21 Nisan 2017 Cuma

SA4238/KY1-CÇ390: Hangisi Sen?/ Roman-Bölüm III-Girizgâh

"Bana bir dakikanı bağışlar mısın?"


Bölüm Üç
-Girizgâh 1-

Henüz yaşıyordum yeniden yeni
Bir şubat gününün güzelliğini.
Cahit Sıtkı Tarancı
Bahtsızlık barındırmayan hiçbir güzellik tanımadım.
Charles Baudelaire

E. Kenti,  25 Şubat 1978,  Cumartesi günü saat 14:29


Sacit emin olmak için saatine bir daha baktı. İkiyi yirmi dokuz dakika geçiyordu. Üstünü başını kontrol etti, saçlarını elleriyle düzeltme gereksinimi duydu ve saçlarını düzeltti. Her şey hazırdı. 


Bugün deyim yerindeyse dananın kuyruğu kopacaktı zira ilan-ı aşk etme kararını vermişti, ilan-ı aşk edenlerin bildik suların sürgünü olabilme olasılığının oldukça güçlü olduğunu bile bile yapacaktı bunu, kararı kesindi. Yer kaynasa gök devrilse dağlar hallaç pamuğu gibi atılsa bunu yapacaktı, her şeyi göze almıştı. Sıradan bir ilan-ı aşk olmayacaktı –bu her ne demekse- neler neler söylemeyecekti ki.


İçteki Vaiz Sacit çoktan yerine almıştı. Sağ elini kalbinin üzerine koymuş –bir insan elini kalbinin üstüne koymak istediğinde herhangi bir elini koyabilirdi, bunu şunun için söylüyoruz ki kimi canı tezler ‘kalbinin üstüne başka hangi elini koyabilir?’ türünden saçma sapan bir soru sorabilir, karşı çıkmaya kalkışabilir. Oysa böyle bir soruyu sormadan, böyle bir karşı çıkıştan önce her iki elini de ayrı ayrı yahut iki elini birlikte kalbinin bulunduğu noktaya götürse insanların iki ellerini de kalplerinin üstüne koyabileceklerini görürdü elbet ve böylece niçin ‘sağ elini kalbinin üstüne koydu gibi bir tümce kurup sözü uzatıyor’ yargısının yanlışlığını ve ‘sağ elini kalbinin üstüne koydu’ tümcesinin zorunlu olduğunu, kalbin üstüne hangi elin konulduğuna vurgu yapılmasının gereği kendiliğinden ortaya çıkar, imadan öte izahın gereğini anlardı.. fakat nerede bu incelik, nerede bu araştırmacı ruh.- boğazını temizlemiş ve çoktan içteki Füsunun karşısında konuşmaya başlamıştı bile. 

Neler söylemiyordu ki? Neler söylemeyecekti ki? Nelerden söz etmeyecekti ki? Harfler üzerine, zaman üzerine, gün üzerine, kediler köpekler üzerine, aşinalık üzerine, olmuş ve olacak olanlar üzerine, renkler üzerine, ay ve güneş ve yıldızlar üzerine, sevda üzerine, hazlar üzerine ve fakat tensel hazlardan öte hazlara yapacaktı vurguyu. Tensel hazlar onun dünyasında yer bulmuş, yer etmiş değildi. 

Ve hatta tensel hazlardan değil söz etmek düşünmek bile küfürdü. Taşlanmayı gerektiren bir küfürdü. Tensel hazları dile getirmek kişiyi bir çırpıda mürtet eylerdi ve ister istemez taşlanması gerekirdi. Aklının bir köşesinde beliren tensel sözcüğü üzerine tam yedi kez eriyen karlar üzerine tükürdü ve acıyla iç çekti, secdeye kapandı içinde, bir daha asla izin vermeyecekti o sözcüğe. 

O iblis Terasa sokmuştu bu sözcüğü beynine. O iblis o küfrü –deyim yerindeyse- paslı bir mıh gibi çakmıştı beynine. Söküp atmalıydı eğer yaşamak istiyorsa, kalmak istiyorsa cennette! Yok, söküp atamaz ise kovulacaktı cennetten hem Âdem gibi eşiyle birlikte de kovulmayacaktı yalnız başına inecekti kötülükler inine. Aşağıların aşağısına, yapayalnız soluk alacaktı. Bunları ve benzerlerini –tensel hazlar üzerine olan karşıt düşünceleri- kendine söyledi Sacit bir çırpıda ve sonra yeniden Füsun’a yöneldi. Füsuna söylemeye başladı söylenecek ne varsa. 

Haftalardır –Sacit’e sorsan yıllardır derdi- kurduğu neler hakkında ne söylemesi gerekiyorsa ahenkli bir sesle, düzenli, tertipli, anlaşılır bir biçimde tane tane anlattı, anlatıyordu. Daha da anlatacaktı, anlatıyordu. İçteki vaiz söyledikçe, konuştukça coşuyor, coştukça söylüyor konuşuyordu. Gözleri kapıya mıhlı Sacit kendinin ve kendisinden başkalarının duyabileceği bir tonla yineliyordu vaizin söylediklerini senkronizasyona oldukça itina ederek. Şimşek hızıyla söylüyordu ne söylenecekse vaiz. 

Keşke imkânım olsaydı da bu sözleri, bu ilan-ı aşkı defterime yazsaydım, diye geçirdi içinden Sacit. Bir anlık bir sükût ile defterinin olmayışının daha isabetli olduğuna hükmetti, çünkü Sacit ‘Ama önce söz vardı, yazıdan önce söz vardı.’ demişti kendi kendine. Önce söz vardı. Söz kendi zamanını tüketmeliydi ki yazının devri gelsin. Demek not defterinin yanında olmayışı salt basit bir unutkanlık değildi. 

Bu yargıyla gönendi içi Sacit’in. Kendine daha bir arttı güveni. Ve yeniden kendini dinlemeye verdi Füsuna fısıldamak için vaizin söylediklerini, tam anlamıyla kulak kesildi. Hiç fire vermeden, bir tek tümceyi, bir tek sözcüğü bir tek ücüğü (tövbe tövbe, harf demesi gerekirken sırf kafiyeyi tamamlasın diye arkaik sözcükleri kullanmak ancak Sacit’e yakışır elbet) kaçırmadan, örümceğin, akrebin, kedinin, aslanın, kaplanın, çitanın, timsahın, köpek balığının, umarsız ve zalim bir avcının avının peşinden ayrılmayışı gibi içindeki vaizin söylediklerinden ayrılmadı, peşini bir an olsun bırakmadı. Yorgunluğa, açlığa, susuzluğa pirim vermedi, hiç tınmadı. Gaflete düşmedi. 

Zaman dardı neredeyse Füsun binadan çıkacaktı. Füsun binadan ayrıldığında merdivenleri indiğinde her şey hazır olmalıydı. Son bir kez kontrolden geçirdi tüm ücükleri, tüm sözcükleri, tüm tümceleri ölüm-kalım savaşına giden bir komutan gibi. Her şey tam olmalıydı, teftişe hazır bir tümen kadar hazır olmalıydı. Kulaklarını ayırmadan içindeki vaizden botlarına baktı, paltosunun yakalarını, paltosunun düğmelerini, ceplerini, ceplerinin ağızlarını, kollarının yenlerini tek tek acele etmeden, acele etmenin kendisine bir şey kazandırmayacağını bilerek yaptı tüm kontrolleri, kendini de kontrol etti giysilerinden vakit bularak, saçlarını yeniden düzeltti rüzgarın saçlarını dağıttığını sanarak. Peki ya söze nasıl başlayacaktı? 

İçteki vaizin işi kolaydı içteki Füsun karşısında rahattı, çünkü içteki Füsun çoktan hazırdı. Bilmekte ve beklemekteydi bu anı. Oysa dıştaki Füsun hiçbir şeyden haberdar değildi önce haberdar edilmeliydi, önce bilmesi sağlanmalı, beklemeye ayarlanmalıydı. Oysa bütün bunlar çok uzaklardaydı. Hem içteki Sacit pek kalabalıktı dıştaki Sacit ise yapayalnızdı, öyle ise söze nasıl başlamalıydı? Bir yerden başlanırdı elbet, elbet başlanacaktı, bugün, bu an dananın kuyruğu kopacaktı bu kati bir karardı. 

Yeniden vaizin sesine kulak verdi dudaklarının devinimlerini duyduğu seslere ayarladı, Füsun neredeyse kapıdan çıkacaktı. Kapıdan çıktığını var saydı ve başladı titrek bir sesle işittiklerini söylemeye. 

Varsın daha gözükmemiş olsun Füsun! Varsın muhayyel Füsun durmuş olsun karşısında Sacit’in. İlk kez mi oluyordu? Hayır! Kim bilsin kaçıncı kez yaşamıştır bu hali. Kim bilsin neler neler demiştir muhayyel Füsun’a. Kim bilsin muhayyel Füsun kaç kez can kulağıyla dinlemiştir Sacit’i. Sacit için ne fark eder ki? Etmez elbet! annesi kaç kere;

- Oğlum sen deli misin kendi kendine konuşuyorsun? demişti.


- Kimse ile, demişti kaç kere Sacit annesine.


- Madem kimse ile konuşmuyorsun ne diye ‘Yavrum sen bu tarafta otur, farkında olmadan deniz çarpar!’ diyorsun yanında yörende biri varmış gibi, demişti annesi.


- Deniz mi? demişti kaç kere Sacit annesine.


- Evet, deniz! demişti annesi, Bir deniz türküsüdür tutturmuş gidiyorsun, ne benim görmüşlüğüm var denizi ne baban, ne atalarından her hangi biri.. biz ırmakçıyız oğul.. ne denizi? demişti kaç kere annesine.


- Tiyatro anne, demişti kaç kere Sacit annesine, Tiyatroda kahraman kahramana söylüyor?


- Tiyatro mu? O da ne? demişti anne oğluna.


- Hani sen radyo tiyatrosu dinliyorsun ya bazen.. işte onun sözlüsü değil de yazılısı? demişti Sacit.


- Tiyatro da yazılı ola, benimle eğleniyorsun, demişti annesi.

- Valla bak anne, işte inanmıyorsan bak.. diyerek kaç kere elinde bir tiyatro eseri göstermişti annesine Sacit. Annesinin okuma bilmediğini bilerek, annesinin o metinde deniz sözcüğü olmasa da olmadığını bilerek.


- Dersin yok mu senin? demişti kaç kere annesi Sacit’e. Oğlunun tiyatro eseri okuduğuna inanarak.


- Dersim bu, demişti kaç kere Sacit. Konuşma dersi için, (öyle bir ders olmadığı halde) tiyatro okuma ödevi verdi öğretmen. 


Ve susmuşlardı. Çünkü annesi inanmıştı Sacit’in. Annesi inanırdı Sacit’e. Hep inanmıştı Sacit’e. Hep inanacaktı da. Anne Sacit’e yalanı hiç yakıştırmadı ömrünce ve yakıştırmayacaktı da.

GİRİZGÂH


Her şeyimi ayaklar altına alarak önünde diz çöküyor ve beni bir dakika dinlemeni istiyorum Füsun! Bu dilenciye bir dakikanı vermeni, bu yoksula bir dakikanı bağışlamanı istiyorum. Bu arsızlığı, bu pervasızlığı, bu alçaklığı merhametine, mertliğine ve hem de cömertliğine sığınarak yapmaktayım. 


Merhametinin, mertliğinin, cömertliğinin tanığıyımdır, bir ben mi tanığıyım? Haşa! Bin kere, yüz bin kere haşa! Yediğim ekmek, içtiğim su, solduğum hava ve daha nice nimetler gözüme dursun ki tanık olan bir ben değilim! Bütün börtü böcek, kurt kuş, ceylan canlı-cansız ne varsa âlemde tanığıdır merhametinin, mertliğinin ve cömertliğinin, bu bir dakikayı benden esirgemeyeceğini ve hatta benim istediğimin iki katını belki üç katını bile bağışlayacak kadar cömert ve yüce gönüllü olduğunu biliyorum. Ve merhamet ehli olduğunu biliyorum. Ve işte karşında diz çöküp yalvarıyorum. Ve işte önünde secdeye kapanmış ağlamaktayım. 

Gözyaşlarımın içtenliğini anlarsın, anlayacaksın! Beni bir dakikacık dinler misin? Bir dakikalığına kulaklarının sesimle kirletilmesine ruhsat verir misin? Bu alicenaplığı bana lütfeder misin? Bu zenginliği bana bahşeder misin? Bir dakika senin indinde belki göz açıp kapamak gibidir ben de ise bağışladığın, bağışlayacağın bu bir dakika bir ömür olacak, yüzlerce yıl sürmüş gibi gelecek. Ömrüm oldukça, nefes aldıkça hep bu bir dakikanın nuruyla, ışıltısı ışığıyla aydınlanacak, güne günlere varacağım, yolumu o bir dakikanın bahşettiği aydınlıkla bulacak, yürüyüşümü o aydınlıkla sürdüreceğim. Bana bu bir dakikayı bağışla! 

Senin zaman hazinen eksilmez, senin zaman zenginliğin sen bağışladıkça, sen dağıttıkça daha da artar daha da çoğalır bilirsin! Bana bu bir dakikanı bağışla! Bağışlayacağın bu bir dakikacıkla dünyalar benim olacak! Bir çikletle, bir balonla sevinen bir çocuk gibi sevinecek dünyalara sığmaz olacağım. Bir dakikanı bağışla bana Füsun! Bir dakikacığını bağışla! Bir dakikacığını bağışlarsan olan biteni, olmuş-bitmişi, olacak olanı tane tane anlatırım! Bendeki seni, bende ne var ne yok seninle birlikte nasıl var olduklarını, şeylerin seninle birlikte nasıl vücut bulduklarını bir bir ve bütün kanıtlarıyla anlatırım, böyle olduğunu anlarsın!

Bir dakikanı bağışla bana Sevgili! Bir dakikanı bağışladığında tüm mabetlerden, tüm inanç barınaklarından, tüm iman sığınaklarından nasıl kovulduğumu ve senin ardından savrulan bir yaprağa nasıl dönüştüğümü tek tek anlatırım. Nasıl bir çölde yalnızlığa susuzluğa direndiğimi bütün yalınlığıyla anlatırım! Bir dakikanı bağışlasan ben de anlatsam nasıl bir çöldeyim, nerede soluk almaktayım, nasıl günlere varmaktayım! İnan bir çöldeyim sevgili Füsun! Kovuldum insanların soluk aldığı yerleşim alanlarından, soluk almayı umdukları düşsel vahalardan, cennet bağlarından, cennet bahçelerinden, kovulmayı kendim istedim ve hatta kendim terk ettim tüm kentleri, tüm köyleri, tüm sokakları, tüm agoraları tüm obaları ve bir çölde tek başıma yaşamayı göze aldım! 


Tanrının karşısında alçalan kullardan tek farkım senin karşında alçalan olmayı göze almaktı ve bunu göze aldım, tıpkı inanı tüm bir inanmış gibi karşında secdeye kapandım ve işte sana yalvarmaktayım sana sığınmaktayım! Ruhunu şeytana satmış Faust’tan daha sadık olmadığımı hiç kimse söyleyemez. Faust da kim? Nihayetinde şan şöhret açlığı çeken ve şan şöhret peşinde koşan biri o. Kendi nefsinin önünde secdeye kapanmayı seçti ben senin önünde secdedeyim ve secdede olacağım! Varsın kimse bilmesin hatta var sen bile bilme, kapında bir köleyim, ayaklarının dibinde gölgeyim! Ey sevgili bütün bunları ve daha nicelerini tek tek anlatırım bağışlarsan bir dakikanı!

Hiçbir çöl benim düştüğüm çöl gibi, yaşadığım çöl gibi değildir. Hiçbir çöle düşmüş kişi benim gibi düşmüş değildir. Nasıl benim gibi olabilirler ki, Mecnun Leylayı göstermesi için tanrıya yalvarıyordu oysa ben sana yalvarıyorum seni görmem için! Senden seni göstermeni istiyorum! Hadi söylesinler şimdi kimin daha bir sadakat içre olduğunu? Ben bitimsiz cehennem alevlerine razıyım yeter ki bir dakikanı ayırsan bana, yeter ki bir dakikanı bağışlasan bana! Her şeye razıyım! Kırk katır-kırk satır ayrımı yapmam! Her ikisi de bana hoştur, her ikisi de ‘safa olsun!’ dedirtir bana, hem hiç yüksünmeden, hem hiç yüzümü dökmeden, hem hiç suratımı asmadan derim ‘safa olsun!’, şikâyet gönül defterimden silinmiştir Yeter ki bir dakikanı ayır bana! Şairin dediği gibi değildir yani ne duygularım kör ne kalbim ölüdür! Bana bağışlayacağın bir dakikayla duygularımın ne denli keskin gözlü, kalbimin ne denli diri olduğunu bir çırpıda gösterebilirim sana!


Bana bir dakikanı lütfet dünyaları bağışlamış olursun! Bana bir dakikanı lütfedersen o bir dakika bengisu olur bana, yaşam iksiri olur, cennet ırmaklarından bir ırmak olur! Küflenmiş, çürümüş ruhum dirilir yaşamı bulur yeniden eli değmiş gibi olur Mesih’in, paslı ruhuma nefesi erişmiş gibi olur Mesih’in. 


Bana bir dakikacığını ayırsan! Ayırırsan ne çektiğim acılardan, ne çektiğim sıkıntılardan ne içimi yakan sızılardan eser kalır ne arşı titreten feryadımdan nişane! Beni kınama Füsun sen senden ayrı değilsin ki duyabilesin feryadımı! Sen senden ayır değilsin ki anlayabilesin çektiğim acıları! Sen senden ayrı olacaksın ki senden ayrı olmanın ne denli azap verici, senden ayrı olmanın ne denli elem verici olduğunu göresin! Bir dakikanı ayırsan bana sensizliğin ne mene bir şey olduğunu anlatırım sana, anlatabilirim, anlatırdım, anlatırım. Bu fırsatı ver bana! Bu imkânı bağışla bana! Bana bir dakika ver tüm zamanlarını vermiş gibi olursun! Ben o bir dakikayla bir ömür boyu mesut-mutlu-bahtiyar ve sevinç içre bir yaşam sürerim.


Bana bir dakikanı verir misin? Bana bir dakikanı lütfeder misin? Cehennem zebanileri gelmeden, ifritler yoluma çıkmadan, büyücüler nefesimi kesmeden, yağılar dizlerimin ferini yağmalamadan, akrepler kanımı soğutmadan, kurtlar bedenimi parçalamadan, rüzgârlar derimi yüzmeden, felek sözcüklerimi çalmadan, nadanlar kuyumu kazmadan, unutkanlık bilincimi dağlamadan, zaman gözlerimin ışığını yutmadan bana bir dakikanı bağışlar beni bir dakika dinler misin? Bu cömertliği bana gösterir misin? 


Ah evet! Ayaklarınla çiğnediğin toprak denli bir değerim yok bilirim, bildiğimi bilirsin ve yine bilirsin ki senden bir değer beklediğim yok, senden beni, bildiğin her hangi bir şey gibi bilmeni beklediğim yok, öylesi bir zenginliğe hazır değilim ve fakat kapına gelen bu yüzsüz dilenciye cömertliğini gösterip nimetlendirebilirsin! Bir dakikacığını ayırmakla bu yetimi, bu öksüzü ne denli sevindireceğini bilemezsin! Yetimliğim sözden ötedir ben sen de her hangi bir şey değilim. Öksüzlüğüm sözden ötedir sınıfın çöp kutusuna attığın mendil kadar yakınına hiç varmamışım, bu öksüzlük değilse öksüzlük nedir? 

Bana bir dakikanı ayırır mısın? Lütfen bana bir dakikanı ayır sonra da çağır ne kadar cellat varsa vurdur boynumu! Hem kırk katıra bağlat hem kırk satıra vurdurt! Ve fakat kırk katıra bağlatmadan, kırk satıra vurdurtmadan bir dakikanı ayır bana ve dinleme lütfunu göster sonrada ver buyruğunu koparsınlar boynumu! Benim seni sevdiğimi, sana vurulduğumu, senin meftunun olduğumu bildiğin bilgisiyle ölmeye hazırım! Varsın bu bilgi bir anlık bir bilgi olsun! Varsın bir anlık bir soluk olsun! Yüksünecek, yerinecek, azımsayacak değilim. Küçümseyecek değilim. O denli varsıl değilim! Yo! Yanlış söyledim o denli yoksul değilim. Sen bileceksin, zemheri soğuklarına aldırmadan –geceleri pek bir soğuk oluyor- evinin karşısındaki sokakta bir aşağı bir yukarı sabahı ettiğimi, bir an balkonda belirip ve sonra içeri girme ihtimaliyle soğuğa direndiğimi bileceksin! Bu bana yeter! Bu biliş benim için bir değil bin ömür gibidir. 

Ah bir dakikanı ayırsan, bir dakika dinleme lütfunu göstersen bunu – eksi kırk derece varan soğuk gecelerde evinizin karşı sokağında donmadan hayatta kalmayı nasıl başardığımı- sana kolaylıkla anlatabilirdim. Anlatırdım. Anlatırım! Anlardın! Hem ben daha söz başlamadan sen anlardın! Anlarsın! Düşsel senin nasıl da içimi ısıtan bir güneş gibi yükseldiğini kolaylıkla anlardın! Anlardın çünkü sen seninlesin! Sen senden ayrı değilsin ki! Ben senden ayrı, ben sende bir şey olmadığım için üşürüm –arada sırada da olsa üşüyorum- üşürsem eğer! Ve fakat seninle nasıl ısındığımı nasıl ayaza karşı direndiğimi ve nasıl soluk almayı sürdürdüğümü anlarsın hem ben daha söze başlamadan anlarsın! Anlayacaksın! 

Yeter ki bana bir dakikanı ver! Yeter ki bir dakikanı bağışla bana! Her şeyi, kül rengi bulutları yaran mehtabın güzelliğini, -nasıl güzel olmasın ki çok nadir de olsa bazen sizin balkonu aydınlatıyor hem kapısına varıncaya kadar, hem çamaşır sererken ellerinin değdiği iplere varıncaya kadar, en ince detayına kadar gösteriyor sizin balkonu- yıldızların göz kırpmasını, sokak köpeklerinin beni tanımak için ötemi berimi, ayaklarımı, ellerimi, paltomun eteklerini koklamalarını, bekçi ıslıkları yaklaştığında ayaklarımın bağının çözülmesini, her şeyi ama her şeyi tek tek anlatırım ve sen anlarsın! 

Bir dakikacık! Hepi topu bir dakikacık senin için bir hiç mesabesinde olan benim içinse binlerce yıla bedel bir bir dakika, bitimsiz bir ömre bedel bir dakika! Bir dakikanı ayırırsan nice ekilmeye çalışılan nifak tohumlarını nasıl bertaraf ettiğimi, nice yılansı tavırları nasıl püskürttüğümü, nice çıyanların, nice sinelerinde zehir büyütüp sonra da ustalıkla kusan haşerelerin gayretlerini nasıl savuşturduğumu tüm kanıtlarıyla ortaya koyarım! 

Yeter ki bir dakikanı ayır bana! Yeter ki bir dakikanı lütfet bana! Yeter ki bir dakikalığına dinle beni! Yeter ki! Hepi topu bir dakikacık dinlesen ve ben anlatsam, uçmaktan bitap düşmüş kuşların, ayazda titremekten kendini kaybetmiş kedi ve köpeklerin, yolunu şaşırmış dilencilerin, hıncını büyütmüş serkeşlerin, çölün ve çöldeki börtü böceğin nasıl mütercimi olduğumu! Ben yokluğun ve yoksulluğun ve yoksunluğun tercümanıyım sen de bir dakikanı bağışlayarak mihmandarımız ol! Yolunu yitirmişlerin, yolun şaşırmışların kılavuzu rehberi ol! Dünden güne, günden yarına, yarından sonsuzluğa senden bir sungu olsun bağışlayacağın bu bir dakika!

Bana bir dakikanı bağışla Füsun! Toprağın bağışladığı gül gibi, gülün bağışladığı renk gibi, rüzgârın bağışladığı koku gibi, güneşin bağışladığı ışık gibi, ışığın bağışladığı aydınlık gibi, ayın bağışladığı aydınlık gibi, susuzluğu gideren su gibi.. ölümü öldüren bengisu gibi, parçalanmış toprağı dirilten yağmur gibi, zamanı bağışlayan saat gibi, yaz gibi, bahar gibi, kış gibi..


Bir dakikanı bağışla bana Füsun! Bir dakikanı bağışla ki, ayaklarımdaki yaralar kapansın, gönlümdeki sızılar dinsin, dildeki kilitler açılsın.. ruhlar canlı olmak nedir anlasın, yeryüzü ve gökyüzü ve yeryüzündeki tüm varlıklar ve gökyüzündeki tüm varlıklar ve tüm kâinat ve tüm kâinatlarda olanlar sevmek nedir, sevgi nedir bilsin! Sevmeyi öğrensin! Sevgiyle gönensin! Sevgi vird olsun hemen her varlığın dilinde. Öfke ölsün, kin ölsün, nefret ölsün, hınç ölsün, ölüm ölsün ve bitimsiz bir dirilişi yaşasın tüm şeyler!


Bana bir dakikacık bağışla sevgili! Senin merhametin, senin cömertliğin, senin şefkatin, senin sevincin, senin neşen, senin gülüşün, senin bakışın, senin billur sesin, senin kokun her zerresine sinmiş olacaktır o bir dakikanın! Bak bir dakika bağışladığında neler bağışlıyormuşsun, bak benden başka herkesin küçümsediği küçümseyeceği o bir dakika içinde neler neler vardır neler, ne inciler, ne mercanlar, ne zümrütler, ne elmaslar, ne kehribarlar, ne zebercetler saklıdır da kimsenin haberi yoktur. Ne hazineler gömülüdür o bir dakika içinde kimse ayrımında değildir. Hem ayrımında olacak olan da olmayacaktır.


Bana bir dakikanı bağışlar mısın? Bana eğer bir dakikanı bağışlarsan Füsun, sana çektiğim acılardan, tanığı olduğum ve yaşadığım kâbuslardan, korktuğum ürkünçlüklerden, yıldığım suskulardan değil, açan bir gülün coşkusundan, sabahın ışıltısıyla sevince gark olan kuşların cıvıltısından, yağmura hasret çeken toprağın kokusundan söz edeceğim! Işıyan bir ruhun nasıl da raksın büyüsüne kapılıp esridiğinden söz edeceğim! Sana senin varlığınla, seninle sarhoş olan benden söz edeceğim! Seninle coşan benden söz edeceğim! Çizilmeyen sanılan mutluluğun resminin nasıl çizileceğini, nasıl çizildiğini göstereceğim!


Bana bir dakikanı verirsen eğer, bana bir dakikanı bağışlarsan eğer her bir şeyin bilinen anlamı değişecek, her biri o bağışlayacağın bir dakikayla yeni bir anlama bürünecek, yazın da kışın da, gençliğin de ihtiyarlığın da, akıllılığın da deliliğin de, yaşın da kurunun da, azın da çoğun da, canlının da cansızın da, kurunun da yaşın da, tokun da açın da, sağlamın da çürüğün de, soğuğun da sıcağın da, kârın da zararın da, gülmenin de ağlamanın da, uzunun da kısanın da, yanlışın da doğrunun da, kısanın da uzunun da, aydınlığın da karanlığın da.. her birinin ve daha nicelerinin, nicelerinden ötedekilerin her birinin anlamı değişecek, yeniden var olacak her biri. her birinin varlığı yepyeni bir anlamla yepyeni bir varlığa dönüşecek.





<<Önceki                                     Sonraki>>


Cemal Çalık, 21.04.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı