28 Nisan 2017 Cuma

SA4264/KY1-CÇ392: Hangisi Sen?/ Roman-Bölüm III-Girizgâh'ın devamı

"Bana bir dakikanı bağışlar mısın?"


Bölüm Üç
-Girizgâh'ın devamı-

Ah bana bir dakikanı bağışlasan.. günlerim daha bir aydınlanır! Ayaklarım yere daha bir sağlam basar! Uğursuz baykuşlar temelli susar! Hiç bilmediğim, evrenin de hiç bilmediği güller açar, rengârenk kuşlar göğümde kanat açar,  ipekler daha bir yumuşar, taş acıtmaz, su boğmaz ateş yakmaz, kurşun cana dokunmaz, bıçak canı kesmez! Bütün bunlar bir abartı mı? Kendini yitirmiş bir kişiliğin sabuklamaları mı? Değil. Böyle diyen, bunları bir abartı bilen seni bilmemiş demektir Füsun.

Seni bilmeyen de karamsarlığın cehenneminde soluk alıyor demektir. Sen ey karamsar ruh, ey karamsarlığı içselleştirmiş kişi, ey Füsundan gafil karamsar serseri! Karamsarlığın karanlığında kararmak ve sonra karalığını kayırmak kadar kör olan başka ne vardır yeryüzünde? Körlüğün kekremsiliği kalıcı olacaktır katılaştıkça kalbin ve hep karanlıkları çağrıştıracaktır dilin. Dilin dillendikçe dinlenecek bir liman da bulamayacaksın. Bulduklarında da hep senin karanlığını, kararmışlığını göreceksin. Görecek misin? Görmeyi beceremeyeceksin ki! Karanlık görmeni kör edecek. Körlüğünü allayıp pullayacaksın. Biliyorum bunları senin gibi olmayanlar için bileceksin. Senin gibi olmayanlar için söyleyeceksin. Aydınlığı karanlık belleyen karanlığı da aydınlık belleyecek, belletecektir. Tek tip senin özlemin. Tek tip senin dileğin. Tek tip senin emelin! Sen aynaya baktığında kendini görmek isteyensin. Aynada kendinden başkasını görmeyi beceremeyeceksin. Bunun gereğini belleyemeyeceksin. Dilerim dileklerinde boğulmayasın. 

Boğuntunu ferahlık diye sunmayasın. Sunguların kan kusturmasın. Ki, kan kusturdu bu ana dek. Bu güne dek. Kan kusturmaya özentilisin. Kan görmeye heveslisin. Kan karartmaya azimlisin. Sen ey karamsar sefil sen Füsun’u nereden nasıl bileceksin? Sırrı dökülmüş bir aynada öte değilsin! Özür dilerim sevgili Füsun! Araya giren bu kararmış kalp sana söyleyeceklerimin önünü bir anlığına bile olsa kesti! Bu bir anlık kaybı nasıl telafi ederim bilmiyorum! 

Bir dakikanı bağışlasan belki nasıl telafi edeceğimi bulur buluştururum, hem belki sen bir dakikanı bağışlamadan önce, evet belki sen bana öğretirsin nasıl telafi edeceğimi! Bana bu iyiliği, bana bu güzelliği, bana bu sevinci, bana bu coşkuyu, bana bu kıvancı, bana bu zenginliği bahşet! Etrafım çöl, etrafım ıssız, etrafım bikes, etrafım karamuklarla, akreplerle, çıyanlarla, sürüngen ve sürüngen olmayan vahşi canlılarla, vahşi cansızlarla çevrili! Bana bir dakikanı bağışlasan daha ne isterim ki ey sevgili! 

Bir dakikanı istemekteyim senden! Yalnızca bir dakika! Bunu bana borçlusun! Borçlusun çünkü beni mahvettin sen! Kahretsin! Hayır! Bin kere hayır Füsun! Öyle demek istemedim! Hayır! Evet, ben mahvolmuş biriyim. Mahvolduğum doğrudur. Ve fakat beni mahveden sen değilsin! Tersine beni diriltensin! Beni yeniden kendi ayaklarım üzerinde durduransın! Beni kötü benzetiler mahvetti Füsun sen değil! Siyah beyaz filmler, taş plaklarda dinlediğim inleyen şarkılar, kimi evlerden yükselen acılı ağıtlar, lambalı radyonun hırıltılı sesinden kulaklarıma çalınan içli türküler mahvetti Füsun! Lili Marlen şarkısı mahvetti Füsun, hem öyle böyle değil! Hele o şarkı çalındığında –ki gece yarısı çalınırmış- bir birlerine kurşun yağdıranların şarkı bitimine kadar tek bir el dahi ateş etmediklerini öğrendiğimde ne acıtmıştı canımı. Canımı yakan şarkının kısalığıydı, niçin saatlerce, günlerce, haftalarca, aylarca sürmediğine hayıflanmıştım. Ben sen değil Füsun Lili Marlen mahvetti. O şarkı mahvetti. Mahmut’un vücuduna saplanan kurşunlar, Selahaddin’in vücuduna saplanacak kurşunlar mahvetti beni, siyah beyaz filmler ve kötü benzetiler mahvetti. Ve sen dirilttin. Var oluşun diriltti beni. Yeniden cana geldim. Donduran ayazı bütün bedenimde hissettim. Seni de sarandı ayaz. Rüzgârı hissetim, baharda esecek tatlı, ılık rüzgârları düşledim. Tenini ürpertecek olan, saçlarını hafif hafif dalgalandıracak ılık tatlı-sert rüzgârları getirdim gözlerimin önüne. Kuş cıvıltılarını anımsadım. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp sevinçle öten kuşların cıvıltılarını anımsadım. Bütün bunları ve daha nicelerini anımsattın Füsun ve böylece yeniden dirildim. Dilim sürçtü beni mahvettin dedim. Umarım bağışlarsın! Şaşkınlığın kurbanı oldum. Bir anlık dalgınlığın. Seni görmenin sarhoşluğu dilimi-bilincimi karma karışık etti, bu yüzden beni mahvettin dedim! Oysa sen beni yeni bir dünyaya uyandırdın. Ölüydüm, dirildim. Surun soluğu oldun benim için! Yeni bir dünyadayım artık! Sana müteşekkirim Füsun! Beni bende yeniden var ettin! Beni bende yeniden inşa ettin! Kendim olarak görmemi, kendim olarak duymamı, kendim olarak bakmamı, kendim olarak soluk almayı öğrettin. Kötü benzetilerin kurbanı olan bu perişan varlığı, duyan, duyumsayan, yaşadığının ayırdında olan birine çevirdin! Beni mahvettin, dediğim için bağışlayacak mısın? Bağışlar mısın? Bağışlamalısın! Bağışlamazsan eğer bu yolculuğu sonuna dek sürdüremem! Sen varsın!

Sen vardın! Sen varsın! Varlığımı aydınlattı varlığın! Varlığıma anlam kattı varlığın! Bu yüzden mahkûmuyum varlığının! Bu yüzden varlığınla onurluyum. Bir yandan yitirmişim tüm umutlarımı bir yandan canhıraş bir biçimde umut ekmekte umut beslemekteyim. Sen varsın nasıl umut keserim? Sen varsın nasıl umutsuzluk ekerim? Gamzelerinle şenlendirmektesin âlemi! Âlemde ne varsa sevinç içre olan senin varlığından bilgisi olandır. Âlemde ne varsa hüzne boğulmuş, acıyla yoğrulmuş, sancıyla kahrolmuş senin varlığını bilip senden ayrı düşmüş olduklarındandır. Senden, senin varlığından habersiz biri mutlu, neşeli, sevinçli görünse de bu görünüşte bir mutluluktur, bu görünüşte bir neşedir, bu görünüşte bir sevinçtir. Öyledir çünkü henüz bilinçlenmemiştir, henüz bilinçten yoksundur! 


Kendisi ve kendisi olmayanı bilmeyenin mutluluğundan nasıl söz edilebilir ki? Ne acıyı, ne tatlıyı, ne sevinci, ne neşeyi, ne sancıyı, ne varsıllığı ne yoksulluğu, ne hüznü, ne de başka bir şeyi bilmiyor demektir senin varlığından haberdar olmayan. Bir taş neyse odur! Rüzgâra kapılmış bir yaprak neyse odur senin varlığından habersiz olan! Çayırda geviş getiren mutlu biri inek, mutlu inekler mutsuzluğu bilmedikleri için mutlu görünürler, mutsuzluğu bilmeyen içindir görünüşler. Görünüşlerin kökeninde senin varlığından haberdar olmamak yatmaktadır Füsun! Bu böyledir! Varlığından habersizdir sorumlu tutulmayan! İnsan ki sorumlu tutulmuştur çünkü kendini ve kendisi olmayanı bilme yetisiyle donanıktır. O yetinin devinebilmesi, serpilip gelişebilmesi senin varlığını ayrımsamakla olasıdır! (Bence Sacit biraz abartıyor gibi. Aşırı üşümüşlüğüne vererek konuyu geçiştirmek en iyisi ya.. hayırlısı) 

Seni bilmeyen ben var mıydım? Soluk almış mıydım? Varlığını ayrımsamadan önce dişlerim ağrımazdı şimdi ağrıyor, ağrımazdı çünkü dişlerimin varlığından bihaberdim. Senin varlığını ayrımsamadan önce içtiğim çayın, sigaranın, soluduğum havanın bile ayrımında değildim. Öyle olsa şimdiki kadar üşmez miydim senden önce de? Çay ağzımı yakmaz mıydı, duman gözlerimi sızlatmaz mıydı? Gerçi kış kendini biraz biraz sezdirirdi sezdirmesine ve fakat hiç böyle ısırmazdı! Sanırım kış senin varlığının ayrımına varayım diye zorlamıştı daha önceleri. Böyle bir şeyin olma olasılığı yok değil hani! 

Varlığın diyordum Füsun varlığın, varlığınla daha bir anlamlı evren şimdi. Şimdi daha bir alımlı evrendeki her bir şey. Şeylerin her biri daha bir görkemli daha bir hayretengiz, daha bir şaşaalı, daha bir cana yakın, daha bir sevimli, daha bir müşfik, daha bir merhametli, daha bir sevecen, daha bir nazlı, daha bir yumuşak, daha bir kırılgan, daha bir güleç, daha bir cömert, daha bir ümitli, daha bir merhametli, daha bir hararetli, daha bir şirin, daha bir hevesli, daha bir gayretli, daha bir varsıl, daha bir şefkatli, daha bir görkemli, daha bir duru, daha bir latif, daha bir okşayıcı, daha bir kıvrak, daha bir mütebessim, daha bir güvenli, daha bir masum, daha bir engin, daha bir sınırsız, daha bir korkusuz, daha bir taşkın, daha bir utangaç, daha bir mahcup, daha bir tılsımlı, daha bir lezzetli, daha bir arzulu, daha bir renkli, daha bir sıcak, daha bir ateşli, daha bir ciğerli, daha bir dirençli, daha bir bilinçli, daha bir düşünceli, daha bir ölçülü, daha bir kutlu, daha bir uysal, daha bir uslu, daha bir ulu, daha bir yeni, daha bir keskin, daha bir çılgın, daha bir narin, daha bir fedakâr, daha, daha bir vefakâr, daha bir tatlı, daha bir dikkatli, daha bir rikkatli, daha bir usanmaz, daha bir yılmaz, daha bir huzurlu, daha bir diri, daha bir arı, daha bir samimi, daha bir emin, daha bir yakın, daha bir içten, daha bir kapsayıcı, daha bir gönençli, daha bir kıvançlı, daha bir ele avuca sığmaz, daha bir aydınlık, daha bir azimli, daha bir dirayetli, daha bir frapan, daha bir efsunlu, daha bir derin, daha bir efsunlu, (özür dilerim Füsun, neden bilmiyorum iki de bir efsun sözcüğü beliriyor dilimde, beni söyle, beni söyle Füsun’a diye. Füsun benden habersiz mi? Niçin beni bir kez olsun dile getirmez, niçin bir kez olsun beni anmaz, deyip durur içimde hemen her gün! Yoksa bir unutkanlık, yoksa bir yanlışlık sonucu söylenmiş, yinelenmiş değildir, yine de o patavatsız sözcük yerine ben senden özür diliyorum ve yine de ona ve daha nicelerine hak vermiyor değilim!) daha bir oturaklı evrende var olan her bir şey. Var olan ve olacak olan her bir şey seninle daha bir güçlü, daha bir güvenli, daha bir sevimli.

Varlığını, varlığının anlamını nasıl anlatırım bilmiyorum! Bu bilgisizliğimi, bu bilisizliğimi bağışla! Bağışlamak sana yakışır bağışlanmak bana düşer! Varlığının anlamını hangi sözcük yüklenebilir ki? Hangi sözcük yüklenmeye güç yetirebilir ki? Önce söz vardı denilmeseydi, senden sonra sözcükler icat edilseydi, varlığından, var oluşundan sonra insana isimler öğretilseydi belki dile getirebilirdim. Belki dile getirilebilirdi. Sözcükler, bilinen tüm sözcükler, öğretilen tüm isimler yetersiz, cüce, derinlikten yoksun ve yoksul ve güçsüz ve zayıf ve cılız ve sıska, bu yüzden hiçbir sözcük senin varlığını ve varlığının anlamını anlatamaz. Anlatmaya güç yetiremez. Dili dönmez hiç birinin. Tüm sözcükler yol ortasında gözlerine ışık tutulan bir tavşan, bir kedi gibi donup kalmışlardır. Öylesine apışıp kalmışlar ki ne kaçıp gizlenebiliyorlar ne dile gelebiliyorlar. 

Ah be Füsun bu açmazdan, bu çıkmazdan kurtulmanın bir yolu yordamı var mıdır? Varlığını tümüyle kuşatıp aktaracak bir sözcük, bir tümce var mıdır? Olabilir mi? Varsa da hangi Kaf dağının ardındadır kim bilir? Kim bilir hangi simurgun/ankanın kanatları altındadır? Kim bilir hangi derinliklerde gizlidir? Kim bilir hangi istiridyenin içindedir? Kim bilir? Kim bilir hangi yerin yedi kat dibindeki bir hazine sandığında gizlidir? Seni anlatacak sözcükler, tümceler kim bilir hangi büyük şairin sözcük dağarcığında devinmektedir! Kim bilsin hangi viranede unutulmuş bir definededir! 

Kim bilir hangi gülden damıtılacak bir ıtırın öz suyudur senin varlığını anlatacak sözcükler! Kim bilir hangi çiçeğin kursağındadır, hangi kovanın içinde olgunlaşmaktadır kim bilir? Kim bilir senin varlığının özlemiyle esrik hangi gönülde hangi dildedir? Kim bilir seni anlatacak, senin anlamını kavratacak sözcükler hangi yazılmamış sözlüğün, sözlüklerin taslağında bir yerdedir. Kim bilir hangi kıymet bilmez bir bir kumarbazın savrukluğunda işkence çekmektedir. Kim bilsin seni muştulayacak, varlığının anlamını bütün kapsamıyla anlatacak sözcük ve sözcükler hangi büyülü bir müzik aletinde doğmayı beklemektedir. Kim bilsin hangi kör kuyuda çıkarılmayı beklemektedir. Kim bilsin nerededir, kiminledir. 

Sözcükler olmasa da bu düşkün, bu düşmüş adam varlığının anlamını bilmek, sezmek ve dile getirmek zorundadır. Elbet göklerden bir haber akacaktır gönlüme. Elbet bu kısır, bu çorak gönüle de gökler kapısını açacaktır. Öyle olmak zorundadır. Sezmekteyim o an pek yakındır.

Ve işte söylüyorum derinlerden gelen bir ilhamla, göklerden ulaşan bir mesajla varlığının anlamı gözlerinde gizlidir. İşte bu yüzden tutkunuyum siyah gözlerinin. O harikulade siyah gözlerinin bu yüzden meftunuyum, vurgunuyum! Zalimce bakmaktan çekinmeyen, umutsuzluk ekmekten korkmayan o harikulade siyah gözlerinin vurgunuyum bu yüzden! Varsın zalimlikte sınır tanımasın o harikulade gözler! Varsın gökler kadar derin o siyah gözlerde benden bir işaret olmasın! Varsın gökler kadar derin siyah gözlerin değdiği yerde ben olmayayım varlığının anlamı, varlığın anlamı o gözlerde, o harikulade siyah gözlerde saklıdır. O gökler kadar derin gözler sıyırıp atar varlığın üstündeki sır perdesini! O gökler kadar derin siyah gözlerde varlık libasını giyer yokluk, o gökler kadar derin siyah gözlerde yaşam bulmaktadır canlılar! 

O gökler kadar derin gözler her bir özlemi gideren efsunlu bir ırmaktır. Delişmen bir ırmaktır. O harikulade siyah ve gökler kadar derin gözler deryaların azgın sularına kapılan gemi yolcuları için bir can simidi, bir filikadır. Yolunu kaybeden yolcular için mihmandardır. Gökler kadar derin o siyah gözlerin varsın benim için celladın bakışını güne çeviren olmasın tüm varlık için iksirdir, dirilten Mesih’in soluğu gibidir. Engin denizlerde bir ada, uçsuz bucaksız çöllerde bir vahadır gözlerin. O gökler kadar derin o harikulade siyah gözlerin her dem candır, canandır. Ağulanmış ruhlara panzehirdir. Kendini kaybetmişler için şerbetçi otudur.

Senin gözlerini hangi saz çalmamış, hangi ney terennüm etmemiş, hangi aşık söylememiş, hangi yiğit can vermemiş. Tüm kösler senin gözlerin için çaldı. Tüm borazanlar senin gözlerin için, tüm horozlar senin gözlerin için öttü. Nil senin gözlerinle, senin bakışınla yıkandı. Ay senin gözlerini görmek için en aşağılara indi. Ay güneşten aldıysa ışığını, güneş senin gözlerinden aldı hem ışığını hem sıcaklığını. 

Gün gözlerine muhtaçtır gün yüzüne çıkmak için, gece senin gözlerine muhtaçtır dinlenmek için, gözlerinin gönlünü çelmek için su rahmet olur yağar göklerden. Çiğdem, menekşe, nergis,  açelya-dulavrat otu-ağlayan gelin-ana-kokusu-ateş çiçeği-ayçiçeği-hazeran-badem-begonvil-begonya-buhurumeryem-cemaligüzel-çan çiçeği-çoban yastığı-çuha çiçeği-sümbül-çalba-defne-deligül-erguvan  -fesleğen -firuze -fulya -gardenya - gâvur gülü - gecesefası - gelincik - gelineli-gülibrişim - gündöndü - günebakan -hanımeli -hatmi - hercai menekşe -hüsnüyusuf -ıtır -kamelya -kandil çiçeği - karagözlüm - karanfil - kartopu - kasımpatı -kına çiçeği -krizantem-lale -lâle-i nu'man -leylak - lisan-i sevir -mahmur çiçeği -manolya -melekotu -menevşe-meryemana eli -meryemana kandili -mimoza -mine çiçeği -mor salkım -nevruz çiçeği -nilüfer orkide -öksüzoğlan -papatya -petunya - portakal çiçeği -saffetiderûn - saray patı -sardunya -sarmaşık -sediryaprağı - semen -sevgi çiçeği -sıklâmen -sümbül -süsençiçegi -şakayık - şakayık-ı numan -şebboy - terslâle - üçgül -yaban gülü - yanardöner -yasemin -yenibahar -yıldız çiçeği -zambak -zerrin –zülfüarus ve adını bilmediğim nice gülle, nice çiçekler senin gözlerinden alır ışıltılarını. Senin siyah ve gökler kadar derin gözlerin! 

Koşulmamış koşma, yakılmamış ağıt, söylenmemiş türkü var mıdır senin gözlerin için? Hangi insan eli-peri eli değmemiş şey vardır yeryüzünde gökyüzünde? Gözlerin cennet, gözlerin barınak, gözlerin sığınak, gözlerin limandır öksüz, yetim, yaralı, pare pare gönüllere ve elbet benim gönlüme.

Gözlerin nazar bocuğudur yeni doğmuşlara, cadılar-alkarıları-ifritler alıp götürmesin diye yeni doğanı. Gözlerin nazar boncuğudur ekilmişe, ekilene, ekileceğe. Gözlerin, o gökler kadar derin siyah gözlerin bin bir kandilli avizedir kararmış içime. Öyle eşsiz, öyle benzersizdir ki gözlerin, öyle derindir, öyle efsunludur ki gözlerin, gören gördüğünden sarhoş, görmeyen bilmediğinden esrik. 

Ölümü öldürür gözlerin. Her dem diri kalır bütün canlılar. Her bir canlı özlem yüklüdür gözlerine. Gözlerini görmemiş olsam görmeyi bilir miydim? Görmenin anlamına erer miydim? Elbet bakar körden öte bir şey olmazdım. Bana görmenin anlamını veren senin gökler kadar derin gözlerindir. (Bize öyle geliyor ki Füsun’un gözleri normalden biraz büyüktür ve Sacit büyük gözlü denir diye, gökler kadar derin türünden bir benzetmeyle sıyrılmaya çalışıyor. Zaten Sacit hep böyledir, gerçeklerden kaçmanın yollarını aramıştır, aramaktadır bildiğimiz kadarıyla. Ve bildiğimiz kadarıyla hiç akıllanmayacaktır, gerçekle yüzleşmekten kaçacaktır hep.) Gökler kadar derin ve siyah gözlerin hasretim! 

Baktıkça, gözlerini gördükçe artan bir susuzluk, hiç geçmeyen bir susuzluk yaşamaktayım. Evet, gözlerin bir pınardır, gözlerin ab-ı hayat çeşmesidir ve fakat içenin susuzluğunu artırmak gibi bir özelliği vardır. İçtikçe içesi gelir insanın! İçtikçe bağrı yanar insanın. Gözlerin bir başkadır senin. 
Ya ellerin? Ellerin gözlerinden aşağı kalır mı senin? Uzun ince parmakların (kanaatimizce Sacit’in yanlışı var. Füsun’un elleri ince ve uzun değil, kalın ve küt olduğuna tanıklık edecek yüzlerce insan bulunur bulunmasına ve fakat Sacit bu, ha Sacit ha La Mançalı Don Kişot, yaşama acemiliğinin tipik bir örneği dense yeridir ve fakat burası yeri midir, aslında kesin bir hüküm verecek kanıtlara sahip değilim, yine de denk düşüyor gibi, denk düştüğü için diyelim. Hem sonra dershanede psikoloji dersinde dersin hocasının ellerin kişiliği tanımada veri olduğuna ilişkin bilgiler verdiğinde ve ‘parmaklar küt ve kalın, avuç kısmı da enli ve çok etli olan ele ilkel el diyoruz. Bu elin sahibi içgüdüleriyle hareket eden, duygusuz, doğru düzgün düşünemeyen biridir. Kendisini kontrol etmesi hemen hemen olanaksızdır, ani tepki gösterme huyu vardır. Bu el de, sahibi de ilkel sayılır.’ Dediğinde sınıftaki hemen herkes bu bilgilerle –kendi ellerine bakarak- dalga geçerken Füsun ellerine bakıp ürperip ürkmüş gayr-i ihtiyari ellerini masanın altına saklama uğraşına girmişti, ne bu uğraşıyı gören öğrenciler ne de dersin hocası her hangi bir şey dememiş ve herhangi bir imada bulunmaksızın görmezden gelmeyi seçmişlerdi.) kanayan ruhların merhemidir. Okşadığında akan kanı duracaktır kanayanın. Ellerini kanayan ruhlara, kararan gönüllere uzattığında her biri yeniden doğmuş gibi olacaktır. 

Kusursuzluğun kaynağıdır elin! Dirilişin muştucusudur ellerin! Ellerin, uzun ve ince parmakların yaşamın kefilidir. Ellerinden mahrum olan sefildir, ellerinden uzak duran sefalet içredir. Ellerin yorgunluğu alan çay gibi, ekmek gibi azizdir. Aşk mabedinin eteklerinde esen yeldir ellerin. Aşk pınarının doğduğu yerdir ellerin! Rahmet, merhamet, selamet ellerinden devşirilen cevherdir senin! Gökten inen sofradır ellerin! Senin ellerine yakışır Kevser şarabının kadehi. Kevser şarabı senin ellerinden alır sunduğu tadı. Meçhul beldelerden görkemli meçhul güzellikler getirendir ellerin. Kanadı kırık kuşlar için korunaklı bir sığınak, yaralı gönüller için merhemdir ellerin. Ellerin günahkâr kullar için bir şefaatçi, tövbesi kabul edilmiş günah için kabul edilmiş dua, göklerin sungusu bir nimettir ellerin.

Tüten ocağım elin! Sırdaşım gönüldaşım elin! Ellerin sırdaşım, ellerin odum-ocağım, ellerin aşım. Senin ellerinden başka el bilmemiş, senin ellerinden başka el tanımamışım. Kıvancım elin, kazancım elin! Kârım elin! Derdim elin dermanım elin!


Hoyrat rüzgârlara karşı kuytu bir yerdir elin!  Cesur ve körpe ellerinle kahrolur ifritler, kahrolur bilinir bilinmez iblisler, engerekler, yılanlar. Münkire cehennem, mümine cennettir elin! Yorguna döşek elin! Elin portakal buğusu, elin şeftali kokusu! Susuza su elin! Ölüyü dirilten, hastaya güç veren, diriye sevinç verendir elin! Mahpusa direnç köleye umuttur elin! Ellerinde saklıdır gizemi evrenin! İnci büyüten istiridyeler senin ellerine özenmiştir, bal için kanat çırpan arılar senin ellerinden almıştır ilhamı, karıncalar senin ellerinden devşirmiştir nizamı, ahenk senin ellerinin yansıması! Senin ellerinde bulmuştur kelebekler ihtizazı! Bedbinlere nikbinlik aşısıdır ellerin! Her düğümü çözendir ellerin! Her tılsımı bozandır ellerin! Ne kadar tarumar edilmiş ev-bark, hane-ocak, kent, sokak ve ülke varsa, kaç yıkılmış hayal, kaç bozulmuş bağ-bahçe varsa yeniden imar edendir ellerin. Evsize yuvadır ellerin! 


Gönüller mutribi elin, yeryüzünü, gökyüzünü hile ve tuzaklardan arındıran elin! Vuslat kumaşının ipi elin! Renkleri doyuran elin, yangınları söndüren elin, gözleri aydınlatan elin, bir içli özlem türküsüdür elin! Pervanelerdeki şevk elin, ateş böceklerinin ateşi elin! Kelebeklerin sevinci elin! Yurtsuzlara yurt elin! Körpelere süt elin! Sabilere şerbettir elin!


Ellerin dert görmesin senin! Elin acı dermesin, elin yoksunluk bilmesin, elin kirden öte, gözyaşından öte bir şey silmesin! Elin ki bencile fedakârlığı öğretir, mutsuza bahtiyarlığı verir, vahşiyi medeni kılar, gaddarı merhametliye çevirir. Ne dense azdır elin için! Ne söylense bir şey söylenmemiştir elin için! Ne söylenmiş ne denmişse onun ötesindedir elin!


Uzat elini su serpilsin yüreklerine sürgünlerin! Elini uzat güldür yüzünü öksüzlerin, yetimlerin, gariplerin. Uzat elini nefesi kesilsin cehennem zebanilerinin! Uzat elini hevesleri kursaklarında kalsın ifritlerin! Elini uzat umudu kurusun iblislerin! Uzat elini sevgili gün gülsün, ay ayılsın, güneş şevke gelsin, yağmur konuğu olsun kurumuş toprakların, bağrı yanmış hecin develerinin! Uzat elini kansın susamış gönüller, sükûn bulsun harları kalplerin! Uzat elini dağ-taş dile gelsin, feryadı dinsin çaresizlerin! Uzat elini sevgili dilenciler doygunluğu bilsin! Açlar doymayı öğrensin! Yeryüzü sevinsin, gökyüzü sevinsin! Elini uzat sevgili rahmet kuşatsın evreni, sarıp sarmalasın mutluluk evreni ve evrendeki her şeyi. Ayrık otları solsun, zehirler kaybolsun, ırmaklar coşsun, denizler aydınlansın, yıldızlar oynaşsın sabahlara kadar. Uzat elini ıraklar yakın olsun, ayrılıklar çekilsin, bekleyişler sona ersin! Uzat elini sevgili cenneti yitikler cennetine kavuşsun yeniden, gün dönmeden, gece gelmeden. Uzat elini sevgili bir nebzecik de olsa ağrılar dinsin! Uzat elini sevgili, sevgili elini uzat gönül yangınlığı serinlesin. Gönlüm selamete ersin! Ruhum felaha ersin! Sonsuzluk için güç olsun, direniş için güç olsun, elim ayağım güç bulsun, bu bungun yaşam son bulsun! Uzat elini gümrah bir sevi için binit olsun elin! Elini uzat sevgili korkular çekilsin, ihtimali kalmasın tükenişlerin! Uzat elini sevinçlerin muştusu olsun ellerin! Uzat elini sevgili bir hükmü olsun hükümsüz yeminlerin! Uzat elini erisin tasası yüreklerin! Uzat elini ey sevgili gam bulutları dağılsın! Uzat elini tütmeyen ocaklar tütsün! Uzat elini Yed-i Beyza’dır senin elin! 


Uzat elini sevgili uzat ki uzlet makamı daha da yücelsin, anlamı daha da derinleşsin secdemin. Uzat elini sevgili uzat ki bu kul yabancısı olmasın aşk mektebinin!


Uzat elini ey sevgili uzat ki âşıkların kaygıları, aydınlık yüzlerin gamzeli yanakları, efsunların ve yakarışların hepsi elindedir senin! 


Uzat elini ey sevgili uzat ki ardı arkası kesilsin yeryüzünde şikâyetlerin!


Uzat elini ey sevgili uzat ki dinsin inleyişleri inleyenlerin!



E artık uzat ama elini dokunsun buz gibi elime sımsıcacık elin! Elini uzat ki adınla aydınlanışımı anlatabileyim sana. Adını duyduğumda yaşadıklarını anlatma gücünü bulmam için uzatmalısın elini! 

Hadi ama!





<<Önceki                                     Sonraki>>


Cemal Çalık, 28.04.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı