18 Aralık 2017 Pazartesi

SA5346/KY1-CÇ448: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman II-7

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak; bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

İkinci Bölüm
TOPLANMA VE HAC GÖREVİNİ YERİNE GETİRME
-7-

Sör Ceyms Kullington- Telefongraf ve Aynalı Gözetleme- Aden’deki Durum- Hilariyon Meydana Çıkar- Yeni ve Eski Toplar- Pol Karden’in Bir Torpil Kazası Rivayeti-  Kristiyan’ın Anısı- Gülleler Altında bir Savaş Oturumu- Serseriler Kralı- İntikam Kurşunu- Avrupa İçin Bir Mektup- Adada Yalnız- Bir Dergi- Hayırlı Haber

Pirim kale komutanı Sör Ceymis Kullington, her yerde savaşarak metanet ve dinginlikle rütbeler kazanan kahraman subaylardan biriydi.


Sarımtırak rengi, küçük ve birçok buruşukluklarla bozulmuş alnı, siyah bir gözlüğün arkasında parlayan açık mavi gözleri, kır düşen bıyıkları, kuru, kemikli, uzun vücudu, kırmızı elbisesi, geniş omuzları, zayıf bacaklarıyla tam bir İngiliz’di.


Otuz sene önce Kap ’ta elmas kralı Sesil Rodes gibi güçlü bir valinin idaresinde olarak askerlik yapmış fakat, Matabe’lerle yapılan bir savaştan sonra Hindistan’a gönderilmişti. İngilizler, kuzeye doğru hareketleri sırasında bu kabileyle yolları üzerinde rastlantıyla savaşmışlardı.

Gerçekten, benzeri sömürge yönetimini uygulamaktan kendini alamıyordu. O andan itibaren Atidi’ye atanmıştı. Doğasından kaynaklanan doğruluğu, gerçeğe olan düşkünlüğü sömürgelerden birinde kalmasına engel olmuştu.  Çünkü ikiyüzlülük, dolandırıcılık İngiltere hükümetince yerleşik durum olduğundan bu zat, bir türlü seçkin idarecilerle dostluk kuramıyordu.


Diğerleri gibi, şayet, aldatmayı bir prensip edinseydi değerli adamlardan biri, bir üst kademe yönetici olması olasıydı. İşte bunu yapamadığı için, iki kilometre genişliğinde bir adanın komutanlığını albay rütbesinde olarak yerine getiriyordu.


Kalenin hali hazırdaki durumuyla düzenli bir saldırıya, bombardımana uzun süre direnmesi olasılık dışındaydı; zira, gerek mevziler ve gerekse toplar büyük hasara uğramışlardı. Siperler her ne kadar 16 metre genişliğinde olarak, en yeni sahil toplarının etkisine dirençli yapılmışsa da kuzey cephesinde büyük bir gedik açılmıştı.


Osmanlı savaş gemilerinde, en düzenli ve yeni toplar mevcut olup, büyüklerinin attığı korkunç mermilerden beş tanesi otuz beş derecelik bir düşüş açısıyla sipere çarparak 600 kilogram piroksilini patlattığı için kayayı sarsmış ve orada büyük çukurlar yaratmıştı.


Pirim’in 300 askeri gücü yarıya düşmüştü. Bunlar da gece, açılan gediği kaya parçalarıyla doldurmaya çalışmışlardı.


Bereket versin ki bu sürgün askerler, olay sırasında hayatta kalarak adaya yetişebilen iki yüzden fazla denizciyle güçlenmişti. Sör Kullington bunların hepsine silah vermişti. İngiliz, Alman, İtalyan, Fransız deniz erleri son sığınakları olan bu yerin savunması için dirsek dirseğe çalışıyorlardı.


Felaketten kurtulan subayların sayısı pek azdı. Maluel, Necme ile beraber komutanın yanına giderken, yirmi kadar olan bu subayların içinde Fransız deniz üsteğmenini tanımıştı.


Bir yıldan beri ilk defa bir yurttaşını gördüğü için sevinçle kalbi çarptı. Fakat, arkadaşıyla kendisini iki İngiliz askeri şiddetle, komutanın kazamadına ittikleri için Maluel yalnız, yanından geçerken:


- Bonjur, aziz arkadaşım! demekle yetindi.


Deniz subayı, Arap çizmesi, kırmızı şapka, İngiliz kaputu giymiş bir adamın ağzından ordu evi ve deniz kuvvetlerinde kullanılan bir deyimi işitince şaşırdı.


Albay Kullington Fransızcayı oldukça bildiği için subay uyruğunu kanıtlamak için sıkıntı çekmedi.

Özetle anlattığı başından geçen olaylar, keramet türünden olarak o kadar tehlike arasında kaybolmayan cüzdanında var olan bazı evrak üzerine Albayın ciddi yüzünde gülümseme işaretleri görüldü ve elini uzattı.

Sonra kale komutanı, odanın bir köşesinde bekleyen genç Faslı kızına döndü.. Maluel, kızın elinden tutarak:


- Albayım, Evladdelim Şeyhinin kızı, Mis Necme! Dedi..


Albay, subaya bir iskemle gösterdi..


Genç kız rahatça bir nefes aldı… fakat Afrika’da genellikle nefret edilen İngilizlerin kaldığı bir adaya düştükleri için yeniden bir felaket yaşayacaklar diye düşünüyordu.


Sör Ceyms Kullington ’un sakalsız, sert yüzü kızı rahatlatmıştı. Zira, iki subayın konuşmalarından bir şey anlamamıştı. Ancak İngiliz albayının şefkatli gülüşünü görünce daha bir rahatladı.


- Size elbise verdireceğim. Biz de çuha ve Hint kumaşı bulunduğundan bir terziye gerek duymaksızın Matmazel kendine uygun bir elbise bulacaktır. Diğer şeylere gelince, şimdi kendisine sizi tanıştıracağım Madam Kullington ‘un gerekenleri size sağlayacaktır.


Yanındaki kapıyı çaldı. Bir kadın sesi İngilizce ‘Giriniz!’ dedi. Albay iki gençle beraber kendisine salon görevi gören kazamada girdi.


Resmi tanıştırma yapıldı. Madam Kullington ‘un kazamadında bir çıngırak sesi duyuldu.


Albay:


- Telefongraf.. Beni bağışlayınız!.. dedi


Şaşıran Maluel:


- Telefongraf mı? diye şaşkınlığını dile getirdi.


- Evet, buna şaşırıyor musunuz yüzbaşım?


- Doğallıkla.. gerçi uzun zaman önce bu aletten söz edildiğini duymuştum.  


- Deniz altı kabloyla buradan Aden’le haberleşiyoruz. Alacağım yanıtı sabırsızlıkla bekliyorum… fakat, siz de geliniz yüzbaşım.. sizden gizli olamaz.. çünkü artık böyle zamanlarda doğal olan gizlenecek bir şeyler olmamasıdır. Biz haberleşirken Madam Kullington da genç kızın giyimiyle uğraşacaktır.


Her ikisi de baş komutan odasına geçtiler. Telefonun sesi bir silindir tarafından odanın içinde kendi başına durmadan çalıyordu. Bu garip aletin en şaşkınlık veren yanı kimse görülmediği halde sözleri hakkıyla telaffuz eden bir insan sesi duyulmasıydı.


Bu defa alet daha çabuk çalmaya başlamıştı; kuşkusuz, bu da Aden’den bu alet çalıştıran adamın pek sıkıştığını kanıtlıyordu. 


Albay, yüzeyi: sözlerin inlemelerine eş çiziklerle dolan silindire eğildi.


Bunu aldı, haberin başlangıcına getirmek için ters yöne çevirdi. Sözlerden, Albay haberin Aden valisinden olduğunu anladı.


Ses:


- Her şey kötüleşti. Kara kol gemisi, Londra’nın emriyle Bombay’a gitti. Hindistan’dan gelen haberler çok kötü. Kalküta ateş içinde. İsyan, Seylan ve Birmanya’ya ulaştı; bize gelince binlerce Arap tarafından kuşatıldık; bunlar, Şamşan sırtlarını ele geçirmek için geceden yararlandılar. Şimdi, her taraftan bize üstün görünüyorlar. Halk limana sığınıyor.  Su kemeri kesildiği için deniz suyunu kullanıyoruz. Siz ne haldesiniz?


Albay, masaya takılı çam ağacından titreyen geniş bir levhaya eğildi.


- Ben birkaç saat daha direnebilirim. Fakat, bu akşam yardım gelmezse Türklerle Araplar adaya gireceklerdir; zira, torpil taneleri yağıyor. Az bir zaman sonra ne kazamat kalacak ne de top. Emriniz nedir? yanıtını verdi.


Gözlerini silindire dikerek Albay bunun hareket etmesini bekledi. Fakat silindir kımıldamadı.


Sör Kullington:


- Vali düşünüyor; neyse, bunu da kolayca öğreniriz. Daha önce düşünmeliydim. Diyerek kayıt edici silindirin karşısında bulunan bir küçük dolabı açtı.


Bunun arkasında, çukur ayna şeklinde dairevi bir cam vardı. bu da, bir diğeriyle yaklaşık yüz yetmiş sekiz derecelik bir açı yapacak yönde lehimlenmiş gümüş yıldızlı ayrık dairelerden oluşuyordu.


Albay değiş-tokuş adı verilen bir aracı bir bakır kenara koydu. Dokunma gerçekleşir gerçekleşmez, ayna hızla harekete başladı.

Maluel bağırdı:

- Ah! Eşsiz!

Aynada, başını ellerinin arasına alarak düşünen bir adamın hayalini gördü.

Subayın şaşkınlığını ayrımsayan Albay:

- Bunu bilmiyor musunuz? Diye sordu.

- Bundan söz edildiğini duydum. Fakat, gerçekleştirilmesi olanaksız bir projedir, demişlerdi.

- Bun sizin elektrik mühendislerinden bir icat etti. İngiltere’de hiçbir Telefongraf silindiri yoktur ki aynalı gözetlemesi olmasın..

- Pek olağanüstü bir şey! Zira, konuşma başlamadan önce şapka ile de selamlanabilir. Fakat, önce pek dalgın görünüyor.. bakınız, şimdi de bir kırmızı elbiseli adamla konuşuyor. Ne tuhaf!

Gerçekten pek tuhaf ve meraklıydı. Aynada, gerçek boyutlarının altıda bir oranında görünen deniz subayı elbiseli ve eli diğer birine eliyle öfkeli işaretler yapıyordu.

Sonra, bir karar vermiş gibi görünerek eğildi ve karşısındaki çekildi, silindir harekete başladı.

- Daha iki büyük salapurya ile iki römorkör sağlayabilirim. Sanırım ki bunlar Pirime akşamın saat onuna doğru savaş gemilerine görünmeden geçebilirler. Siz de hemen tahliyeye başlarsınız. O vakte kadar kesinlikle direnmelisiniz.

- Direneceğim.

Görüşme son bulunca:

- Ay, benim cesur yüzbaşım, o kadar zorluk ve güçlükten sonra buraya düşmeniz yine şanslı olduğunuzu gösteriyor. Siz ve kız arkadaşınız bizimle beraber Aden’e gidersiniz… bir ay sonra da Paris’tesiniz. Zira, gerekirse Aden kolayca tahliye olunur.

Maluel eğildi ve yanıt vermedi.

Kalbinde bir acı duymuştu.

Ya vermiş olduğu söz?

Dün, vatandaşları için bu sözünde durmamışken, şimdi kendine ait bir konuda artık çekinceye yer yoktu.

Sözü kendisine göre pek çok değerliydi.

Fakat, Necme’nin güveliği de işle ilgili bulunuyordu.

Sultanın yanına dönmüş olsa, Munza’nın yine saldıracağı kuşkusuzdu.

Artık Zervak ’tan korkulacak bir şey kalmamıştı… zira, geceki patlamada ya ölmüş veya boğulmuştu. 

Fakat, Manbututu Kralının fedaileri eksik olmadığı gibi celladı olan Kassa yine de bu iş için görevlendirilmişe benziyordu. 

Necme bunun eline geçerse, bu fırsatı kaçırmayacağından dolayı kendisini suçlamayacak mıydı?
Yalnız O’nu İngiliz gemisine bindirerek kaçırsa hem kurtarmış ve hem de kendi sözünde durmuş olmaz mıydı?

Kızı terk etmek düşüncesi kalbini sıktı. Bu karma karışık gizemli yaşamda, kızcağızın güvendiği, teselli bulduğu kendisiydi. Artık eskisi gibi O’nu bir küçük kız, bir kardeş saymak zamanı da geçmişti. Bütün varlığının bu kızla olduğunu anlıyordu.

Bundan başka, O’nu böyle yapayalnız da bırakamazdı. Sonra hali neye dönerdi.

- Hayır, olamaz.. burada her şeyi göze almak daha iyidir! Dedi.

Sonra, belki bir koruyucu, bir dost bulurum düşüncesine saplandı. Her ne kadar, Bay Kullington güzel karşılamışsa da O’ndan bir koruyuculuk beklemek uygun değildi; çünkü büyük bir saygısızlık olurdu. 

Olsa olsa bunu bir yurttaşından isteyebilirdi… bu düşünce komutanın yanına girmeden önce rastladığı Fransız subayını anımsamasına neden olmuştu.

Onu da bir yerde gördüğünü sanıyordu; acaba nerede? İyice kestirmek olası değildi.

Şimdi O’nu arayacak ve belki, genç kızı güvenle teslim edece bir adam olduğunu görecekti!

Evrak toplamakla meşgul Albay’dan izin istemek üzereyken birden bir kapı, şiddetli iki darbe ile sarsıldı. Sör Kullington’un bir harekette bulunmasına meydan kalmadan önce hemen kapı açıldı; ayağında yalnız bir don, sırtında beyaz ve mavi çizgili bir fanila bulunan yarı çıplak bir adam dört ayağı üzerinde sıçrayarak içeri girdi.

Bunun arkasında asık çehreli İngiliz nöbetçi asker göründü.

Asker, bunu yakalamayı başaramadan bacaklarının arasından geçtiğini görerek öfkesinden küplere binmişti.

Albay:

- Bu nedir? dedi.

Fakat, bu küstah doğrularak Yüzbaşı Maluel’in yanına koşmuştu.

Yüzbaşı, fedakârlığı sayesinde kurtuldukları bu cesur askeri bir daha göreceğini umut etmediğinden şaşkınlıkla:

- Hilariyon! Diye bağırdı.

- Benim, Yüzbaşım.. bağışlayın.. işte komutanımı buldum.. sizin burada olduğunuzu duyar duymaz içeri girmek için yirmi dört saat izin beklemeye sabrım kalmadı (Bu tuhaf kıyafetli adamın halini görerek gülen Albaya hitaben) İngiliz efendisi bana kızmayınız! Dedi.

Bağışlanmasını diledi.

Sör Kullington:

- Cesur çocuk! Dedi.

Hilariyon, bu kişinin Albay olduğunu anlayınca hemen hazır ola geçti.

- Onu da giydirerek bizimle beraber bu gece gidecek bir hale koyacaklar..

 Hilariyon:

- Beni hoş görünüz; buraya zorla girmeğe yalnız sizi görmek için değil daha bazı şeyler için de cüret ettim. Önce revolverinizi alınız..

Tabancasını alarak altı kurşundan beşinin var olduğunu görünce:

- Pek kahramansın Hilariyon! Dedi.

- Durunuz da.. size işin önemli bölümünü söylemedim. Asıl onun için geldim… Zervak katili de burada!

- Zervak mı?

- Ta kendisi; sizi nasıl görüyorsam onu da gördüm.

- O da seni gördü mü?

- Hayır; O, yalnız kendisinin kurtulduğunu sanıyor; halbuki her ikimizi de baygın olarak bulmuşlar. Fakat, benim kafam O’nunkinden daha iyi olduğundan daha önce ayıldım; O’nu tanır tanımaz, beni görmemesi için derhal oradan sıvıştım.. nerede olduğunu anlayarak kırmızılı elbiseli askerleri görünce herif bir hayvan kesildi.

Albay sordu:

- Bu Zervak kim oluyor?

Yüzbaşı:

- Ah, Albayım.. ilahi adalet bunu sizin elinize teslim ediyor. İşten donanmanın batmasını sağlayan bu canidir.

Pirim komutanı sapsarı kesilerek ayağa kalktı.

Yüzbaşı:

- Hepsi bu kadar değil; Zervak bir uydurma isimdir; ben gerçek ismini biliyorum. Hatta Sultan bile gerçek adını bilmiyor, fakat bir İngiliz olduğunu, İngiltere’de işlediği cinayet için mahkum olduğunu biliyorum.

- İngiliz mi? Bundan emin misiniz?

- Kendi itirafıyla kesin.

Bunun üzerine, Maluel olan-biten olayı en ince detaylarıyla anlattı.

Albay bu öyküyü dikkatle dinledi.

- O İngiliz olduğu gibi İngiliz toprağında da bulunuyor. Mahkum olduğunu kanıtlayacak bir evrak yok.. fakat, madem ki bu kadar kötülükler yapmış, şimdi, kurulu toplayacağım.

Bir zile basınca bir küçük subay içeri girdi. Komutan Hilariyon’u göstererek:

- Bu adamla beraber gideceksin.. O size kazazedeler içinde birini gösterecek ve fakat kendisi görünmeyecek. Anladınız mı? dedi.

Subay;

- Evet..

- Kurul karşısına çıkarılıncaya kadar O’nu göz önünde bulunduracaksınız.. gidiniz..

Subay komutanı selamlayarak dışarı çıktı.

Albay, subayı izlemeye hazırlanan Hilaryon’a:

- Asker, sizi de başka kıyafete sokacaklar.. yalnız İngiliz asker kıyafetiyle buradan çıkmanızdan korkuyorum.. dedi.

Hilariyon durdu; suratını ekşiterek Yüzbaşıya baktı. 

Komutan Maluel’e dönerek:

- Fransızlar bizi hiç sevmezler; erinizin suratını ekşitmesi bunun en büyük kanıtıdır.. bunun da nedenini anlıyorum.. dünyanın dört köşesinde bizim çekişmemiz var. hiçbir işimiz olmayan Siyam ’da.. araçlarımızın yetersizliğinden ötürü iyi bir sonuç alamadığımız Japon savaşında.. İngiliz subaylarının Malgaşlarla beraber Fransızlara kurşun attıkları Madagaskar’da.. Tunus’ta, Fas’ta, Süveyş’te.. özetle her yerde bizim düşmanlığımızı gördünüz. Bu bir hastalık ve kendine ait olmayan işlere sürekli burnunu sokan hükümetimin övüneceği bir unvandır. İşte bu müstesna hal.. hepimizi birleştiriyor; eğer yenilmek istemiyorsak birleşmeliyiz.

Maluel yanıt vermek üzereyken korkunç bir patlama ve ardından duvarların yıkılması sözünü kesti.
Şafak söküyor, adanın Osmanlı savaş gemileri tarafından bombardımanı şiddetleniyordu.

Bu torpil tanesinden sonra, küçük taneler yirmişer yirmişer kalenin içine düşerek gürültüleriyle kazamatları inletiyorlardı.

İçeri bir İngiliz subayı girerek, deniz yönündeki sivri kayada bulunan ve dünkü bombardımanla hasar gören burcun yıkıldığını, geçiş sağlayıcı bir köprü oluşturduğunu, karaya asker çıkarmak girişiminde bulunacak düşmana karşı durulacağını söyledi.

- Ateşin ilk yavaşlamasından yararlanarak mevcut enkazla yıkık burcu iki perde hattı arasına bir duvar örülsün.. bu iş için yüz er görevlendiriniz!

Subay çıktı.. Maluel de, Albayı kendi işine terk ederek bunun arkasından çıktı.

Şapkasını çıkararak buradan elde ettiği kaputun başlığını başına çekmiş olduğundan bu kıyafetle Zervak’ın iki adım yanından geçmiş olsa tanınmayacaktı.

Albay, buna da kendisinin burada olduğunu caniye sezdirmemesini önermişti.

Kalenin içinde küçük bir tabyada yüzbaşı aradığı adamı buldu. Fakat, oraya gidinceye kadar defalarca mermi parçalarından korunmak zorunda kaldı.

Bu, otuz yaşında kadar bir deniz üsteğmeniydi. Kazmadın altında İngiliz topçuları tarafından kullanılan bir topa dikkatle bakıyordu.

Bunlar 111 tonluk eski yivli tunç sisteminde ve Armstrong fabrikası tarafından Amiral tarzındaki savaş gemilerini güçlendirmek için üretilen toplardan iki tanesiydi. 1899’da İngiltere sahil küçük topçu birliklerine vererek hızlı gemiler için yeni silah kabul etmişti.

On beş yıldan beri, gemilerin birinci özelliği hız olduğu anlaşılmıştı. Ağır ağır değişen hareket düzeniyle zırhlılar: gerek portatif ve gerekse denizaltı dalgıçlarına karşı iyi bir hedef oluyorlardı.

İlerleme yolunda diğer devletlerin deniz kuvvetlerine yardım ve sunumu kendine rehber edinen İngiltere deniz kuvvetleri komutanlığı Rövayil Suveverin sisteminde hızı on yedi buçuk mili geçmeyen zırhlılar yerine hızı yüksek büyük kruvazörlerin yapımına başladı.

Bu gemiler, 0,50 cm kalınlığında çeliğin müthiş ağırlığı altında ezilecek yerde, ağırlığı bundan beş kez daha küçük bir nikel, alüminyum kuşakla donatılmış olduklarından hızları otuz, otuz iki mile ulaşıyordu. Silahları da eskisi gibi her atışta tüm tekneyi sarsan toplar olmayıp sıkıştırılmış hava ile gürültüsüz ve geri tepmesiz olarak müthiş bir mermiyi dört kilometreye kadar atan kovanlar ve obüs füzeleriydi.

Fransız deniz komutanlığı da İngiltere’yi örnek alarak yavaş yavaş bu sistemi kabul ediyordu.

***

Maluel subaya yaklaşarak:

- Bonjur aziz arkadaşım! Dedi.

Aralarında çabucak bir kaynaşma oluştu.

Yabancı bir memlekette iki Fransız adeta akraba gibi birbirlerine sarıldılar. Bunlar birbirlerinin ellerini sıktılar.

- Doğu donanması birinci bölümünden Sörkof gemi kaptanı Pol Karden.

Subayı tanımaya çalışan Maluel sordu:

- Hiç Cezayir’e gittiniz mi?

- Evet, iki yıl önce gittim; o vakit Akdeniz filosundaydım.

- O yıl vali ve komutanın balosunda bulundunuz mu?

- Evet, bulundum!

- Öyle ise size orada rastlamışım.. çünkü yüzünüz bana yabancı gelmiyor.

- Olasıdır!

Bunun üzerine birbirlerine sorular sormaya başladılar.

İlk soru, subayın bu felaketten ne şekilde kurtulduğu olmuştu.

Fakat yanlarında 111 tonluk topun patlaması kazamadı sarsarak bunları sersemleştirdi.

İki subay, bir saniye kadar İngiliz topçularına baktılar.

Deniz subayı:

- Burada kalmayalım, konuşamayacağız. Dedi.

Arayarak boş bir kazamat buldular.

O vakit Pol Karden geceki olayı anlattı.

Gemilerde gerekli önlemlere o kadar dikkat edilmiyormuş. Çünkü adaların koylarında gözlem yapmakla gemilerin de güvende olacağı düşüncesine kapılmışlar.

O ana kadar vahşi kabul edilen Araplar ’da böyle müthiş bir patlayıcının bulunacağı kimin aklına gelir?

Nöbetçilere: geceleri gemilere yaklaşmak isteyecek ufak deniz taşıtlarını gözlemeleri önemle vurgulanmış ve istimbotları da bunları izlemek için hazır bulundurmuşlar.

O gece de hiç olağanüstü hal görülmemiş.

- Nasıl? Osmanlı savaş gemilerine karşı bir kuşkunuz yok muydu?

- Hayır.. bunlar da pek fazla çalışıyorlardı.. Özellikle Türkiye son yıllarda adeta Avrupalılaşmıştı. Almanya’dan askeri öğretmenler, İngiltere’den deniz subayları, Fransa’dan mühendisler getirtmişti. Bu yeni mehdi o kadar güçlü mü?

- Bir mehdi öyle mi? Artık bu günah deyimi bir tarafa bırakınız. Şimdi tutucu zenciler ve unvanı Ebu Muhammed’e veriyorlar. Doğrusunu isterseniz: bütün Avrupa ırkına karşı ayaklandı; başlarında da bir adam var. Neyse, bu geceki olayı anlatınız!

- Ben saat üçe doğru nöbetçiydim. Düşmanın yaklaşmasına ilişkin hiçbir işaret yoktu. hala şaşkınım: bu torpiller nasıl konulmuştu?

Maluel buna olayı anlattı. Fransız gemilerini kurtarmak için ettiği girişimi anlattı.

Pol Karden, bu öyküyü dinlerken son derecede şaşkınlık gösterdi.

- Bu düzensiz düşmanlara karşı hiçbir şey yapılamaz.. demir ağları koymuş olaydık gerçekten belki biraz engel olunabilirdi. Bu önlemde de kusur ettiğimiz ortadadır.

Bilsen ne dehşetle uyandık! Asya sahilinde parlayan bir çok ışıkları izliyordum. Sanki orada dev bir ordugâh kurulmuştu.

- Dikkatinizi oraya çekmek için yapılan bir hile..

- Ona kuşku mu var; son düşüncelerimi anımsıyorum: kendi kendime, yarın şunları bir bombardıman ederek darmadağın etmek istesek diyordum. Bu anda, sağ tarafımda iki patlama oldu. O yanda İngiliz gemileri bulunuyordu. Şaşkınlık içinde çevreye bakınırken geminin çevresinde büyük bir boşluk açıldı, sular şiddetle Sörkofun güvertesine saldırdı; aynı anda, çevremizde ateşler fışkırmaya başladı. Ben köprü üstündeydim. Bir saniye sonra, geminin sancak yönünde eğildiğini duyumsadım. Askerler son derecede bir korku ve heyecanla fırlamışlardı. Çünkü bir bir belanın ne olduğunu asla bilmiyorlardı. Sandalların indirilmesi için emir verildi; fakat, bunlar indirilmek üzereyken su bütünüyle güverteyi işgal etti. Gemi bir anda her taraftan açıldı.. sonra, kaç dakikada battı. Geminin batışıyla oluşan girdaptan bazı sandallar da battılar.

- Ya siz?

- Ben, suyun belime kadar çıktığını duyumsadım. Köprü suda kayboldu. Bağırmalar azalıyordu. Bu anda, bir şimşek ışığı ortalığı aydınlattı. Başlar, kollar, dalgalar içinden çıkıyordu, birden bire kazanın bir patladı.

Sol tarafımda patlama devam ediyordu. Deniz ateş içinde kalmıştı. İki adım ötemde bir can kurtarma simidi gördüm. Düğüm yerini bulup çözmek karanlıkta olanaksız bir iş olduğu gibi köprü de ayaklarımın altında kaybolmuştu. Artık zamanım kalmamıştı. Bereket versin ki nöbetçi olduğumdan kılıcım yanımda bulunuyordu. Vakit kaybetmeden bağını kestim.

Su ağzıma kadar çıkmıştı. Bir dalga vurdu, daldım, simidi bırakmıyordum. Bana pek uzun görünen bir zaman sonra su yüzüne çıktım. Doğaldır ki bu biçimde pek az kişi kurtulmuştu.

Buraya birkaç saat yüzdükten sonra ulaştım. Tam bu sırada Osmanlı gemilerinden ilk gülleler atılmaya başlamıştı. sudan kurtularak az kaldı ateşe düşüyordum.

Sonunda, işte.. kurtulabildim. Ya siz? Nasıl oldu da buraya düştünüz?

Maluel bir yıllık öyküsünü anlattı. 

Pol Karden:

- Bu gerçek bir roman azizim, diye bağırdı.

- Pek doğru, bundan daha gerçek bir roman olamaz!

Bunun üzerine, kurgulamış olduğu düşünceden Necme’den söz etti. Yeni arkadaşına, bu görevi yerine getirip getiremeyeceğini sordu.

- Merak etme! Kendisine Paris’e kadar eşlik ederim. Fakat siz? Niçin siz de gelmek istemiyorsunuz?

- Bunun da nedeni var: ordugâhını terk zorunda kaldığım Sultan’a namusumu üzerine söz verdim.

- Ya!

Deniz subayı fazla ısrar etmedi. Biraz sonra:

- Buradan nasıl kurtulacağımızı biliyormuş gibi söylüyorsunuz! Dedi.

Maluel Aden’den gönderilen İngiliz gemilerinin bu gece ulaşacaklarını anlattı.

- O halde, adada yalnız mı kalacaksınız?

- Evet.

- Bu pek kötü. Fakat düşüncenizi anlıyorum.

Deniz subayı pek üzüldüğünden Maluel’in elini tutarak sıktı. Maluel’in aklına: Fransa’ya dönüşünde Kristiyan’ı bulmasını, O’na kendisiyle karşılaştığını, yaşadığını ve yeniden Fransa’ya döneceğini söylemesini rica etmek geldi.

Fakat Necme hakkında yeni arkadaşına açıkladığı sırrın ardından bir diğer kadından söz etmeyi pek ayıp gördü.

Bu beklenmedik aracıyla sağlığından haberdar edeceği akraba ve dostları O’na bu düşüncesini unutturdu.

Özellikle,  aracısız Kristiyan, eski nişanlısının sağ olduğundan haberi olmayacak mıydı? Yaşam öyküsü pek garip olduğundan gazetelerin de bundan söz etmesi pek doğaldı. Kristiyan herhalde gazetede okuyacaktı.

Bunu, daha uygun gördü; o vakit, ne kadar akrabası, dostu varsa hepsine birçok şey söylemesini istedi. Doğallıkla Mösyö Frutye adını da andı.

- Sahra-i Kebir tren yolu mühendisi değil mi?

- Evet; O’nu tanıyor musunuz?

- Biraz. Cezayir’de O’nunla birkaç kere sohbet etmiştim. Beni O’na biraz önce sözünü ettiğiniz baloda tanıştırdılar. Bir saat kadar bana inşaattan bile söz etti.

Maluel az kaldı:

- Kızını da tanıyorsunuz elbet! Diyecekti.

Fakat kendini tuttu. Hayır, kıza hiçbir şey, hiçbir haber göndermeyecekti!

Anlağına yine Kristiyan’ın anıları saldırdı. Bunu düşündüğü zaman duyumsadığı şeyden anladı ki: O’nu unutmak olanaksızdı.

Gerçekten, Necme bunların arasına girerek bütün hevesini, kalbini işgal etmişse de fakat, Kristiyan’ı terk etmek aklına gelince anlağı perişan oluyor, her şeyi simsiyah görüyordu.

***

Altı hafta önce Hartum’dan geçen balondan söz etti.

Deniz subayı:

- Bir balon mu? Dedi.

- Evet, üçgen şekilli bir uçan balon. Öteden beri bundan söz edilmişti; fakat, düşüncenin gerçekleştiğini bilmiyordum.

- Alüminyumdan mı?

- Evet.. öyle sanıyorum. Onu biliyor musunuz?

- Siz Çar balonundan söz ediyorsunuz!

- Belki, adını bilmiyorum; fakat son defa izinle Paris’e gittiğim zaman bundan söz edildiğini duydum. Dörvil adında bir mühendisin buluşu olsa gerek.

- Hiçbir hata yok.. Söylediğiniz mühendis tarafından yapılmış bir balondan. Üççeyrek ay kadar Paris’ten Tambukutu’ya doğru hareket eden odur.

Fakat, o zamandan beri balondan söz edildiğini duymadım. Bundan birkaç gün sonra Mozambik kanalına yönelerek Paris’ten hareket ettim. Ve sonra Sörkof gemisine atandım. Burada okuduğumuz hep İngiliz gazeteleri olup bunlar da Afrika isyanından söz ediyordu. Siz balonu gördünüz mü?

Maluel düşünüyordu.

- Bu şekilde yalnız bir balon olduğuna emin misiniz? diye sordu.

- Evet, meğer ki o zamandan beri diğerleri yapılmış olmasın.. bu da kuşkusuz olasıdır; fakat, bunlardan bir diğerinin Nil’in üstünde uçtuğunu sanmam.

- Onun resmini gözü kapalı olarak yaparım; teknesi üçgen şeklinde, üst tarafı da aynı şeklide olup araları körük gibi bir şeyle bağlanmış.

- Tamam.. ben onu gördüğüm halde sizin kadar biliyorum, dergiler, gazeteler detaylı resimlerini çizip yayınladılar. Herhalde Hartum ’da dolaşan bu Çar balonudur. Bu da pek tuhaf.

- Deminden, balonun hareketi sırasından mühendis Dör Vil’in de içinde olduğunu söylemiştiniz.

- Kendisiyle beraber yedi sekiz tayfa da vardı. gazeteler bunların adlarını, yaşam öykülerini bile yazdılar.

Yüzbaşının şaşkınlığı son dereceye varmıştı.

Balonda Selahaddin’le iki Berberi’den başka kimseyi görmediğine emindi.

Acaba, mühendisle tayfalara ne olmuştu?

Selahaddin’in söylediklerini anımsadı.

O: bütün servetini Mösyö Dör Vil’in yaptığı balonlardan birini satın almak için harcadığını söylemişti.

Acaba mühendis bir çok balonlar yapmış mıydı?

- Bu balon Tambukutu yönüne doğru hareket etmişti değil mi?

- Evet, Fransa Afrika komitesi toplantısının mühendisin projesine ilişkin fezlekesini okudum. Sudan’a kadar giderek İslam isyanına dair bilgiler toplayacaktı.

- Mösyö Dör Vil ile birlikte bulunanların adlarını gazeteler yazmıştı dediniz değil mi?

- Evet, fakat, bunları hatırlayamam.. makinistler, elektrikçiler vardı..

- Bir de tercüman var mıydı?

- Evet, hatta bunun Sahra-i Kebir dillerini çok iyi bildiğinden uzun uzadıya söz etmişlerdi. 

- Adı Selahaddin miydi?

- Evet; şimdi iyice anımsıyordum.. o vakit de bu dikkatimi çekmişti.

- İşte ben de bu Selahaddin’i balında yalnız gördüm; tayfadan eser yoktu; balon bir geceyi ordugâhın ortasında geçirdiğinden içinde başka kimse olmadığına eminim.

- İslam ordugâhının içinde mi?

- Evet..

- Orada ne işi var?

- Sultana hizmete gelmiş!

- O halde bir cani imiş! Fakat, bu anlaşılmaz bir şey!

- Sakın bu adam bütün tayfaları yok etmiş olmasın?

- Sekiz kişiyi birden nasıl yok eder?

- Yerde bırakılır.

- Böyle bir makineyi nasıl kullanabilir?

- O’nu yalnız iki yerli tayfa ile beraber gördüğüm için kullanmasını bildiği anlaşılıyor.

- Demek balon düşmana geçti öyle mi?

- Evet!

- Ne görevi görüyor?

- Bilmiyorum.. ertesi günü doğu yönüne doğru gitti ve o zamandan beri pek az göründü. Hatta son olarak dün gelmişti.

- Dün mü dediniz? Fakat doğudan gelmiş olduğuna göre gemilerin üstünden geçmesi gerekti biz de onu görecektik.

- Geldiği zaman geceydi. Hem de pek yüksekten geçmiş olsa gerek.

- Bunların tümü tuhaf..

Şimdi Maluel’in anlağına binlerce şeyler geliyordu.

Bu işte kalın bir perde ile örtülü bir gerçek olduğunu sanıyordu.

Anlar gibi oluyordu: Selahaddin balonun sahibi değil onu bir şekilde elde etmişti.

Bu bir hava korsanı olup uygar uluslara ihanetinin cezasını çekmemek için İslam ordusuna katılmıştı.

Fakat, Maluel’in asıl sıkıldığı, üzüldüğü bir nokta varsa o da: Kristiyan’ın böyle bir canavara ilgi göstermiş olmasıydı.

Cani:

- Kristiyan beni kabul etti, dönmemi bekliyor.. demişti.

Bu olanaksız bir şeydi; sefil adam bu noktada da yalan söylemişti.

Genç Subay, kızı pek iyi tanıyordu.

Kızın, kendisini unuttuğunu sanıyordu. Hatta bir diğerini sevmesine de hak veriyordu; zira, ortada bir mektup vardı!

Bu mektubun kendine yazılmışken Selahaddin tarafından çalındığını nasıl aklına getirebilirdi?

Anlağı, binlerce varsayım içinde boğulmuştu; yalnız aklına gelmeyen buydu.

Zira, kalbini kan ağlatan şu tümce olmuştu: “Önceleri sevdiğim sanıyordum; işte bu gün kalbimde size karşı beslediğim akın ne kadar büyük olduğunu anlıyorum..”

Bu tümce, ilk aşkın boşunalığını kanıtlamıyor muydu?

İşte bu düşüne içindeyken İngiliz ast subayı karşısına gelerek askerce selam verdi;

- Yüzbaşı Maluel siz misiniz?

- Benim!

- Komutan toplantıya kadar gelmenizi rica ediyor.

O bu toplantıyı aklına bile getirmemişti: gittikçe şiddetlene bombardımanı da düşünmüyordu.
Maluel, yeni dostunun elini sıktı.

- Bu gece.. dedi.

Sonra etrafa düşen mermilere önem vermeksizin geçti. Bulunduğu ruhsal durum içinde kendisini ikiye bölecek mermiyi kutsayacaktı.

Toplantı, subayların dinlendiği büyük bir salonda düzenlenmişti.

Masanın arkasında duvara: Akdeniz, Kızıl Deniz, Aden Körfezi ve Hint Okyanusu olan bir harita asılmıştı. Bu harita üzerinde Hindistan yolunu gösteren Cebel-i Tarık, Malta, Kıbrıs, Süveyş, Sevaken, Pirim, Zeyli, Aden gibi sömürgelere kabartma olarak gösterilmişti.

Bu haritanın karşısında yüksek bir yerde İngiltere Kralının yarım heykeli duruyordu.

Sarı kenarlı kırmızı çuha örtülü bir masanın gerisinde toplanılmıştı. Bu beş İngiliz subayından ibaretti.

Bunların solunda, yaşı bir adam bulunuyordu ki bu da: doktordu. Masanın üstünde Sör Ceyms Kullington’un arkasında, İngiliz askeri ceza kanun kitabı açık duruyordu.

Yalnız Sör Ceyms Kullington’un koltuğu boştu; O kendi odasında Maluel’i bekliyordu.

Ona:

- Sorgu sırasında siz bu kapının arkasında duracaksınız; tutuklunun yanıtlarını işitmeniz için kapıyı aralık bırakıyorum; gerektiğinde burada bulunduğunuzdan haberdar olmaksızın O’nu da görebilirsiniz. Ancak sizi çağırdığım zaman meydana çıkarsınız; tanıklığı gerekmedikçe genç kızı göstermek uygun olmaz.

Hilariyon’a:

- Dostum siz de subayınızın yanında kalacak ve adınız çağrılmadıkça yanıt vermeyeceksiniz. Dedi.
Birkaç dakika sonra, Sör Kullington’un ciddi bir sesle:

- Toplantı üyeleri tamamdır. Tutuklu getirilsin.. dediği duyuldu.

Yüzbaşı, kapıyı araladı, görmek istiyordu, cani Selahaddin’i de düşündü.. O’ndan da intikam almaya yemin etti.

Zervak yaş bornozuyla içeri getirildi. Elleri ayakları bağlı değildi. fakat, toplantı odasına girer girmez süngü takmış dört asker çevresini sardı.

Gerçi kendine hakim olduysa da yine de titredi: çünkü, kendisini komutanın yanına çağırdıkları için işte bir kötü bir durum olduğunu sezmiş ve bir toplantı karşısında görünce sonucun hayırlı olmayacağını anlamıştı.

Bakışları, subaylardan askerlere gidip geliyordu.

Diğer iki memura gülerek kapıya karşı oturdular.

Bu toplantıdan amaç neydi?

Bütün bakışların kendisine dikildiğini duyumsadı. Üzerine bir tehlike çöküyordu. Yüzüne vurdumduymaz bir renk vermeği başardı. Salondakileri tek tek gözden geçirdi: oradaki subayların ve erlerin kedinin tanımadığı için rahatladı.

Komutan ayağa kalktı, İngilizce olarak:

- Adınız nedir? Diye sordu.

Zervak yanıt vermedi.

- Size adınızı soruyorum.

Bu yine yanıt vermedi; Zervak gibi soğukkanlı bir adam için bu büyük bir kusurdu.

- İngilizce bilmiyor musunuz?

Zervak “Anlamıyorum!” demek istiyormuş gibi başıyla bir işaret yaptı.

Komutan sustu; sonra, acı bir gülümsemeyle toplantı üyelerine döndü:

- Bir türlü anlamadım; kâtip efendi bu adamı niçin karşımıza getirdi. İsyana katıldığı yalnız arkasındaki giysiyle olumlu. Burada Arapça bilen çevirmen olmadığından hakkında Aden’de karar verilmesi gerek.

Zervak’a İngilizce seslenerek:

- Siz de çekilebilirsiniz; özgürsünüz. Ancak adayı terk etmemek koşuluyla. Dedi.

Tutuklu kapıya doğru bir adım atmışken aklını başına toplayarak dudaklarını ısıdır. Çünkü foyası ortaya çıkmıştı. Fakat, iş işten geçmişti.

Zervak ikinci bir pot kırmamaya karar vererek:

- Evet, İngilizce bilmiyorum, ne olacak? dedi.

- Nemi olacak? şimdi onu öğrenirsiniz. İddianameyi okuyunuz…

Kurul üyelerinden en genci ayağa kalktı: bu tek gözlüklü genç bir üsteğmendi.

“Zervak adındaki adam, isyan ordusu barut deposu sorumlusu, İngiliz uyruklu olup gerçek adı bilinmiyor. Söz konusu kişi, İngiltere Kralı ve Hindistan İmparatorunun 14 savaş gemisinin batırılmasına neden olan gece saldırısını düzenleyen ve bizzat bu saldırıya katılmakla suçlanmaktadır. Bu suç idamla cezalandırılır.

Bu okumanın ardından üzüntülü bir sessizlik egemen oldu. Salondaki asker bu cani herife dik dik baktılar.

Albay sordu:

- Kendinizi savunmak için söyleyecek sözünüz var mı?

Cani, korkunç derecede sararmıştı. Acaba kendisini açıktan açığa ele veren kimdi? Yeniden, tuzağa düşmüş vahşi bir hayvan gibi etrafında bakındı.

Albay, adamın yanıt vermediğini görerek:

- Doktor, lütfen bu adamı kontrol ediniz; belki kimliğini ele verecek bir işaret vardır. Dedi.

Zervak bu kez kustu.

Artık sonuyla uğraşacak gücü kalmadığını anlayarak baş eğdi. Uygarlıktan kurtulmayı umut etmişti. Fakat, uygarlık onu korkunç pençesine geçirmişti.

Gömleği çıkarıldı; kıllı göğsünün üzerinde: haç şeklinde birbirini kesen iki kılıçla kesilmiş (Santor) sözcüğü ortaya çıktı.

Albay:

- Siz, deniz kuvvetlerinde de çalışmışsınız; Santor, geminizin adı, inkâr etmeyiniz. Gemilerinin anılarını bu şekilde korumak bizim denizcilerin bir alışkanlığıdır. Hangi bölümde çalıştınız? Göreviniz neydi? Gerçek adınız nedir?

- Hala yanıt vermemekte inat ediyorsunuz.

Doktor, sol koltuk altını kontrol ederken bir resim görür gibi oldu. Gözlüğünü düzeltti ve birden bire geri çekildi.

Albay:

- Doktor ne var? Başka bir işaret mi buldunuz?

Doktor, gördüğü işareti bir daha inceledi; adamın gözlerinin içine baktıktan sonra mahkeme kuruluna döndü:

- Sayın başkan, bu adamın koltuk altına yakın W.F harfleriyle kapalı taç resmi var; bu baş harflerin ne anlama geldiğini biliyorum. çünkü Londra’daki anarşistlerin son duruşmasında bilirkişi olarak bulunmuştum. Bunlar: without fatherland (vatansızlar) anlamındadır. 

Siz, vatansızları ve bunların korkunç planlarını biliyorsunuz. İşte bu adam onların lideridir.
Bu kapalı taç işareti, krallık işaretidir; hatta kendisi bile bunu inkâr etmez. Terafalkar mahallesi ve Westminster patlamasının, Şanam cinayetlerinin Klaskov’da boğulanların eylemcisi hep bu canidir.

Albay ayağa kalkarak;

- Liderleri ha! liderleri ha! Siz Smith Alaton’sunuz öyle mi? dedi.

Bu korkunç ad salondakileri titretti. 

Polis dedektifleriyle polislerin ellerinden kurtulan, Avrupa’nın her tarafına dağılan kötülük ordusuna komuta eden, Westminster alnacına “ İngiliz Vatanına Nefretti!” sloganını yazan cani buydu.

İşte, dünyayı titreten adam sonunda İngiliz toprağında yakayı ele vermişti.

Yeni bir sessizlik daha oldu.

Zervak bile, bir kadın yüzünden bu felakete uğradığını kalben itiraf ediyordu.

Gerek Necme’ye ve gerekse Maluel’e karşı korkunç bir kin ve düşmanlık kanını beynine sıçrattı; suratı kıpkırmızı kesildi; gözlerinden ateş saçıldı. 

Sonra kendisine bir gurur geldi. Adının bu adamlarda yarattığı etki O’nun kararını güçlendirdi.

Artık saklamaya gerek görmeyerek doğruldu ve kollarını kavuşturarak:

- Eve, Smith Alaton benim. Siz benden güçlüsünüz ve beni de öldüreceksiniz; insanlık yasası budur.
Fakat, sizden korkmuyorum; özellikle şeytani bir toplumun cinayet aletleri, vatan denilen boş lakırdıyı rehber eden bir budala güruhu olan askerler, sizi aşağılıyorum.

Vatanı sizin aranızdan adına varıncaya kadar kaldıracağımı umut ediyordum. Kavimler arasında yardımlaşma yaratmayı, zalimlerin veya toplumların milyonlarca insan öldürmesi, ulusların sefaleti ve açlık ve yoksulluğu ortadan kaldıracak yerde silahlanarak açlıktan ölmeleri hep vatan adına yapılıyor; bugün sizi ezen zencileri de vatan adına kölelik içinde yaşatmıştınız.

Bana elinizden geleni yapınız; görevimin bir bölümünü tamamladım; kendilerine yolu açtım. Onları durduramayacaksınız.. intikamımı onlara bırakıyorum.

Bu intikam tepenize kan yağmuru gibi yapacak; karaların, denizlerin aşağılık ve adisi olarak görülen zalim, sömürgeci, talancı, soyguncu, hilekâr İngiltere, koynunda doğmak felaketine uğradığım çapulcu, kendinden başkası ulusları, kavimleri insan bilmeyen, insan görmeyen, anamalcı, haris, kör İngiltere artık yok oluyor.. karanlığa doğru gidiyor.

Gemileri onu kurtaramayacak.. donanmanızı yok eden patlayıcının yapımını iki kişiye öğrettim.
Bak, artık gülmüyorsunuz.. beğenmediğim, üzüldüğüm bir şey varsa o da: İngiltere’nin acıklı sonunun hepsini göremeyeceğimdir.. fakat, bunu siz göreceksiniz. İngiltere Araplarla anarşistlerin, vatansızların elinde can çekişirken Smith Alaton’un hayaleti sizi son nefesinize kadar korkutacak.
Artık cani korkunç bir şekil almıştı. Kimse bunun konuşmasına engel olamıyordu. 

Maluel, daha iyi görmek için kapıyı açmak üzereyken arkasında boğuk bir gürültü oldu.

Dönecek kadar bir vakit buldu. Duvar olduğu gibi, güllelerin etkisiyle çökmüştü. Duvarı delik deşik olan, bir bölümü yıkılan Albay’ın odası duman içinde kalmıştı.

Aynı zamanda bitişik odadan Necme gelerek subaya korkuyla sarılmıştı:

- Yaralı değilsin ya? Diye sordu.

- Hayır!

Bu anda toplantı odasına bir subay girdi.

- Albayım, Osmanlı gemileri yaklaştılar ve filika indiriyorlar. Dedi.

- Demek karaya asker çıkarmak istiyorlar?

- Evet, bir çeyrek kadar buraya geleceklerdi..

- Pekâlâ! Yedekler siperlere alınsın.. Cephane sandıkları erlerin yanına konulsun. Komutan Vilink gerekli önlemleri alsın.. O’na söyle: toplantı bitiyor, ben de şimdi gelir kendisine katılırım.

Sonra iki elini masaya dayayarak sakin ve ciddi bir tavırla ayağa kalktı, üyelerin oylarını sordu.

- Smith Alaton, siz İngiliz uyruğundasınız ve yine bugün İngiliz mahkemesi sizi idama mahkûm ediyor!

Caninin dudaklarında bir gülümseme belirdi.

- İdam kararı, kalenin güney cephesinde gerçekleştirilecek, mahkûmun gözü bağlanacak ve arkadan kurşuna dizilecek. Bağlayınız.

Fakat, Zervak artık dinlemiyordu.

Sağında bir kapı açıldığını ve Maluel ile Necme’nin birbirlerine sarılarak durduklarını gördü.

Zervak kudurdu. Bütün bedeni titredi. Öfke gücünü arttırdı. Suratlarına indirdiği iki müthiş yumrukla, kapı ile kendi arasında bulunan iki eri yere yuvarladı.

Yere düşen erlerden biri elinden tüfeğini bırakmıştı.

Bir yıldırım kadar hızlı olan Zervak silahı kavradı, korkunç bir nara atarak sıçradı.

Ayağa kalkan diğer er bunu durdurmak istedi. Zervak süngüyü bunun kalbine sapladı. Yeniden fırladı. Fakat, kapıya kadar ulaşamadı. Hilariyon, hemen bunun önüne atılarak bacağını çekti.

Smith Alaton sendeledi ve düştü.

Fakat, subaylar masanın üstünden sıçrayınca ve kapıdaki askerler içeri girinceye kadar cani ayağa kalktı, Hilariyon’un suratına bir tekme vurdu; askerin çenesi kırılarak çaresiz kaldı.

Zervak, tüfeği dehşetli bir biçimde havada çevirdi. Bu şekilde kendine bir yol açarak yine Maluel ile Necme’nin olduğu yöne atıldı.

Hilariyon’un işe karışması, subayın revolverini çekmesine zaman kazandırmıştı. Necme’yi geri itti. 
Tabancada beş kurşun daha vardı.

Maluel kolunu uzattı. 

Kendisine bir metre yaklaşan vatansızlar liderinin alnına nişan alarak tetiği çekti.

Necme bir çığlık kopardı. 

Kini ve diğer boğuk bir ses buna yanıt verdi.

Smith Alaton, alnı delinmiş olduğu halde Fransız subayının ayakları ucuna düştü.

Olay on dakika bile sürmemişti.

İki asker, bayılan Hilariyon’un taşırken Albay, Maluel’e doğru ilerledi. Pek coşkun olduğu halde heyecanını gizlemeye çalışarak:

- Harika! Ah! Fransız subayları; ne kahramandırlar! Teşekkür ederim yüzbaşı.. siz olmasaydınız, iş pek kötü bir sonuca varacaktı. Dedi.

Maluel gülümseyerek:

- Sayın Komutan, sonuçta kabak benim başıma patlayacaktı; hem kendimi ve hem de şu çocuğu kurtarmak için bu şekilde davranmak zorunda kaldım. Diyerek heyecandan bayılmak üzere olan genç kızı bir sandalyeye oturttu.

- Siz, uygarlığı ve özellikle İngiltere’yi pek korkunç bir düşmandan kurtardınız; size ülkem adına çok teşekkür ederim.

Bu sırada şiddetli bir tüfek ateşi, tehlikeyi herkese anlattı. Osmanlı askeri adaya çıkarak kaleye hücumla ele geçirmek istiyorlardı. Albay hemen dışarı fırlayarak:

- Herkes siperlere! Komutunu verdi.

***

Gece olduğu zaman Pirim hala direniyordu; İngiliz muhafız birliği gündüzken yapılan saldırıyı püskürtmüşlerse de Osmanlı savaş gemilerinin şiddetli bombardımanı altında siperler delinmiş, kazamatlar çökmüş, topçu birlikler ateş kesmek zorunda olmuş olduğundan yeni bir saldırı tehlikesi yine gösterdi.

Sabahki olayın gerçekleştiği toplantı odası yerle bir olmuştu. Sayısı azalan muhafız birliği, barut deposu görevi gören bir mağaraya sığınarak, kendilerine sözü verilen vapurların ulaşmasını büyük bir heyecan ve özlemle bekliyorlardı.

Telefongraf, vapurların saat üçte hareket ettiğini bildirmişti. Pirim ile Aden arasındaki uzaklık 90 İngiliz mili olduğundan bunlar, Sör Ceyms Kullington’un hesabına göre akşamın saat onunda doğru ulaşabileceklerdi.

Osmanlı savaş gemilerinin ateşi kesilmişti; fakat, topların bozulduklarını anlayarak adaya daha fazla yaklaşmışlardı; bunların fenerleri, kalenin etrafında altı yüz metre uzaktan görünüyor ve bir yarım daire oluşturuyordu.

Yalnız, ada ile Arabistan sahili arasındaki küçük boğaz serbest kalmıştı ki Albay bunu Aden valisine bildirmişti.

Günün geri kalanı, barutu, topların kamalarını denize atmak, götürülemeyecek eşyayı yok etmekle geçirilmişti.

Albay, Maluel’e güzel bir revolverle iki yüz mermi hediye etmişti.

Subay:

- Benim için bundan daha değerli bir hediye olamaz. zira mermilerim pek azalmış olduğundan diğerlerini edinmek biraz zor olurdu: az bir süre sonra, Şalvin Atış Ödülü olan şu zavallı tabancam hiçbir işe yaramayacaktı, dedi.

Albay:

- Bu ise pek üzüntü verici bir durum olacaktı; çünkü bu silah sizin elinizde pek büyük iş görebilecekti.

Bütün ışıklar söndürülmüş olup siper enkazının üstünde ulaşacak vapurları bildirmek üzere nöbetçiler bekliyorlardı.

Bir burcun karanlık gölgesi altında üç kişi yavaş sesle konuşuyordu.

Maluel:

- Necmeciğim, rica ediyorum, bana itaat et, sözümü dinle. Bu biricik fırsattan yararlan. Çünkü, benim gibi bir Fransız, bir Fransız subayı, bir dostum seni koruyacak ve Paris’e ulaştıracak. Ailemin yanına götürecek, orada beni bekleyeceksin.

- Hayır, hayır.. sen nerede ben de orada; sen niye gelmiyorsun?

- Necme biliyorsun söz verdim..

- Hep bu söz!

- Evet, Ömer, beni görmeyince, fırsattan yararlanarak namusum üzerime verdiğim sözümde durmadığımı, kaçtığımı düşüncesine kapılacak. Hâlbuki namusum pek kutsaldır.

- Pekâlâ, işte biz de gideriz, sözünün eri olduğunu kanıtlarız. Ben asla yanından ayrılmayacağım.

- Ölye olsun, benim küçük yıldızım!

- Bak, düşmanlarımızdan biri de eksildi; şu köpek Zervak.. aman Yarabbi! Gözleri beni ne kadar korkutuyordu. O şimdi nerede?

- Kuşkusuz düştüğü yerde kalmıştır.

- Şuradaki büyük odada ha!

- Evet, orada, enkaz altında kalmıştır; böyle sorulara ne gerek var?

- Tamamen geberdi değil mi?

- Evet, artık korkma.. fakat, bir daha sorayım, bu sorulardan amacın ne?

- Gördüğünden bütünüyle emin olmak için..

Kız sözünü kesti; muhafız birliğinin sığındığı kazamatta bir vızıltı oluyordu.

İngiliz vapurlarının göründüğü haberi verilmiş ve herkes de binme gayreti oluşmuştu.

Alevler içinde kalan bir ev terk ediliyor sanılırdı.

Deniz üsteğmeni Maluel’e:

- Acaba birbirimizi bir daha görmek nasip olacak mı? Ben bunu umut ediyorum; siz de benim en vefakâr bir dostunuz olduğumu anımsayacağınızı umut ederim.. dedi.

Maluel, subayın uzattığı eli tutarak:

- Teşekkür ederim, teşekkür ederim.. size sahile kadar eşlik edeceğim.

Genç subayın ruhunda müthiş bir uğraşı oluyordu.. bilinen olaydan sonra, alelacele bir çok mektuplar yazmış ve bunları Pol Karden’le göndermek arzusunda bulunmuştu. 

Sonra, bir mektup da Kristiyan’a yazmıştı ki, aynen veriyoruz:

“Matmazel!

Benim öldüğümü ve rastlantıyla, beni unuttuğunuzu ve bir başkasına gönül verdiğinize ilişkin belge elime geçtiğini haber aldığınız zaman kalbinizde ne gibi bir hal oluşacak?

Bu diğer adam da kim? Bir sefil, bir vatan hain, önceden takdir ederken bugün aşağılayacağınız bir iblis!

Sizi nasıl bir büyü ile etkiledi?

Arzuma rağmen açık olanı görmemeye çalışıyorum: kendi kendime bir kabus yaşadığımı sanmaya çalışıyorum; fakat, mektubunuz burada gözümün önünde.. elbette el yazınız yansılanmamış.. bu ince ve yumuşak yazıda ben daha önce ateşli kalbinizi okuduğumu sanmıştım.

Bu mektubu belki on kez diğerleriyle kıyaslayarak kuşkum kalmadı; sefil Selahaddin’e bunu bizzat sizin yazdığınıza kanım kesindir: önce sevdiğimi sanmıştım.. fakat, bugün size karşı olan aşkımın şiddetini duymuyorum:

Oh! Kristiyan! Kalbimdeki bütün mutluluğu, bütün umutları yıkan bu tümceyi yazan siz misiniz? 

Geçmiş anılarınızı, uzakta oluşun acısını unutuş boşluğuna yuvarlayan siz misiniz?

Size, yemininizi bozan olduğunu yakında anımsatacağım; aramızda artık hiçbir bağ kalmadı; size şu satırları yazdığım bu anda ben de özgürlüğümü kazandım.

Fakat, ben bu caniyi reddetmenizi sizden şiddetle istiyorum.

O’nun amacını bildiğinizi, bunları onaylayacağınızı savlıyor!

Ben buna inanamam!

Dönmek üzere olduğumdan, nasıl bir caniye gönül verdiğinizi anladığınız zaman siz de titreyeceksiniz.

Olası, o vakit, ölümün bile yok etmeye kıyamadığı bir mutluluğu imha ettiğiniz için lanetler savuracaksınız.

Sultanın ordugâhında namus üzerine verilen sözüyle tutuklu


Liven Maluel
Pirim Adasından.”

***

Bu mektubu, Maluel belki on kez yırtmak istedi. O’na yazmaya ne gerek var? şimdi artık O kadınla ne ilgisi vardı?


Onarılması olanaksız bir şeyden dolayı üzülmenin nedeni ne?

O’nu, artık düşünmediğine inandırmak daha iyi değil miydi?

Olağanüstü türden olan tahliyeyi duyacağını ve Pol Karden’e rastlayacağı gün Kristiyan’ın yaşayacağı hali gözünde canlandırmaya çalışıyordu.

Titrek sesle O’nun Karden’i sorgulayacağını duyar gibi oluyordu:

- İslam ordusunda tutsak olduğunu sandığım Mösyö Dö Maluel’e rastladınız mı?

- Evet, Matmazel; benimle akrabalarına, arkadaşlarına mektuplar gönderdi, ben de bunları sahiplerine verdim.

- Kendisiyle ileri bir ilişkim vardı, size bundan söz etmedi mi?

- Hayır, Matmazel.

O vakit ne düşünecekti? Üzülecekti. Oh! Evet, oldukça fazla üzülecekti.

Kendisi bu kadar sıkıntı çektikten sonra O’nu da sıkıntıya sokmak ne kadar iyi olacaktı!

Fakat, subay kendi kendine:

- Kristiyan, benim gerçeği bildiğime ve bu aşağılık Selahaddin’i düşünmeyi kendisine yasakladığımı bilmelidir, diyordu.

İşte, bu düşünce onu mektup yazmak zorunda bırakmıştı.

Muhafız birliğinin vapurlara yerleşmesi son bulmak üzereydi. Genel bir kural olarak, subaylar son olarak kaleden ayrıldı.

Maluel deniz subayına:

- Alınız dostum işte bir mektup daha; bunu size vermeye çok çekindimse de son anda karar verdim. Bu Sahra-i Kebir Tren Yol Mühendisi Mösyö Füritye’nin kızı içindir.

- Matmazel Füritye öyle mi? bu pek güzel bir kızdır; Cezayir’de balodaki kızların tümünü güzelliğiyle yenerdi. Kendisini çok iyi anımsıyorum. Bu mektubun önce babasına verilmesi gerekiyor mu?

- Hayır.. doğruca kendisine verilecek!

- Anladım; en küçük bir isteğinizin benim için pek kutsal olduğunu bilirsiniz.

Biniş derin bir sessizlik içinde gerçekleşiyordu.

Necme de dönmüştü. Genç subayın son anda kaçmasına engel olmaktan korkarak O’nun koluna girmişti.

Beraberce gitmeleri için rica etmeyi bir an bile aklına getirmedi.

Pol Karden:

- Kalbim pek üzgün! Dedi.

Kollarını açtı; Maluel de subayın fedakâr göğsüne atıldı. Gözlerinden iki damla yaş döküldü.

Hayır, Kristiyan’ı unutmamıştı; bu anda, itiraf etmeğe cesaret edemediği halde, anlağından yalnız o vardı.

Albay Kullington:

- Yüzbaşı, davranışınız pek büyük ve yücedir; uygar uluslar arasında bir savaşta namus üzerine verilen bir söze uymak, görevini yerine getirmek demektir. Bu sözü, böyle vahşilere karşı tutmak ise bir kahramanlıktır. Sizi övgüyle anacağım; eğer Cenab-ı Hakkın yardımıyla kurtulursanız İrlanda’daki Limerick’de bulunan evim sizindir. Dedi.

Bunun ardından Mister Kullington Necme’yi kucakladı. Ve durumdan bilgisi olan bir çok subay bu iki gence dua ettiler.

Binme işi bir saat kadar sürmüştü. Gece pek karanlık olduğundan Osmanlı savaş gemileri durumdan kuşku duymamışlardı.

Deniz yüzeyindeki bir kayanın üstünde ayakta duran Maluel, vapurların uzaklaştığını gördü; bunlar gecenin karanlığı içinde gözden kaybolunca ağlamaya başladı.

Necme’nin tatlı sesi yanında:

- Livne, ben buradayım! Dedi.

Bu kız O’nun ruhunu okuyor sanılırdı. Sürekli, acılı anlarında kendi yanında bulunuyordu.

Bunu nasıl sevmeyecekti?

Sabaha kadar kalan bir korunaklı bir yerde geçirmek için genç kızı götürdü.  Öyle ki, şiddetli bombardımandan sonra henüz sağlam duran bir kazamatta yatmış olan Hilariyon’u bulmak için de acele etmek gerekiyordu.

Hilariyon, çenesine yediği şiddetli tekmeden pek etkilenmişti. Alt çene kemiği, Pirim doktorunun başını sardığı sargılar içinde görünüyordu: alt dişleri kırıldığı için pek çok kan kaybetmişti.

Fakat, subayı görünce acısını unutup gülerek:

- Yüzbaşım, bana sakın teşekkür etmek zahmetine kalkmayınız. Yalnız, iyi bir dişçi bulunan bir memlekete gittiğimiz zaman bana bir takma diş takımı yaptırırsınız.. dedi.  

Artık Osmanlı askerinin gelmesini beklemek kalıyordu. Maluel ile Hilariyon, kendilerini İngiliz askeri sandıracak elbiselerini çıkardılar.

Pirimin gelecek egemenlerinden korkacak bir şeyleri kalmamıştı;

Dillerinin bildikleri için bunlardan, Arabistan’daki Sultan’ın ordugâhına götürülmelerini isteyeceklerdi.

Necme de dört saatlik heyecanını unutarak neşelenmişti.

- Bak, ne buldum.. dedi.

Ve sarı meşinden bir ince kayışa bağlı bir muska gösterdi. 

Maluel sordu:

- Bu nedir?

- Pek değerli bir şey.. Munza’nın bütün adamları tarafından son derece saygı gösterecekleri bir muska.

- Bunu nerede buldun?

- Zervak’ın yanında; bunu kendisinde görmüştüm; o vakit korka korka bunu almaya gittim. Senin bunu taşımanı istiyorum. Bu evrak sende bulundukça bir Manbututulu ilişemez. Sözüme güven.

- Bunun ne olduğunu biliyor musun?

- Evet; bundan Munza’dan başka kimsede olmadığını biliyorum.

- Demek, bize karşı bir ferman gibi bu muskayı Zervak’a veren Munza öyle mi? Pekâlâ! Benim küçük Necmem, bunu sen boynuna as! Ben korunmaya muhtaç değilim. (Revolverini göstererek) benim şu küçük şeyim var.. Hâlbuki sana böyle bir silah gerek… Bunun üzerine genç kız muskayı boynuna taktı.

***

Beş gün sonra, Maluel ile Necme zenci askerleri muhafız birliğine katıldılar. İslam ordularının geneli Mahka’ya nakledilmişlerdi.


Çahner’in yitirdiği düşüncesine kapıldığı Yüzbaşısının kollarına atılarak gösterdiği sevinç anlatılması olanaksız bir şeydi. Ömer de pek sevindi; sınıf arkadaşının bağlılığından sonra, bunu hemen babasının yanına götürdü.

- Baba, haksız bir yargıda bulunduk. Bir Fransız subayı sözünden dönmez; işte Maluel geldi! Dedi.
Ciddi yüzünde hayırlı bir ışık parlayan Sultan Ebu Muhammed:

- Delikanlı, sana karşı kötü bir düşünce beslediğimden ötürü üzüldüm. Sanırım bizi barut sorumlusu da kaçmıştır.

- Zaten artık O’na gereksinimimiz o kadar kalmamıştı. Bugün en zor iş yapıldı.

Ömer, Yüzbaşı’ya:

- Sen de bunun kaçışından elbet hepimizden fazla mutlu olmuşsundur;

Zira, bu hain adam, kötü bir oyun oynayacaktı. Şimdi, seni sevindirecek bir muştu vereyim.
Sizin kayıp oluşunuz sırasında dördünüzün de Avrupa’ya ayak atar atmaz serbest bırakılmanız iznini babamdan aldım.. nasıl sevindin mi?

- Acaba gerçek mi?

- Kuşku mu duyuyorsun.. işte artık döndün. Babam da..

Ebu Muhammed:

- Söyleyecek bir sözüm yok; İstanbul’a varır varmaz serbest kalacaksınız.



<< Önceki                   Sonraki>>




Cemal Çalık, 18.12.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman
İstilâ-i Cihan-Kara Öfke

Cemal Çalık Yazıları








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.


Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı