer, Allah’ın haram kıldığı şeylerden de yemez. Neyin yenilip neyin yenmeyeceği yani neyin helâl ve neyin haram olduğu hükmünü belirleyen Allah’tır.  Müslümanlar birçoklarının bilgisizce, kötü arzularına uyarak kendilerini saptırma ve aldatılmalarına izin vermezler.

 Âyette, zaruret halinde haram kılınan şeylerden yenilmesine izin verilmiştir. Ancak zaruret halinin tesbitiyle ilgili kesin ölçüler belirlenmesi önemli güçlükler taşır; bu durum büyük ölçüde vicdanî bir meseledir. Bu sebeple âyetin sonunda “Muhakkak ki rabbin haddi aşanları çok iyi bilir!” buyurularak bu ruhsatı istismar etmeye kalkışacak olan kötü niyetli kimseler uyarılmıştır. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/462-463.)

وَذَرُوا ظَاهِرَ الْاِثْمِ وَبَاطِنَهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْسِبُونَ الْاِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُوا يَقْتَرِفُونَ

“Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerdir.” (En’âm Suresi,6/120.)

Sen günahı kime karşı işlediğine, günah işlemek sureti ile kimin emrine isyan ettiğine, kimin emrini görmezden geldiğine bak!

Müslüman olarak Allah’ın razı olmadığı ve yasakladığı münker işlerin açığından da gizlisinden de uzak durur. Rabbinin emrine karşı gelmek istemez.

وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَاِنَّهُ لَفِسْقٌۜ وَاِنَّ الشَّيَاط۪ينَ لَيُوحُونَ اِلٰٓى اَوْلِيَٓائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْۚ وَاِنْ اَطَعْتُمُوهُمْ اِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ۟

“Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz.” (En’âm Suresi,6/121.)

Burada ister kendiliğinden ölmüş olsun, ister kesilerek öldürülmüş olsun, Allah’ın ismi anılmadan kesilen hayvan etinin yenilmesi yasaklanmıştır. İmam Mâlik’e göre, kasten de olsa unutkanlık veya bilgisizlik neticesinde de olsa, Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanın etini yemek haramdır. Hanefîler’e göre sadece kasıtlı olarak Allah’ı anmadan kesilen hayvanın etini yemek haramdır. İmam Şâfiî ise âyetin asıl maksadının Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın etini haram kılmak olduğunu düşünerek, böyle bir niyet bulunmadığı sürece, bilerek de olsa bilmeden de olsa, Allah’ın ismi zikredilmeden kesilen hayvanın etinin yenilebileceği hükmüne varmıştır. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/463.)

Allah'ın birliğini kabul etmek, hayatın tüm yönlerinde Allah'a itaat etmektir. Allah'ın yanısıra bir başka kişiye daha itaat edilmesi gerektiğine inanan bir kimse akide açısından şirke düşmüştür. Haram ve helâl kılma yetkisini kendisinde gören böylesi kişilere Allah'ın yol göstericiliğini hiçe sayarak itaat eden bir kimse ise şirke amelî açıdan girmiş olur. (Tefhîm,I/589.)

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتاً فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُوراً يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِر۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle güzel gösterilmiştir.” (En’âm Suresi,6/122.)

Zillet odur ki, Allah’ın hidayet verdiği ve övdüğü, diğer insanlardan ayırdığı Müslümanların bir kısmının Allah’ın sevmediği, karanlıklar içinde kalan kimselere yani hidayeti beğenmeyip sapıklığa özenmesidir. Müslümanlar arasında ne yazık ki Allah’ın nasip ettiği hidâyetin kıymetini bilemeyen; karanlığa, cehâlete vurgun; kendi değerlerini aşağılayan ve bâtılı öven epey bir kişi vardır.

Kendilerine sunulan ışığın yol göstericiliğine tabi olmayı reddedip, doğru yol'a çağrıldıkları halde eğri yollarda yürümeyi tercih edenlere yaptıklarını güzel göstermesi Allah'ın Kanunu'dur. Böyle kişiler zamanla karanlığı sevmeye başlar ve karanlıklar içinde körler gibi el yordamıyla yürümekten ve hayatları boyunca sürüklenip gitmekten hoşlanır hale gelirler. Aynı şekilde, her kötü şey kendilerine sevmeye ve yapmaya değer, her gülünçlük de bir hikmet parıltısı olarak görünür. (Tefhîm,I/590.)

Küfür; yok olmayan, bitmeyen, kaybolmayan, öncesiz ve sonrasız gerçek hayattan kopmadır. Küfür ruhun açılmasını ve doğmasını engelleyen bir perdedir. O, karanlıktır. Küfür büzülüp, taşlaşmaktır. Çünkü, o, sıkıntıdır. Fıtratın kolay yolundan ayrılmaktır. Küfür ve şirk insanın kendisine yaptığı en büyük zulümdür.

 Küfür ve şirk, insanın hakkı bâtıldan ayırarak kurtuluş yolunu bulmasına engel olur. Buna karşılık Allah’ın kendisine İslâm’ı nasip ettiği kişi ise, yeniden hayata kavuşmuş insan gibi, gerçeği gerçek olmayandan, doğru ve yararlı olanı yanlış ve zararlı olandan ayırt etme imkânına kavuşmuştur; böylece iman nuruyla zihni ve kalbi aydınlanan kişinin bu sayede yolu da aydınlık olur. İnkâra saplanmış olan için ise, küfrü devam ettiği sürece karanlıktan kurtuluş ümidi de kalmamıştır. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/464.)

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ اَ كَابِرَ مُجْرِم۪يهَا لِيَمْكُرُوا ف۪يهَاۜ وَمَا يَمْكُرُونَ اِلَّا بِاَنْفُسِهِمْ وَمَا يَشْعُرُونَ

“Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşlarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir. Ama onlar farkında olmadan yalnız kendilerini aldatırlar.” (En’âm Suresi,6/123.)

“Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz.” (İsrâ,17/16.)[7]

Mücrim ve mütraf kelimeleri “refah içinde yaşayan şımarık elebaşları” anlamında kullanılmıştır. Mütref kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de farklı türevleri ile beraber 8 kez geçer. Mütref kelimesi, insanları fesaddan alıkoymamak, zulüm ve cürüm gibi diğer ortak özelliklerle beraber kullanılmaktadır. 
Demek ki, mütref toplumlar fesad eylemlerine seyirci kalan, haksızlığa göz yuman ve bu sebeple de helâki hak eden suçlu bir toplum olmuşladır. Oysa kötülüklerle mücadele etseler, helâk olmaktan kurtulacaklardır.

Bir toplumun yok oluşunda mütrefler büyük bir rol oynaması şu şekilde olmaktadır. Onların davranışları, içinde yaşadıkları toplum tarafından dikkatle izlenmekte ve gözlenmektedir. Toplumun vitrininde yer alan bu insanların şımarıklık ve gösterişin öne çıktığı yaşam tarzları, maddî konumu itibariyle onlardan aşağıda yer alan tabaka tarafından özenti, nefret ve kıskançlık gibi birbirine karışmış duygular içinde izlenmektedir. Bu durum Onlara özenti duyanlarda davranış bozukluklarına, aşağılık kompleksine, ve buna ek olarak onların maddî gücüne erişme çabasından dolayı da haksız kazanç yollarının aranmasına neden olmaktadır.[8]

Bir ülkenin helâkinde O ülkenin mütreflerinin, yani kolay yaşamaya alışmış halklarının kendilerine gelen uyarıları önemsememeleri ve bu ikazlara rağmen yaptığı taşkınlıklar önemli bir rol oynar. Çünkü kolay yaşantı, toplumsal çöküntünün başlıca sebebidir.

“Biz nimetler içinde şımaran nice memleket halkını helâk etmişizdir. İşte kendilerinden sonra içlerinde pek az oturulmuş yurtları! (O yurtlara) biz varis olduk, biz.” (Kasas,28/58.)[9]

وَاِذَا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتّٰى نُؤْتٰى مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِۜ اَللّٰهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُۜ سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ اَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ

“Onlara bir âyet geldiğinde (okunduğunda), "Allah’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız" dediler. Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenler, yapıp durdukları hileler sebebiyle, Allah tarafından bir aşağılanmaya ve çetin bir azaba uğratılacaklardır.” (En’âm Suresi,6/124.)

Müfessirlerin çoğunluğuna göre âyet, müşriklerin ileri gelenlerinin Hz. Peygamber’e karşı kıskançlıklarını dile getirmektedir. Esasen tarihin bütün dönemlerinde ve günümüzde inkârcılık veya bâtıl inançlarda ısrar etmenin temelinde çoğunlukla kıskançlık, gurur ve kibir, yanlış geleneklerin veya telkinlerin etkisini aşamama gibi psikolojik sebepler bulunmaktadır. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/465-466.)

Müşrikler “rasûllerin bir meleğin kendilerine Allah'tan Mesaj getirdiği iddialarına, aynı melek Allah'ın Mesajını doğrudan bize iletmek için gelmedikçe inanmayacaklarını" bildirmeleri üzüm yeme derdinde olmadıklarını aynı zamanda kıskançlık, kibir ve kendi sömürü düzenlerini kaybetmek istemediklerini de göstermektedir.

فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِۜ كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır.” (En’âm Suresi,6/125.)

Bu metnin, açık bir şekilde Allah'ın her şeye kâdir ve gücü yeter olduğunu, insanların ise tamamen Allah'ın bu hâkim kudretine tabi bulunduğunu ifade etmektedir. Allah bu yetkiyi hiç bir kimseye ya da kuruma hatta hâtemu’l-enbiyâ Muhammed Mustafa (sav)’e bile vermemiştir.

"Allah göğsünü İslâm'a açar" yani, "Allah zihninden ve kalbinden İslâm hakkındaki her tür kuşku, tereddüt ve kararsızlığı gidererek, kendisini İslâm gerçeği konusunda iyice ikna eder.”

Bu âyet gösteriyor ki, Allah’ın evrende mutlak geçerli olan küllî kanunları insanların inanç ve amel hayatında da geçerlidir ve bütün zâhirî sebeplerin ötesinde asıl ve gerçek sebeptir. O, küllî kanunları uyarınca, birinin hidayete ulaşmasını dilerse onun gönlünü İslâm’a açar, onu sevdirir ve kabul ettirir; eğer birinin haktan uzak kalmasını istiyorsa onun da kalbine hakkı benimseyip sevmesini engelleyici bir darlık ve sıkıntı verir. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/467-468.)

En’âm Suresi’nin 125.ayeti şu ayetlerle birlikte düşünülmelidir:

"Allah'ın fitneye düşmesini istediği kimse için Allah'a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar, Allah'ın, kalplerini arıtmak istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradır. Onlara âhirette büyük azab vardır." (Mâide, 5/ 41).

"Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla..." (Âl-i İmrân, 3/ 8).

"Ey Muhammed, Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir." (Bakara, 2/ 272).

"Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de sapıtırsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın." (Kehf, 18/ 17).

"Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Ama O, istediğini sapıtır, istediğini doğru yola eriştirir. And olsun ki, işlediklerinizden sorumlu tutulacaksınız." (Nahl, 16/ 93).

وَهٰذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَق۪يماًۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ
لَهُمْ دَارُ السَّلَامِ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Bu (din), rabbinin dosdoğru yoludur. Biz öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık.” (En’âm Suresi,6/126.)

“Rableri katında onlara esenlik yurdu vardır. Ve yapmakta oldukları (güzel) işler sebebiyle Allah onların dostudur.” (En’âm Suresi,6/127.)

İslâm, Rabbimizin dosdoğru yoludur. "Gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan bir din[10]” dir bu. Müslümanlar bu dosdoğru dine uymak ve yaşamakla mükelleftirler, bu dosdoğru dini kendilerinin istediği hale dönüştürmekle değil.

İlk âyet, inkârcıların tuttukları dalâlet yolunun zıddı olan hidayet yolunun özelliğini, 127. âyet de bu yoldan gidenlerin ulaşacakları huzur ve mutluluğu dile getirmektedir. Buna göre Allah’ın, ruhunu ve gönlünü İslâm’a açtığı, bu sayede iyi niyetli olan ve sağlıklı düşünen insanlar tarafından benimsenen İslâm, Hz. Peygamber’in rabbi olan Allah’ın dosdoğru gerçeğe ve mutluluğa götüren yoludur. 

Böylece Kur’an doğru yolu da eğri yolu da açık seçik bildirmiştir. Fakat bundan ancak öğüt ve ibret almaya niyetli olanlar yararlanırlar. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/468.)

    <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 05.03.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları


[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] فَإِن لَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءهُمْ وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْرِ هُدًى مِّنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
[3] إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاء إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ
[4] فَذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ
 [5] وَلاَ تَقُولُواْ لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَذَا حَلاَلٌ وَهَذَا حَرَامٌ لِّتَفْتَرُواْ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ.{النحل:116}.
[6] قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَاماً وَحَلالاً قُلْ آللَّهُ أَذِنَ لَكُمْ أَمْ عَلَى اللَّهِ تَفْتَرُونَ.
 [7] وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نُّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا 
[8] KUR’ÂN-I KERÎM’DE KISSALAR, s.77.  acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/1284/1883.pdf
[9] وَكَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ بَطِرَتْ مَعِيشَتَهَا فَتِلْكَ مَسَاكِنُهُمْ لَمْ تُسْكَن مِّن بَعْدِهِمْ إِلَّا قَلِيلًا وَكُنَّا نَحْنُ الْوَارِثِينَ
[10] İbnu Mace, İttiba-ı Sünne, 43; Ahmed b. Hanbel IV, 126, 127(16811) ; Dârimî, Mukaddime 169.
" قَدْ تَرَكْتُكُمْ عَلَى الْبَيْضَاءِ ، لَيْلُهَا كَنَهَارِهَا ، لَا يَزِيغُ عَنْهَا بَعْدِي إِلَّا هَالِكٌ ، مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ فَسَيَرَى اخْتِلَافًا كَثِيرًا ، فَعَلَيْكُمْ بِمَا عَرَفْتُمْ مِنْ سُنَّتِي ، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ ، وَعَلَيْكُمْ بِالطَّاعَةِ ، وَإِنْ عَبْدًا حَبَشِيًّا ، فَإِنَّمَا الْمُؤْمِنُ كَالْجَمَلِ الْأَنِفِ ، حَيْثُمَا قِيدَ انْقَادَ "


Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı