2 Mart 2018 Cuma

SA5727/KY57-AHCZD87: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 50: En'âm (105-113)

  "Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. ”


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


EN’ÂM SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (105-113. Ayetler)[1]
  
وَكَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ وَلِيَقُولُوا دَرَسْتَ وَلِنُبَيِّنَهُ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

“Böylece biz âyetleri, duruma göre farklı tarzlarda gönderiyoruz ki, "İyi öğrenmişsin" desinler ve biz, anlayan toplum için Kur’an’ı iyice açıklamış olalım.” (En’âm Suresi,6/105.)

“Âyetlerin geniş geniş açıklanması” iki maksada bağlanmış olup ilki inkârcıların Hz. Muhammed’e “Sen (Kur’an’ı, âyetleri) iyi öğrenmişsin” demeleri, ikincisi de Allah Teâlâ’nın bilen bir kavme yani hak ve hidayeti bilip takip edenlere Kur’an’ı açık seçik tanıtmasıdır.  Âyet “Biz âyetleri geniş geniş açıklarız; sonuçta da onlar kendi seçimleriyle inkâra yönelip bütün delilleri hiçe sayarak Hz. Muhammed’e ‘Sen Kur’an’ı başkalarından okuyup öğrendin’ derler” şeklinde açıklanmalıdır. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/451-452.)

Doğru yolu bulmak istemeyenler ve bir şeyler öğrenmek isteğinde olmayanlar inat ve kibirle hakikatı kabule yanaşmadılar.

اِتَّبِعْ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ

“Rabbinden sana vahyolunana uy. O’ndan başka tanrı yoktur. Müşriklerden yüz çevir.” (En’âm Suresi,6/106.)

وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَٓا اَشْرَكُواۜ وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۚ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ

“Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili de değilsin.” (En’âm Suresi,6/107.)

Ardından gerçekleri gören ve bilenler ile gerçeği bilmeyen körler arasındaki farklılık vurgulanıyor. Hz. Peygamber'e (salât ve selâm üzerine olsun) yönelik yüce bir emir yer alıyor... Yüce Allah ayetleri açıklamışken ve ona karşı insanları iki grubu bölünmüşken, kendisine vahyedilene uymasına, müşriklerden yüz çevirmesine, onlara katılmamasına, saçma sapan sözler söylemelerine aldırış etmemesine, yalanlamalarını, inatlarını ve karşı çıkışlarını dert edinmemesine ilişkin Hz. Peygamber'e (salât ve selâm üzerine olsun) yönelik ulu bir emir yer alıyor. 

O'nun yolu, Rabbinden kendisine vahyedilene uymaktır. Tüm hayatını ve kendisine uyanların hayatlarını vahyin esaslarına göre düzenlemektir. O müşriklerden sorumlu değildir. O, kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah'ın vahyine uyar, kullardan ona ne?.. Hz. Peygamber’in inkârcılar üzerinde koruyuculuk ve bekçilik yapmak gibi bir sorumluluğu yoktur.

 “Doğrusu size rabbiniz tarafından basîretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendine, kim de kör olursa zararı kendinedir. (De ki:) "Ben üzerinize bekçi değilim." (En’âm Suresi,6/104.)[2]

“De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir. Kim de saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben sizin üzerinize vekil değilim.” (Yunus 10/108.)[3]

“Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz.”(İsra 17/15)[4]

“...Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarıcılardanım.”(Neml 27/92)[5]

وَلَا تَسُبُّوا الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَسُبُّوا اللّٰهَ عَدْواً بِغَيْرِ عِلْمٍۜ كَذٰلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ اُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Allah’tan başkasına tapanlara hakaret etmeyin; sonra onlar da bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah’a hakaret ederler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini güzel gösterdik. Sonunda dönüşleri rablerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” (En’âm Suresi,6/108.)

“(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.” (Mü’minûn,23/53.)[6]

Bu ümmeti ve bu topraklar üzerinde yaşayan müttakî ve ihlaslı kulları, şahsi ilişkiler ve şahsi menfaatlerden uzak olarak bir araya toplayan İslam bağı olduğu gibi, insanların kendisinde birleştiği veyahut ayrıldığı ırksal, iklimsel, etnik, mezhepsel ve asabiyetçilik bağlarından uzak olarak ümmeti, tevhid dairesinde birleştiren de İslam bağıdır. "Rabbiniz ise benim öyleyse bana karşı gelmekten sakının" dolayısıyla, insanın yaşantısında rabbi ile arasındaki bağa hükmedecek olan şeyin takva olması gerekir.

Ayetteki müşriklerden yüz çevirmesine ilişkin Peygamber'e (salât ve selâm üzerine olsun) yönelik direktifle beraber, bu yüz çevirmenin müminlere yakışır bir edep, bir vakar ve bir üstünlük içerisinde olmasını öngören müminlere yönelik bir emir yer almaktadır. Müslümanlara, müşrikleri yüce Allah'a sövmeye zorlamamak için, müşriklerin tanrılarına sövmemeleri emredilmektedir. Çünkü müşrikler yüce Allah'ın kaderini ve makamının ululuğunu kavrayamıyorlar. Bu yüzden müminlerin onların değersiz, aşağılık ve zavallı tanrılarına sövmeleri, onların ulu Allah'a sövmelerine neden olabilir.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Ashabı gayrimüslimlerin tapındıkları şeylere, liderlerine ve akidelerine karşı kötü dil kullanmaktan kaçınmaları için uyarılmaktadır. Onlarla tartışmaya girdiklerinde uygun sınırlar içinde kalmaları ve müslim olmayanların gerçekten daha çok uzaklaşmamaları için kutsal nesne ve kişilerini kötülememeleri tavsiye olunmaktadır. (Tefhîm,I/583.)

Âyette İslâm’ın tebliğ ve davet metoduna da işaret vardır. Buna göre bizim gibi başkalarının inanç ve kanaatleri de onlara göre değerlidir. İkna etmenin yolu saygı ve nezaketten geçer. Hakaret ve küfür ise sadece muhatabın düşmanlık duygularını kabartır; inatlaşma, sertleşme ve giderek çatışmaya yol açar. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/453-454.)

Bir Müslüman Hristiyanların haçını çiğnerse Hristiyanlar da onun kitabını ayaklar altına alıp çiğnerler; Kur’ân’a göre Müslümanlar kitaplarını korumak için  mesela Hristiyanların haçına hakaret etmeyecekler.

Bugün Batı’da İslam ve Müslümanlar aleyhine yürütülen kampanyalar, İslam tehdidi, İslamofobi efsaneleri bazı Müslüman fert ve grupların yanlış, çirkin, yersiz davranışları ile terör eylemlerinden güç alıyor. Gerçi Batı için İslamofobi (Anti-İslam) sadece nefret ve düşmanlıklarını örtme ve işgal, işkence, saldırı, katliamlarını örtme kılıfıdır.

Müslümanlar olarak tepkilerimizi kontrol etmek durumundayız. Din adına konuşanlarımızın, savaş halinde olmadığımız başka din mensuplarına karşı şiddet ve nefret dilini kullanmaları, halkı buna teşvik ve tahrik etmeleri fayda değil, zarar getirir, getiriyor.

Maalesef bugün için onlarca-yüzlerce Müslüman, bırakın bu ayeti iyi anlamayı, İslam’ın özünü oluşturan temel esaslardan habersiz olarak pervasız bir şekilde birbirinin canına, malına, düşüncesine, inancına, iffet ve namusuna saldırmaktadır. İşin acı yanı, bunu diline doladığı bir ayet veya hadisle Allah adına yapmaktadır.

Her şeye rağmen Müslüman, bu asrın muhâfızı olarak iman ettiği dini kesinlikle, Allah’ın razı olduğu şekilde destek olacak ve savunacaktır. “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed,47/7.)[7]

Düşmanın eline fırsat vermek de hikmetli bir davranış değildir. Müslümanın işi putları kafalarda ve gönüllerde kırmak olmalıdır. İnsanoğlunun inancını değerlendirme işi Allah’a aittir. Bu konuda Müslümana yaraşan tavır, tıpkı Hz. Peygamber örnekliğinde olduğu üzere doğru ve güzel bir yol ve yöntemle İslam’ı tebliğ etmektir. Bizatihi Allah Teala, bizlere başkalarının kutsalına hakaret etmeyi yasaklamıştır: “Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah'a söverler…” (En’am, 6/108.)

وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ لَيُؤْمِنُنَّ بِهَاۜ قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِ وَمَا يُشْعِرُكُمْۙ اَنَّـهَٓا اِذَا جَٓاءَتْ لَا يُؤْمِنُونَ

“Kendilerine bir mûcize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. De ki: "Mûcizeler ancak Allah’a aittir." Ama mûcize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?” (En’âm Suresi,6/109.)

Derdi iman etmek olmayan müşrikler Kur’an’ın Allah kelâmı olduğuna inanmadıkları, Hz. Muhammed’in onu Tevrat ve İncil hakkında bilgi sahibi olanlardan ders alarak öğrendiğini iddia ettikleri için ondan peygamberliğini kanıtlayacak başka mûcizeler istiyor; o takdirde bu mûcizeye, dolayısıyla Hz. Peygamber’e inanacaklarına dair and içiyorlardı. Âyette Hz. Peygamber’den, mûcizeyi gerçekleştirmenin ancak Allah’ın dilemesine bağlı bulunduğunu açıklaması istenmektedir. Hz. Peygamber’in de bu gerçeği her vesileyle ifade ettiği, kendisinin ancak bir beşer olduğunu açıklıkla belirttiği görülmektedir (Kehf 18/110; Fussılet 41/6). (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/455.)

Şirk koşan ve sapıklığa dalıp gidenlerin bu duruma düşmelerinin nedeni karşılarına kanıtların, belgelerin (mucizelerin) çıkmaması değildir kuşkusuz. Onların bu duruma düşmelerinin nedeni kibir ve inatları, sömürü sistemlerini kaybetmek istemeyişleri, kalplerinin harap olması, fıtratın fonksiyonunu yerine getiremez olması ve vicdanın körelmesidir. Kuşkusuz hidayeti; ancak O'na yönelenler ve O'nun için çaba sarf edenler hak ederler. Konuyla ilgili olarak birçok ayet bulunmakla birlikte örnek olarak şu ayetleri ele alabiliriz:

"Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır…" (Bakara,2/7)

 “Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağırlar ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu şaşırtır; dilediği kimseyi de doğru yola (sırât-ı müstakîm’e) iletir.” (En’âm Suresi,6/39.)[8]

“Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola (hidâyete) iletir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (İbrahim,14/4.)[9]

"Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyet''e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır."(En’am,6/125)

"Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik. Allah dilediğini saptırır ve dilediğini de doğru yola eriştirir; güçlü olan, Hakim olan O''dur." (İbrahim,14/5)

"Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden, and olsun ki, sorumlu tutulacaksınız."(Nahl,16/93)

"İşte böylece Kuran''ı apaçık ayetler olarak indirdik. Allah, şüphesiz, dilediğini doğru yola eriştirir." (Hacc,22/16)

"Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir" (Kasas,28/56)

وَنُقَلِّبُ اَفْـِٔدَتَهُمْ وَاَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِه۪ٓ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ۟

 “O’na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi (mûcize gösterdikten sonra da) yine onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz. Ve onları şaşkın olarak taşkınlıkları içinde bırakırız.” (En’âm Suresi,6/110.)

Yani, "Hz. Peygamber (s.a) mesajını işitip de reddetmelerinden bu yana onların zihin yapısında hiçbir değişiklik olmamıştır. Hâlâ mesaja karşı aynı çarpık bakış yolunu izlemektedir onlar ve dolayısıyla onu doğru biçimde görüp anlayabilecek değillerdir." (Tefhîm,I/583.)

وَلَوْ اَنَّـنَا نَزَّلْـنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُٓوا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

“Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler.” (En’âm Suresi,6/111.)

Yani, "Bâtıl'ı reddedip, özgür ve bilinçli bir seçimle Hakk'ı kabul etmeyeceklerinden kendilerine Hakk'ı izletmek için kalan tek seçenek Allah'ın zorlamasıdır. Bunun için de, yaptıklarından sorumlu olmayan diğer türler gibi, kendilerini düşünce ve eylem özgürlüğünden yoksun bırakacak şekilde Allah'ın mahiyetlerini değiştirmesi gerekmektedir. Fakat bu, insanın yaratılışına aykırıdır. Bu nedenle, Allah'ın olağandışı bir müdahaleyle onları mümin yapmasını beklemememiz gerekir." (Tefhîm,I/583.) Allah’ın böylelerini zorla hakikate sevketmesi mümkünse de (meselâ bk. En‘âm 6/35, 107, 112, 137) bu durum, O’nun koymuş olduğu görev, sorumluluk ve ceza-mükâfat düzeniyle uyuşmaz. Bu yüzden bir âyette “Gerçek, rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” (Kehf 18/29) buyurulur. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/455-456.)

Rivâyete göre bazı müminler onların bu yeminlerine aldanarak, istedikleri mûcizenin gelmesiyle inanacaklarını ümit etmişlerdi. Allah, mûcizelerin ancak kendi kudretinde olduğunu belirttikten sonra, onlara istedikleri mûcize gelse de yine inanmayacaklarını, ilk defa nasıl inanmamışlarsa yine mûcizelerle değişen bir şey olmadığı için inkâr edeceklerini açıklamıştır. Zira inanacak olsalardı başka mûcize istemeye gerek duymadan peygamberin hidâyet mûcizesini kabul ederlerdi. Halbuki onlar inat ve büyüklenme içindedirler. Öyle ki sadece bir mûcize değil, bütün melekler karşılarına dikilse, ölüler de onlarla konuşsa ya da Allah ve melekleri kefil olarak onlara getirilse yine de iman etmezler(Elmalılı, Hak Dini, III, 2024-2027.). Konuyla ilgili bir diğer âyette ise, gökten düşen bir kütle görseler, bunu üst üste yığılmış bulutlar (Tûr 52/44.) olarak yorumlayacakları belirtilir. Diğer bir âyette ise “Ehl-i Kitaba bütün mûcizeleri getirsen onlar yine de senin kıblene tabi olmazlar”( Bakara 2/145.) denir. Bu âyet, Hz. Muhammed’i kendi oğullarını tanı- dıkları gibi iyi tanıyan Ehl-i Kitabın (Bakara 2/146), bu bilgilerinin yanı sıra mümkün olan bütün delil ve mûcizeleri görseler yine de İslâm’a girmeyeceklerini ifade eder(Elmalılı, a.g.e., I, 530.).[10]

Allah müşriklerin istedikleri şekilde mûcize olarak onlara melekleri indirse, onları ölülerle konuştursa, daha başka türlü mûcizeleri önlerine serse yine de Allah dilemedikçe inanmayacaklardır.
Kur’ân, genelde hissi mucize taleplerine olumsuz bakmakta, Hz. Peygamber’den hissi mucize isteyenlerin bilgisiz, kafir ve münkirler olduğunu haber vermekte[11], onlara mucize gösterildiğinde iman etmeleri gerekirken Hz. Muhammed’in kahin ve sihirbaz olduğunu söylediklerini kaydetmekte,[12] ”Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirerek bunun eskiden beri devam ede gelen bir büyü olduğunu söylerler (Kamer,54/2.) buyurmaktadır.

Burada inkarcıların kendilerine mucize gönderilmesini istedikleri görülmektedir. Nitekim Abdullah b. Abbas’ın rivayetine göre Mekke müşrikleri Resûlullah’tan Safa tepesini altın ve gümüş yapmasını istemişlerdi. Ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre daha önceki kavimler de bu tür mucizeler istemişlerdi. Ancak onların asıl maksadı inanmak değildi. Allah Teala onların peygamberlerinden istediği bu mucizeleri tahakkuk ettirmiş fakat iman etmedikleri için de onları helak etmişti. Bu Allah’ın bir kanunudur. Eğer Hz. Muhammed de müşriklerin istedikleri bu nevi mucizeleri göstermiş olsaydı, -ki onlar yine de inanmayacaklardı- o takdirde geçmiş kavimler gibi onlar da helak olacaklardı.

Ebû Cehil ve Ebû Leheb örneklerinde olduğu gibi tuğyan ve bağy ile cehâletle aklı bir tarafa bırakıp inatçılıklarını öne çıkaranlar, mucize olsa da olmasa da inanmazlar ve Peygamber’in sihirbaz ya da kâhin olduğunu iddia ederlerdi. Cehl, hemen hemen zihni körlük demektir. Kur' an, cehlin bu yönünü gayet güzel bir tarzda belirtmiştir: "Gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur." (Hac 22/46.) Onlar aklen kör ve sağır idiler.  Bugün de durum aynıdır.

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُواًّ شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوح۪ي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراًۜ وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ
وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak da âhirete inanmayanların kalpleri ona (o yaldızlı sözlere) kansın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri kötülüğü bundan böyle de işlemeye devam etsinler.” (En’âm Suresi,6/112-113.)

Allah, Elçisini şöyle teselli ediyor: "İnsan ve cinler arasında bulunan şeytanların, misyonun karşısındaki birleşik ve faal düşmanlıklarına hiç üzülme. Bu ilk kez senin başına gelen bir şey değildir, diğer elçilere de aynı şekilde davranılmıştı. Ne zaman bir elçi Doğru Yol'u göstermek için geldiyse, tüm şeytânî güçler, Onu misyonunda başarısızlığa uğratmak için hemen harekete geçmişlerdir." (Tefhîm,I/584.)

“Bugün İslam'ın ve müslümanların acımasız bir vandallığa, benzersiz bir şiddete, akıl dışı bir düşmanlığa maruz kalmasının kökeninde tarihin sakladığı gerçek güç var; İslam, tarihi ve öncesini de 'kuşkusuz bilgiyle' öğretme konusunda satanist batı ve satanist doğu için gerçek bir tehdittir.”[13] Müslümanlar, yöntemlerini çok iyi tanımak sureti ile “insan ve cin şeytanlarını düşman”lara karşı mücâhedesinde geri durmamalıdır.

Daha önceki âyetlerde geniş olarak bildirildiği üzere, Allah Teâlâ müşriklerin inat, inkâr ve türlü tecavüzleri karşısında Hz. Muhammed’i (sav) imtihan ettiği gibi, eski peygamberlerin hayatlarına dair birçok âyette gösterildiği gibi o peygamberlere de bazı ruhanî ve cismanî güçleri düşman kılıp onların mücadele etmekteki sabır ve sebatlarını denemiş; bu suretle, Allah’ın bu en seçkin kulları, ilâhî hakikatleri tebliğ ve yaşatma uğruna büyük mücadeleler sergilemişlerdir. 

Burada ifade buyurulduğu gibi Allah dileseydi o “insan ve cin şeytanları” düşmanlık yapamaz, aldatıcı ve kandırıcı telkinlerde bulunamazlardı. Allah’ın bunları peygamberlere düşman kılması, bir yandan peygamberlerin güçlükler karşısındaki sabır ve kararlılıklarını ölçmek; bir yandan da her bir ümmete, üstün ideallere ağır meşakkatleri, güçlü direnişleri yenerek ulaşılabileceğini; kişinin değerinin de bu yoldaki azim ve sebatıyla ortaya çıkacağını göstermektir.

İlâhî irade dünya hayatını–imanla inkârın, hayırla şerrin– bir çatışma alanı yapmıştır. Hakkı yaşatmak ancak, daima direniş konumunda bulunan bâtılı etkisiz kılmakla mümkün olur. Allah’ın hikmetli yaratışı ve bu yaratmanın bir eseri olan insan aklı ve mantığı uyarınca, peygamberlerle onlara uyanların iman ve amellerinin değer kazanması için böyle bir mücadeleye gerek vardır. Kahramanlık şerefini sadece bir savaştan zaferle çıkanlar hak edebilirler. Dünyada insanın insan olmayandan farkı ve ayrıcalığı da buradadır.

    <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 02.03.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları


[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] قَدْ جَٓاءَكُمْ بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْۚ فَمَنْ اَبْصَرَ فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ عَمِيَ فَعَلَيْهَاۜ وَمَٓا اَنَا۬ عَلَيْكُمْ بِحَف۪يظ
[3] قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُمُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَا أَنَاْ عَلَيْكُم بِوَكِيلٍ
[4] مَّنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً
[5] وَأَنْ أَتْلُوَ الْقُرْآنَ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَقُلْ إِنَّمَا أَنَا مِنَ الْمُنذِرِينَ 
[6] فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ 
[7] يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
[8] وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِۜ مَنْ يَشَأِ اللّٰهُ يُضْلِلْهُۜ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
[9] فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
[10] Halil İbrahim BULUT, Mûcizelerin Muhatapları Üzerindeki Etkileri, s.163.
[11] Bakara 2/118; En’am 6/8; Yunus 10/20; Ra’d 13/7;Taha 20/133; Ankebût 29/50.
[12] et-Tur 52/29; el-Hâkka 69/42; el-Müddessir 74/24.
[13] Seçkin Deniz, İnsan Satanizm Karşısında Seçeneksiz Değildir
http://www.sonsuzark.com/2017/11/sa5161sd818-insan-satanizm-karssnda.html



Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı