2 Ağustos 2018 Perşembe

SA6589/KY60-ES72: Batı’nın İsteği “Beyaz” Avrupa




ABD’nin siyahi Müslüman liderlerinden Dhoruba Mücahid bin Wahad, Avrupa ve Amerika’da yükselen ırkçılık ve İslamofobiyi değerlendirirken, “Irkçılık ve beyaz üstünlüğü bir ulusun DNA’sındaysa, bu toplumu alenen aşırı ırkçı, yabancı düşmanı bir ulusa dönüştürmek çok da zor olmaz” diyor. Wahad, bugün Avrupa sağının “Batı uygarlığını korumak”, “ulusal kimlik” ve “kültürel asimilasyon” diye gevelediği şeyin aslında Avrupa ve Amerika’nın “beyaz” kalmasını sağlamak olduğunu söylüyor.



Amerika’nın siyahi Müslüman öncülerinden biri olan Dhoruba Mücahid bin Wahad, 21 Haziran’da Viyana Üniversitesi bünyesindeki Afrika Araştırmaları Merkezi tarafından konuşma yapmak üzere davet edilmişti. Ancak rektör Wahad’ın konuşmasını son anda iptal etti. Öne sürdüğü sebep ise Wahad’ın antisemist olduğuydu. Toplantı üniversite dışında bir salona taşınarak gerçekleştirilebildi. Şu an Gana’da olan Wahad ile görüştük ve dünyada artan ırkçı ve İslamofobik dalgayı sorduk.

Son dönemde Avrupa ve Amerika’da İslamofobi’de yükseliş var. Bununla birlikte mültecilere karşı düşmanlıkta da artış söz konusu. Müslümanlara saldırılıyor, mülteciler kamplarda ölüme terk ediliyor. Diğer yanda ise Avrupa, insan haklarının kendilerinden sorulduğunu iddia ediyor. Irkçılık ve İslamofobinin yükselişi ne zaman başladı? Bu yükselişi hangi nedenlere bağlayabiliriz?

Sözde “keşif çağı”ndan beri (Avrupa ticari emperyalizminin ve Avrupalı yerleşimci kolonilerin yaratılması için kullanılan Avrupa’ya ait bir akademik güzelleme), “Beyaz üstünlüğü”nün sosyo-dini yapısı ya da formülasyonu, Avrupa devletlerinin sömürgeci açgözlülüğü için tam anlamıyla bir mazeret haline geldi. Bunların hala feodal monarşi olan birçoğu, beyaz olmayan yerlileri katlederken, Avrupa’yı “sanayi çağına” taşıyan ilkel sermaye birikimi için topraklarına el koydular ve Afrikalıları köleleştirmeyi adet haline getirdiler.

MÜSLÜMAN NEFRETİ HAÇLI SEFERLERİNDEN

Çağımızın beyaz olmayan halklarının kişiliksizleştirilmesi Avrupa’da bugün hala devam ediyor. Avrupa Haçlı Seferlerinin (“kutsal topraklarda” 9. yüzyıldan 11. yüzyılın sonuna kadar süren Müslüman hakimiyetini sona erdirmek için Doğu Akdeniz ülkelerine yapılan askeri akınlar) başlaması Avrupa’nın, beyaz olmayan insanlarla; Arap, Afrikalı ve Asyalılar gibi Hristiyan olmayan ve beyaz olmayan insanları öldürmesi ve katletmesini ideolojik olarak teşvik eden ve dini olarak kutsallaştıran ciddi bir avrupai etkileşim içine girmesini sağladığı söylenebilir. Batı’nın, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa toplumlarının yüzeyinin altında neredeyse hareketsiz bir şekilde yatan Müslüman korkusu ve nefreti o zamandan beri Avrupa’nın peşini bırakmıyor.

İSTEDİKLERİ AVRUPA VE ABD’NİN ‘BEYAZ’ KALMASI

Aşırı sağ partiler yabancı düşmanlığı ve İslamofobi üzerinden oylarını arttırmaya çalışıyor ve bunda da başarılılar. Sizce politika mı insanları buna yönlendiriyor yoksa toplumların tercihleri mi politikaları böyle şekillendiriyor?

Her şey siyasidir. İnsanoğlu sosyal, duygusal varlıklardır ve hayatta kalmak için bireysel rekabetten çok toplu dayanışmaya güvenirler. Bu nedenle siyaset tamamen topluluklarla ya da o toplulukta yaşayan vatandaşlarla ve onların işlerini ve hükümetlerini nasıl düzenledikleri ile ilgilidir. Eğer ırkçılık ve beyaz üstünlüğü bir ulusun sosyo ekonomik dokusundaysa, tabiri caizse ulusal DNA’sındaysa, bu toplumu alenen aşırı ırkçı, yabancı düşmanı bir ulusa dönüştürmek çok da zor olmaz. Yani bir toplumun “tercihleri”nin, onu belirli bir yöne doğru ittiğini söyleyebilirsiniz. 

Şunu da unutmamamız gerekir ki Avrupa’da ifade edilen yabancı düşmanlığının günümüzdeki hızlı yükselişi doğrudan ırksal korkulara bağlıdır. Avrupalılar, daha yüksek doğum oranlarına sahip beyaz olmayan insanlar tarafından ötekileştirileceklerinden korkuyorlar. Avrupalılar, altı yüzyıllık soykırımlarının ve tecavüzlerinin kaçınılmaz sonuçlarından; melanin eksikliğine sahip oldukları ve bu eksikliği beyaz üstünlüğü olarak adlandırdıkları bir dünyanın talan edilmesinden korkuyorlar. Avrupa ve Amerika’yı beyaz tutmak, Avrupa sağının bugün aslında “Batı uygarlığını korumak”, “ulusal kimlik” ve “kültürel asimilasyon” diye gevelediği şeydir.

KADDAFİ DOLARI BALTALADIĞI İÇİN DEVRİLDİ

Küresel anlamda ekonomik güç dengelerinin değişmesinin bu gelişmelerde etkisi var mı? 

Tabi ki! Bu sorudaki ekonomik güç dengelerinin değişmesi olarak, şu anda dünya ekonomisine hakim olan Batı finans kapitalizmine karşı Çin’in küresel bir rakip olarak yükselişini kastettiğinizi varsayıyorum. Bu bağlamda, Çin’deki ekonomik genişleme, Batı, özellikle de Amerikan, ekonomik hegemonyasını ve kaynaklara engelsiz erişimlerini altüst ediyor. Bu da, ABD ve müttefiklerinin, ABD’yi ve Avrupa tarafından algılanan çıkarları desteklemeyen her türlü küresel ekonomik düzenlemeye karşı; savaş, savaş tehdidi, rejim değişimi ve askeriye diplomasisini tercih etmelerine katkı sağlayan bir faktör olabilir. ABD; Küba, İran, Venezuela gibi milletler üzerinde ticari yaptırımları, ekonomik sabotaj ve ambargolar uygulanmasını, küresel ekonomide süregelen hakimiyetinin devamını sağlamasında hayati önemi olan, dünyanın bu bölgelerindeki ekonomik ve jeopolitik hakimiyetini sürdürmek gibi belirli bir amaç uğruna destekledi. Libya’daki Amerikan ve Fransız “rejim değişikliği” ilk örnek.

Kaddafi rejimi bir “Pan-Afrikan” ekonomik paradigmaya doğru ilerlemeye başladığında, ABD dolarını petrol için küresel ticaret para birimi olarak baltaladığı ve bir Afrika Ortak Pazarı çağrısı yaptığı için, “insani bir felaketin önlenmesi” bahanesiyle devrildi ve öldürüldü. Daha sonra ABD, Afrika kıtasındaki AFRICOM’u genişleterek ve sözde “terör karşıtı” operasyonları için üsler kurarak Afrika’daki askeri alanını arttırdı. ABD, NATO müttefikleri ve tüm eski sömürgeciler, bir yandan Afrika boyunca askeri yardımlarla düzinelerce despotik rejime destek sağlarken, diğer yandan da Sahel, Kongo, Somali, Mali, Kamerun, Nijerya, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde “İslamcı teröristlere” karşı gizli savaşlar yürütüyor. Avrupa ve ABD’nin şu anda karşı karşıya olduğu göçmen krizi, Sahra altı Afrika’daki politikalarının ve sömürülerinin doğrudan bir sonucudur.

Müslüman ülkelerin, Filistin sorununa ve diğer zulüm gören Müslüman halklara ilişkin tavrını ve siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Birinci Dünya Savaşı’ndan ve Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra Batı, özellikle çatışmanın galipleri olan İngiltere, Fransa ve Belçika, güçlü Arap kabilelerini ve ailelerini Avrupa petrol erişiminin koruyucuları olarak tanıyarak, bugün var olan Arap uluslarının pek çoğunun oluşumuna öncülük etmişlerdir. İki dünya savaşı arasında, bu yeni sömürgeci varlıklar güçlerini birleştirmeye başlamalarıyla, Ürdün’e dönüşen Trans-Ürdün, Suriye, Irak, BAE, Kuveyt, Umman ve Yemen gibi ülkelerin tümü bu Avrupalı yeni sömürgeci balkanizasyon süreci ile modern varoluşlarına başladılar. 1902’de Hicaz’da başlayan, Arapların Osmanlı yönetimini devirmesini teşvik eden bir İngiliz Sömürge projesi olan modern Suudi Arabistan bile, İbn Suud (Kral Abdülaziz), 1934’te Riyad’ı kontrol altına alıp Suudi Arabistan Krallığı’nı kurana kadar olgunlaşamadı. Bu tarihi bilgilere bakarsak, Arap milliyetçiliği, bölgedeki Avrupalı yeni sömürgeci entrikalarından ileri gelmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, yenilgiye uğrayan Almanya’nın, Avrupa Aşkenaz Yahudileri “sorunu”na “nihai çözümü”nün açığa çıkması dünyayı sarstı ve Batı Avrupa’yı mahcup etti. Avrupa ve Amerikan Siyonistleri, Siyonist İsrail devletini Filistin toprakları üzerinde açık bir şekilde ilan etmek için bin yılda bir gelebilecek bir fırsata sahip oldu.

AVRUPA’NIN HAİNLİĞİNİN BEDELİNİ FİLİSTİN ÖDÜYOR

Durum gerçekten çok ironikti. Avrupalı Hristiyanların Aşkenaz Yahudilerinin katledilmesiyle zirveye çıkan nefreti, Filistinlilerin Avrupa’nın hainliğinin bedelini ödeyecekleri bir şekilde sonuçlanacaktı. Avrupalı yerleşimcilerden oluşan İsrail devleti kurulduğunda ve bölgedeki ilk Arap-İsrail savaşı sonrası bu devlet sağlamlaştırıldığında, birçoğunun mutlak varlıkları için İngiliz ve Avrupalılara minnettar olduğu, bölgedeki her Arap milleti kendilerini bir ikilemde buldu. Avrupalı yerleşimcilerden oluşan İsrail devletinin Doğu Akdeniz’deki askeri üstünlüğüne karşı çıkmak ve Filistin’i kontrol etmek, onların, petrole susamış olan velinimetleri Avrupa’ya ve sahnedeki yeni güç ABD’ye karşı gelmeleri anlamına da geliyordu. 

Sonuç, bir yandan Filistin’in haklarını savunurken, bir yandan da beyaz üstünlüğünü savunan ve Arapları “sarıklı” ve “Çöl Jokeyi”nden fazlası olarak görmeyen Batı’nın bir dediğini iki etmeyen Arapların iki yüzlülüğü oldu. Avrupa ve Amerika’ya karşı petrol ambargolarının, Siyonist devlete verdiği gözü kara desteklere karşı koymak için uygulanması, Arap petrol üreticisi uluslar tarafından desteklenebilir bir strateji olarak hızla terk edildi. Çünkü onların Avrupalı ve Amerikalı müşterileri aynı zamanda, bölgesel Arap gücü elitlerine yönelik hem iç hem de dış tehditlere karşı onların koruyucusuydu. Filistinlilerin hakları, bağımsızlıkları, Arap hükümetleri için sadece ahlaki konuşma noktasında kaldı- daha fazlası değil. Arapların hükmettiği bölgeler için, Arap olmayan petrol üreticisi İran onların asıl düşmanı, çünkü Avrupalı bağışçılarının düşmanı. Avrupa ve ABD desteği olmadan, mevcut Ortadoğu Arap milletlerinin bir kısmı çökebilir, devrilebilir ya da kökten değişebilir.

AÇIK SÖZLÜ SİYAH ADAMI KONUŞTURMADILAR

Viyana Üniversitesi Afrika Çalışmaları Merkezi’nin davetlisi olarak Viyana’ya gittiniz. Ancak konuşmanız son dakikada rektör tarafından, anti-Semitik konuşmalar yaptığınız ve Filistin’i destekleyen bir konuşma yapacağınız bahanesiyle iptal edildi. Üniversitenin müdahalesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Avusturya’dan hareket etmeden önce, Viyana Üniversitesi rektörüne açık bir mektupla cevap verdim. Mektubumda şu ifadeler vardı: “Şu anı kontrol edenler geçmişi de kontrol eder ve geçmişi kontrol edenler, geleceği de kontrol eder.” Tarih, iktidardakilerin suistimal ve iki yüzlülüklerinin üstünü gizlilik ve propaganda ile örterek ve tarihi tekrar yazarak -geleceği çalmak için geçmişi değiştirerek- suçlarını örtbas ettiklerini birçok kez ortaya koymuştur.

ABD’de benim kuşağımdan olan insan hakları liderlerinin ve onların seçkin kurumsal kapitalist demokrasiyle (ABD ve AB) beyaz üstünlüğünün 200 yıllık deneyinin odak noktasına inen fiziksel ve ideolojik nesillerinin en büyük zayıflıklarından biri, bu sivil hakların, oy verme hakkının, unutulup giden “ırksal fırsat eşitliği”nin, kapasite, kabiliyet ve egemen düşünce seçenekleri – ifade özgürlüğü- sosyal gerçekliği tanımlama ve gücü buna göre dönüştürme yeteneği olmadan temelde anlamsız olduğunu kavramadaki başarısızlığıdır.

SOYKIRIMLARIN UTANCI AVUSTURYA’NIN IRKÇI KARAKTERİNİ KEMİKLEŞTİRDİ

Gerçekten de totaliter güç, işlevsel ifade özgürlüğü olmayan insan kitlelerine yönelik politik baskılara ve onların kurumsal kontrolüne dayanmaktadır. Avusturya’nın, yalnızca Avrupalı Yahudiler değil, aynı zamanda Roman halkı ve diğer Avrupalı azınlıkların da soykırımına yol açan Nazilerle olan suç ortaklığından türeyen ulusal ve ırksal utanç, Avusturya’nın ırkçı ulusal karakterinin aşınmasına değil kemikleşmesine neden oldu. Avusturya’nın faşizmle olan ilişkisine ve kuruntusal Alman Beyaz Üstünlükçü Aryan çılgınlığına bulanan lanetli kanı, güçlü ilerleyen ırkçılık karşıtı sol kitle hareketinin büyümesini destekleyen her türlü sosyo-kültürel zeminin neredeyse kökünü kuruttu.

Üniversitenin bu tavrının Avrupa üniversitelerinin duruşunu yansıttığını söyleyebilir miyiz? 

Sınıflı toplumlarda “eğitim”in çalışan insanlar için, toplumdaki en güçlü kesimin değerlerine ve standartlarına ulaşmaları adına bir çalışma ve disiplin niteliğinde olduğu söylenegelmiştir. Yani Avusturya ve Avrupa’da böyle görünüyor. Avusturya’nın Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan gelen aynı ekonomik ve emperyalist dürtüleri, onun eğitime ve Akademi’ye kurumsal yaklaşımını ifade ediyor. Bana yapılan muamele, açık sözlü siyah adama karşı sadece bir reflexti.

Daha önce bunun benzeri bir ayrımcılığa ya da İslamofobik davranışlara maruz kaldınız mı?
On yıldan uzun süredir, neredeyse tamamı siyahi olan Müslümanlar, hapishanelerde devlet şiddetinin hedefindeydi, kendilerine tahsis edilen ibadet yerlerine saygısızlık yapılıyordu ve sürekli taciz ediliyorlardı. Amerika’da İslamofobi Doğu’dan gelen Müslüman göçmen akınıyla başlamadı. Sözde “Yerli Siyahi Müslüman” olarak adlandırılan, kölelik için kaçırılan Afrikalıların çoğu kez beşte birini oluşturan grup, “Bullwhip Günleri” (Trans- Atlantik Afrika Köle Ticareti) soykırımı sırasında ayrılmıştı. Modern zamanda, siyahi Ortodoks Müslümanlar, yetkililer tarafından sadece şüpheli olarak görülmüyordu. Siyahi Müslümanlar, az ya da çok kendi kendilerine kalmışlardı ancak siyahilerin özgürlük için seslerini yükseltmeye başlaması ve Siyahi İnsan Hakları ve Siyasi iktidar için yükselen bir ses olarak Malcolm X’in ortaya çıkışıyla, bütün Müslümanlar yasadışı gözetime, cezai tuzaklara, gizli hukuki yaptırım uygulamalarına ve parçalanmaya maruz kaldı. Dar İslam Hareketi’nin yıkımı ve 60’ların sonu, Afro-Amerikan ümmetin bozulmasının önemli bir örneğiydi.

Amerika’da ırkçılığın zirvede olduğu bir dönemde doğdunuz. Irkçılık ve faşizmle mücadele etmek size hapishanede geçen uzun yıllara mâl oldu ancak aynı zamanda İslam’la tanışmanıza da vesile oldu. Biraz bu dönemden bahseder misiniz?

BPP (Kara Panter Partisi) faaliyetlerini yürüten ırk ve sınıf analizine rağmen, örgüt ve Siyahi Kurtuluş hareketleri, tarihi anla başa çıkmaya hazır değildi. 1968’in sonlarına doğru BBP’nin stratejik vizyonu giderek artan bir şekilde gelişmekte olan Kurumsal Polis devletine, önde gelen üyelerinin sivil huzursuzluğu suç sayabilecek, bastırabilecek ve popüler savaş karşıtı duyguları daha “kurumsal” reformlara dönüştürecek askeri ve polis gücünün hızla sağlamlaştırılması olarak gördükleri şeye doğru yöneldi.

BPP’nin sloganı ve savaş çığlığı “Halklara Güç, Siyahilere Siyahi Gücü”, perçinlenmiş bir yumruğun, beyaz üstünlüğünü savunan devlet, kültür ve siyasi sistem tarafından kontrol edildiğini ve sömürüldüğünü hisseden milyonlarca insanın duygularının eşlik ettiği birkaç kelimeyle özetlendi.
Ancak sloganlar gerçekliği değiştirmez sadece yansıtır. BPP ve dönemin tüm ilerici hareketleri, iki ekonomik ve siyasi denetim sisteminin tarihe geçmiş reformasyonunun üzerinde yaşıyordu: 

Kurumsal/ Kapitalist Demokrasi ve Otoriter Devlet Sosyalizmi.

Temel olarak hiyerarşik ve elitist olan her iki sistem de nihayetinde, günümüzde hem “demokratik” hem de “otoriter” devletler olarak adlandırılan Ulusal Güvenlik Devleti Modelinin varyasyonlarına bağlı kalacaktır.

Ancak 1968’de, Çocuklar için Ücretsiz Kahvaltı Programı gibi toplum temelli programlar, sağlık hizmetleri klinikleri topluma hizmet etti ancak tarihsel anları yakalayabilen egemen düşünce ve kolektif politik eylemlere dönüşmemiştir.

HAPİSHANE SABRINIZI KARAKTERİNİZİ GÜÇLENDİREBİLİR

Hapishane yıllarının, sizin direniş ruhunuzu şekillendirdiğini söyleyebilir miyiz?

Evet, hapishane zayıflatıcı bir deneyim. Ancak aynı zamanda, sabrınızı ve karakterinizi güçlendirici bir sınav da olabilir. Canavarları ya da insanları kafese koymak Allah katında hiç sevilmeyen bir şeydir. Özgür doğarız ancak ilk nefesimizle Yaratanımıza boyun eğeriz.

Hapishanedeki direniş, en derin güvensizliklerimize ve korkularımıza dokunmaktadır. Böylece, biri ortaya çıktığında kişi, insanlığını hapsedenlere karşı mücadele etmedikçe gerçek bir hayatlarının olmadığını içlerinde derinden fark ederler.

Bu nedenle, kendimizi toplu olarak bir anda birçok mücadeleyle baş etmek için hazırlarken, ortak bir insanlık ve amaç duygusuna sahip olmalıyız. Bu alevi ve amaç duygusunu yeniden canlandırmalıyız ama çok daha yüksek bir seviyede… Irkçı bir kültürün tarihinin sınırlarını ve zorunluluklarını biliyoruz. Asıl mesele, onunla ne yapmayı planladığımız.

Malcolm X’ten etkilendiğinizi biliyoruz. Hayatınız üzerine etkisinden biraz bahseder misiniz?

Hala buradayım, değil mi?

Gana’ya yerleşmenize neden olan şey neydi?

Gana, boylamasına ve enlemesine Dünya’nın merkezinde yer alıyor. Bu yüzden burası Pan- Afrikan birinin, Armagedon’un -Batı imparatorluğunun ölümü- arifesinde olması gereken yer. Ancak daha ideolojik olarak, Gana, Afrika’nın en büyük oğullarından ve Pan-Afrikanlarından biri olan Kwame Nkrumah’ın doğum yeridir. Gana ve Pan-Afrikan, siyahi milliyetçilik hareketi uzun bir tarihe sahip ve Malcolm’un görüşlerini anti-emperyalizm ve OAAU’nun oluşturulması etrafında bir araya getirmeye başladığı yer. Gana her zaman kardeş bir Pan-Afrikan Milleti olarak görüldü.


Emeti Saruhan, 02.08.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Hayatın Sıcak Yüzü, 
Emeti Saruhan Yazıları



Sonsuz Ark'ın Notu: Emeti Saruhan Hanımefendi'ye çalışmalarını bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz. Seçkin Deniz, 06.07.2017


İlk yayınlandığı Yer: Gerçek Hayat





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı