4 Nisan 2019 Perşembe

SA7558/KY73-PH15: Âfiyet’in Kanına Ekmek Doğrayıp Afiyetle Yemişler!

"Bu vurdumduymazlık, bu utanmazlık ve aymazlık devam ettiği sürece, daha çok Âfiyet’lerin hayatını gasp edecekler, daha fazlasının kanına ekmek doğrayıp afiyetle yiyecekler."


Bazen faydasız gündemin dışında çıkmak, herkesin konuştuğu popüler konulardan soyutlanmak gerekiyor. Ben de, genellikle geniş zamana ve zemine tekabül eden, dikkatle bakanların nazarından kaçmayan, aslında tüm insanlığı ilgilendiren konuları işlemeyi ve tartışmayı tercih ediyorum.  

Mesela aşağıda bahsedeceğim konu; ABD gibi, planlarına zeval getireceğini düşündüğü her değeri ve insanı ortadan kaldırabilecek devletler ve onlara kapılananlar var oldukça ve bu politikalarına arsızca devam ettikleri sürece insanlığın hafızasında duracak ve gündeminden hiç düşmeyecektir. 

Birkaç gün önce Hayrettin Karaman’ın Yeni Şafak Gazetesindeki, “Böyle zulüm görülmüş müdür!” başlıklı yazısına denk geldim. Okuyunca kalbim sıkıştı... 

Âfiyet Sıddıkî adında bir bilim insanından ve başına gelen felaketlerden bahsediyor. Pek çok kişinin bu kadının adını duymadığını, yaşadıklarından haberi olmadığını farz ediyorum. Ben de onlardan biriydim. İnternette Türkçe kaynaklarda tarama yapınca, hakkında biraz bilgi edinebildim. Hoş bu saatten sonra duymamızın ve bilmemizin Âfiyet Sıddıkî’ye bir faydası olur mu bilmem. Anladığım kadarıyla kadıncağızı yaşayan bir ölüye çevirmişler ve son durumunun ne olduğu bilinmiyor. 

Ancak onun gibi tutsak edilenler için farkındalığımızın artması bir kurtuluş ümidi olabilir. Çünkü toplumların, insan onurunun çiğnendiği durumlardan haberdar edilmesini, bilinçlenmenin ilk adımı olarak görüyorum ve başka kimsenin başına böyle şeyler gelmesin diye gayret gösterenlerin çabalarını çok değerli buluyorum. 

Âfiyet Sıddıkî, Pakistan kökenli (Müslüman), önemli bir nöroloji uzmanı imiş. Yaşadıklarından, başta Amerika sonra kendi devleti sorumlu tutuluyor. İslam dünyası da Âfiyet’e sahip çıkamamış maalesef. 

Hayrettin Karaman kendisine gönderilen Arapça mektuba dayanarak Dr. Sıddıkî’nin hikâyesini köşesine taşıyınca ekserimizin bu hazin hikâyeden haberi oldu. 

Karaman mektubun kaynağını açıklamamış (Güvenilir bir kaynak olduğunu tahmin ediyorum) ama yine de önce mektupta anlatılanların tamamını doğru kabul ederek, sonra da (diyelim ki) bir kısmının yanlış veya abartılı olma ihtimalini dikkate alarak, bazı yorumlarda bulunmak, sorular sormak istiyorum. 

Yazıdan alıntılayarak başlayayım; 

Âfiyet, Harvard’dan fahri diploma almış tek doktor, onun seviyesinde ABD’de dahi bir tıp adamı yok… Tıp ve nöroloji alanındaki eğitimini ABD- Massachusetts Teknoloji Üniversitesi (MIT)’de tamamladı.

İnsanları biyolojik silahların tahribatından koruyacak orijinal bir program üzerinde çalışıyordu, bu programın başarıyla sonuçlanması ABD’nin milyarlarca dolar sarf ettiği silahları etkisiz hale getirecekti. Bu çok hayati çalışmasını Amerikalılara kocası duyurdu.

ABD istihbaratı, o ana kadarki çalışmalarını büyük bir meblağ karşılığında satın almak istedi ve programı sonlandırmasını söylediler. Fakat o, ‘henüz bitirmedim’ diyerek teklifi reddetti.

(Bunun üzerine)

ABD istihbaratı, asılsız ve delilsiz olarak onu el-Kaide’yle ilişkilendirdi ve üç çocuğuyla birlikte, Pakistan’dan izin alarak  (Bakın burası çok mühim) kaçırdı. 2003 Mart’ından bugüne kadar zindanda. Onu, Afganistan’ın şöhreti en kötü olan Bagram Cezaevi’ne ve erkeklerin yanına hapsettiler. Koğuşu gardiyanlara ve diğer tutuklulara açık, gardiyanlar durmadan işkence yapıyorlar, mahkûmların tecavüzleri sebebiyle onun çığlıkları gece boyunca kulakları tırmalıyordu.”

650 numaralı mahkûm

Hikâyenin geçmişi ise bu konuda en fazla haber yapan Timetürk internet sitesinde şöyle aktarılıyor;

“CIA'in hedef aldığı Âfiyet Sıddıkî'nin hikâyesi ilk kez 2005 yılında karşımıza çıktı. Onu tanımamıza sebep olan isim Taliban'a esir düşen İngiliz Gazeteci Yvonne Ridley. Ridley'in Sıddıkî'ye ulaşmasını sağlayan kişiyse, tıpkı onun gibi hedef alınan ve Bagram Hapishanesine kapatılan Pakistan asıllı İngiliz vatandaşı Moazzam Begg. 2002 yılında (Afganistan'daki ABD güçlerinin kontrolünde) Bagram Hapishanesine kapatılan Begg, son bulunduğu Guantanamo Hapishanesi'nden çıkıp İngiltere'ye dönünce (2005) günlükler yayınladı. Günlüklerde yer verdiği bir ayrıntı Yvonne Ridley'in dikkatini çekmişti. Yan hücrede bulunan ‘650 numaralı’ mahkûm. Bu kadın mahkûmun çığlık seslerinin, kendisine yapılan işkenceleri dahi unutturduğunu yazan Muazzam Begg ...”  

Devamında, kadın mahkûmla ilgili burada yazmak istemediğim feci işkence ayrıntıları veriliyor. 

“Yvonne Ridley, okuduklarının ardından ‘650 numaralı mahkûma’ ulaşmak istiyor ve onun hakkında araştırma yapıyor. Ulaştığı bilgiler (2005) şu şekilde: ‘Bu mahkûm, en küçüğü bir aylık, en büyüğü dört yaşında üç çocuk sahibi; annesini ziyaret etmek amacıyla Karaçi'den İslamabad'a yolculuk yapmak üzere havaalanına gittiği sırada (2003) ortadan kaybolan Pakistanlı Dr. Afiyet Sıddıki.’ Kimse o tarihten sonra ona ne olduğunu bilmiyor. Fakat Ridley, Amerikan basınında bu kadının Pakistan polisi tarafından tutuklanarak ABD güçlerine teslim edildiğine dair bir-iki habere rastlıyor”

Hayrettin Karaman’a gelen mektubun bir kısmı da, anladığım kadarıyla Ridley’den gelen bilgileri naklediyor.

Yazı şöyle bitiyor; 

“Bir İngiliz gazetesinin (Yvonne Ridley) açıklamasına göre ona yapılan işkencelere, değil bir kadın en güçlü erkeklerin bile dayanması mümkün değildi. New York’ta ilk mahkemeye çıktığında durumu içler acısı idi, yakalandığı sırada göğsünden yaralanmış doğru dürüst tedavi edilmemişti, böbreklerinden biri ve bağırsaklarından bir kısmı alınmıştı, ayakta duramıyordu, otururken de birilerine dayanıyordu, çok zayıf düşmüştü, vücudunda kanamalar görülüyordu. Yakaladıklarında zerk ettikleri bir ilaç ve sonraki işkenceler yüzünden psikolojisi altüst olan, kaybolan çocuklarının acısıyla hayal görmeye başlayan, ruh ve bedeni acil müdahale ve tedaviye muhtaç olduğu halde buna izin verilmeyen mazlum Afiyet’in son durumu hakkında bilgiye ulaşamadım. Yapılanların dünya kamuoyuna ve bilgisine ulaştırılması her bilenin birinci vazifesi olmalıdır!”

Bu arada Dr. Âfiyet Sıddıkî’nin Hilafet Hareketi’nin kurucusu Muhammed Ali Cevher’in yeğeni olduğunu da belirteyim. Hilafet Hareketi, Birinci Dünya Harbi sonrasında Muhammed Ali Cevher ve kardeşi Şevket Ali Cevher tarafından Osmanlı’ya destek için kurulmuş.

Âfiyet Sıddıkî’nin mahkemesini takip eden isimlerden Ebu Sabaya ise olayı şöyle anlatmış; 

“38 yaşındaki Sıddıkî, 23 Eylül 2010 tarihinde Manhattan'daki ABD Bölge Mahkemesi'nde görülen davada 86 yıl hapse mahkûm edildi. Bu kararın gerekçesiyse ABD askerlerine ateş açtığı iddiasıydı. Sıddıkî, burada da askerlere ateş etmediğini, 2003'te kaçırıldığını ve işkenceye uğradığını belirterek yaşadıklarını anlatmak istedi. Fakat hâkim Richard Berman, Sıddıki'yi yine dinlemedi.” (Berman; 2014 yılında FETÖ'nün davetlisi olarak İstanbul'a gelen, 2016'daysa Halk Bankası eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla'nın yargılandığı davanın yargıçlığını yapan isim –Timetürk)

Tabi burada, mahkûmun kadın olması, anne olması, bilim adamı olması, kendi devletinin ihanetine uğraması gibi noktalar meselenin vahametini artırıyor, insanın içini daha kötü dağlıyor. Kesin olarak bilinmeyen bir konuda tek örnek üzerinden ülkeler töhmet altında bırakılmış gibi görünebilir. Evet,  ‘şüyûu vukûundan beter’ bir meseleyi, sembolleşmiş bir insan/kadın/anne üzerinden bütün mazlumlar hakkında konuşuyoruz. 

Başta da söylediğim gibi, hikâyenin tamamını doğru kabul edersek ki, etmemek için hiçbir sebep bulamıyorum. ABD’nin bu tür hak ihlalleri yaptığı, hayali bir terör odağı/terörist icat edip, on binlerce insanı uydurma sebeplerle mahkûmlaştırdığı, çoğunu ortadan kaldırdığı malumumuz. Bunu en hafif/masum şekliyle kendileri de medyalarında, sinemalarında ilan ediyorlar zaten. 

Her türlü işgal gücünün politik ve kültürel propagandası sinemalar, filmler ve internet sayesinde, hem bir çeşit korkutma aracı hem de hayranlık vesilesi olarak kainatın evlerine rahatça giriyor. İsmi lazım olmayan bir yabancı dizi kanalında, ismi mühim olmayan (Benzer senaryolara yüzlerce kez denk geldiğimiz), CIA ajanı- Müslüman teröristi bol olan dizisinde aynen bu konular işleniyor. (Neden olduğu sivil ölümlerden, vahşet ve kanunsuzluklar yüzünden ruhsal travmalar yaşayan iyi Amerikalı ajan ya teşkilatın pisliklerini ortaya çıkarır ya da öbür tarafa geçer, insan hakları savunucu olur. Aynı anda biz de, ABD’nin güç gösterisine ve ‘yaptık ama mecburduk’ propagandasına maruz kalırız.)

Bu arada mevzuubahis haberleri araştırırken, rastladığım bazı yorumlarda özetle şöyle diyordu; Afganistan ve Pakistan yönetimleri her yıl, El Kaide, Taliban vs. örgütlerle iltisaklı ‘gösterilen’ birçok vatandaşını Amerikalılara teslim eder ve karşılığında yardım paketleri işletilir…  

Zor zamanımızda yanımızda durmuş, Dünya Savaşında da, Kurtuluş Savaşında da Türklerden yardımını esirgememiş Afgan ve Pakistan halkının kalbini kırmak istemem. Hele her vesileyle Türkiye ile kardeş olduğunu zikreden Pakistan Hükümetlerine böyle bir namussuzluğu hiç yakıştıramam. Lakin yine hepimize ayan olduğu üzere devletlerin içinde, ‘devlete rağmen’ farklı klikler olabiliyor (Yaşadığımız coğrafyada daha çok) ve bunlar kötücül güçlerle işbirliğine gidebiliyor. Bunu bizden iyi kimse anlayamaz. En sonuncusunu yakın bir zamanda, 15 Temmuz’da yaşadık.   

Ama yine de Âfiyet Sıddıkî’nin Pakistan güvenlik güçleri tarafından yakalanıp ABD’ye teslim edilmiş olduğuna inanmak istemem. 1940’ların güçsüz, pusmuş Türkiye’sinde yaşanan Boraltan Köprüsü faciası canlanır zihnimde. Kendilerini Ruslara teslim eden Türk askerine; ‘Bizi siz vuraydınız şu gâvurun yerine’ diye yalvaran Azerbaycan Türklerini gerçekten duymuşum, o anda oradaymışım gibi, inanamaz gözlerle baktıklarını, gözlerindeki o çaresizliği, satılmışlığı görmüşüm gibi olur. Âfiyet Sıddıkî’nin aynı çaresizlik ve korkuyla Pakistan askerlerine baktığını hissederim. ‘Siz vurun beni, vermeyin onlara’ feryadı kulaklarımda çınlar sanki…

Gizli ve kirli pazarlıklara feda edilen kadın; Âfiyet!

Sonra aklıma başka deli sorular da gelir… Âfiyet Sıddıkî gerçekten biyolojik silahlarla ilgili çalışıyorsa, çalışmalarını ABD’ye satmayı reddettiyse, projesinin içeriğini söyletmek için mi işkence yaptılar? O sebeple mi hemen öldürmediler. Sonunda bilgileri aldılar ve bir bilim insanının hayatının mahvolmasının yanında, insanlık için büyük nimet olacak bilgiler de kötülerin eline mi geçti?

Çalışmalarını Pakistan’a verdi ve ondan sonra mı teslim edildi? Yoksa aslında abartılacak bir çalışma değildi, bir dedikodu üzerine veya başka derin- kirli pazarlıklara mı kurban gitti? 

El Kaideyle/ terörizmle ilişkisi olan bir bilim insanı niçin insanlığı kurtarmak için çalışsın? Bilim insanının teröristlerle ne alakası olabilir zaten. Pakistan devleti neden kendi vatandaşının akıbetiyle ilgilenmiyor. (İngiliz Gazeteci Yvonne Ridley konuyla ilgili yazdığı başka bir yazıda; Sıddıkî’nin ABD’li bir askeri mahkûmla takası söz konusu olduğunda bunu bizzat Pakistan İstihbaratının engellediğini öğrendiğini söylemiş. Bu da yukarıda duyurduğum bazı ülkelerin kendi vatandaşlarını iç hesaplar veya ABD yardımları için feda ettikleri gerçekliğini destekliyor.)

Kaldı ki, çeşitli İslam ülkelerinden (Pakistan dâhil) bir grup âlim ve insan hakları temsilcisi Âfiyet Sıddıkî için toplanıp hem ABD hem de Pakistan devletine başvuruda bulundukları halde bir sonuç alamamışlar. 

Şimdi de hikâyenin bir kısmının yanlış veya abartılmış olduğunu kabul edelim. Varsayalım ki, Âfiyet önemli bir bilim adamı değildi, biyolojik silahlarla ilgili bir buluşu da yoktu. Basit bir doktor veya bir tıp öğrencisiydi, belki biraz aşırı görüşleri veya bazı aykırı topluluklarla da ilişkisi vardı. Neden hukuk çerçevesinde bir araştırma ve yargılama yolu seçilmedi?

Neden, Pakistan hükümeti yargılamadı da ABD’ye teslim etti? Niçin kaçırıldı, ortadan kayboldu, uzun zaman sonra perişan ve ölümle pençeleşir şekilde ortaya çıktı ve mahkemede konuşmasına izin verilmedi? Neden herkesin tatmin olacağı deliller ortaya konulamıyor?

Biraz daha ileriye gideyim; Haydi diyelim ki, Sıddıkî gerçekten teröristti, hatta üstünde bombalı yelekle yakalandı! Peki, yakalandığında yanında bulunan en küçüğü 1 aylık, en büyüğü 4 yaşında olan ve kayboldukları söylenen çocukları nerede? Çocuklarının suçu neydi? (Sıddki’nin kayıp 3 çocuğundan ikisiyle ilgili, ‘yıllar sonra sokakta bulundukları, DNA testiyle tanımlanabildikleri’ şeklinde doğruluğu kanıtlanamamış birtakım haberler paylaşılıyor) Çocuklar niçin akrabalarına teslim edilmedi?

Neden bu kadar aşağılık ve korkunç işkencelere maruz kaldı? Ne intihar bombacılığını ne de işkenceyi kabul etmek mümkün değildir ve her insanın adil yargılanma hakkı vardır! Ufak tefek olarak tariflenen bu zavallı kadıncağıza, bu kadar uzun zaman ne söyletmeye çalıştınız? Konu terörizmse ondan, ‘zaten bilmediğiniz’ ne öğrenmeye çalıştınız? Neden, neden…

Kuşkusuz nedenler, niçinler daha da çoğaltılabilir ama yazıyı şu sözlerle bitirmek istiyorum. 

Konuyla ilgili okuduğum haberlerde; Âfiyet’in, bir yandan İslam’a adanmış bir ömür, vakur duran kız kardeş vurgusuyla, diğer yandan da ABD’ye tehdit olan terörist, belki de bombacı imasıyla tanımlanmasını en hafif şekliyle can sıkıcı bir şuursuzluk olarak görüyorum. (Sıddıkî'nin yaklaşık on yıl önce görülen mahkemesi ile ilgili, Tük basınındaki haberler "Âfiyet Sıddıkî, Afganistan'da yakalandı. ABD askerlerine ateş açtı ve mahkemeye çıkarıldı" şeklinde verilmiş- Timetürk)

İslam vurgusu yapanların çoğunlukla iyi niyetli olduklarının farkındayım, lakin şu zavallı kadına ve onun şahsında tüm mazlumlara (kadın-erkek fark etmez); “bunca şey yaşadın ama sen hala ayaktasın, işte İslam kadını budur” şeklindeki hamasî söylemlerle ağır yükler yüklenmesini çaresizlik ve kolaycılık olarak görüyorum.  

O bir kadın, hücrede ve işkence görüyor! Özgür olan, istediği gibi yaşayan ve asıl vakar sahibi olması gereken ise 1,5 milyardan fazla nüfuslu Müslüman âlemi ve yöneticileridir! Ve bir o kadar da, Müslüman olmayan ama vicdanlı olduklarına inanmak istediğim dünyalılar. Bu kadından vakar filan beklenmez (bekleniyor demiyorum) bu kadından, onu orada hukuksuz bir şekilde tutanlara, öyle veya böyle sebeplerle müsaade edildiği için utanılır ancak!

Bu vurdumduymazlık, bu utanmazlık ve aymazlık devam ettiği sürece, daha çok Âfiyet’lerin hayatını gasp edecekler, daha fazlasının kanına ekmek doğrayıp afiyetle yiyecekler. 

Âfiyet Sıddıki; üniversite öğrencisiyken ve ABD güçlerinin eline geçtikten sonraki halini gösterdiği söylenen (ulaşılabilen) fotoğrafı.( Ubeyd Rahman- Lahor / Dünya Bülteni )

Âfiyet Sıddıkî adına açılan internet sitesi: http://aafiamovement.com/background-of-case/


Peri Han, 04.04.2019, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Güneşin Altındaki Her Şey



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı