7 Mayıs 2018 Pazartesi

SA6091/ME37: İsyan'ın Dili

"Hiçbir seçenek kalmamış gibi görünse de, kim bilir, belki de sonuç alacak olan bu isyanın diliydi."


Çağın hastalıklarını araştıran uzmanların, hangi çağın hangi insanlarının hangi hastalıklarını konu edindiğini sorgulamadan çağın hastalıklarını araştırmaları mümkün değil, ancak günümüz insanının 'çağın hastalıkları'nı batılı ya da doğulu yahudi, hristiyan, budist, hindu, ateist veya satanist insan tiplerinin hastalıklarını çağa, çağda yaşayan her dinden insana ait hastalıklar gibi algılaması gerçek bir handikap. 

Ortada tuhaf bir durum var; saldırgan toplulukların hastalıkları ile saldırdıkları toplumların hastalıkları arasında uçurumlar olduğu halde, saldırgan toplumlara ait hastalıklar her zaman saygın ve değerli bulunurken, saldırıya uğrayan toplumların hastalıkları her zaman aşağılık ve değersiz bulunuyor. Saldıranların gerekçeleri kendileri için ikna edici olabilir, fakat saldırıya maruz kalmış olanların gerekçeleri kendileri için bile ikna edici değil.

Onun bu metnini gördüğümde, gerçek bir mağdurla karşılaştığımı fark ettim; hasta değildi, korkak ve cahil hiç değildi, büyük acılarla yaşamaya mahkum edilen müslümanlar için, boyun eğdirilmiş müslümanlara karşı bir savaş veriyordu, direniş bilincini sorguluyordu:

"Sabahın, akşamın, gecenin, gündüzün birbirinden farkı kalmadı. Zihnim zamanın dilimlerinden bağımsız çalışıyor, görüyorum. Sabaha özgü o dinginlikle akşamın yorgun soluyuşları gecenin karanlığında dinlenmiyor, gündüzün ışığıyla başkalaşmıyor. Tekdüze meydan, tek düze şekiller; yer yarılmamış, gök çığlık çığlığa bağırmamış gibi hiç. Dünden kalan şeylerin hepsi birbirinin içine doluşmuş, başımı kaldıramıyorum, başım ağrıyor. Ağrı eşiğimin ne zaman yok olduğunu da hatırlamıyorum.

Gözlerimin önünde beliren müslüman bebeğin, duvara gömülmüş vücudunun devasa bombadan sarkan azcık kısmını görüyorum, bir başka müslüman bebeğin kafasının yarısını yok eden başka bir bombayı ise görecek kadar orada değilim. Uğuldayan seslerin arasından utanç içinde, acz içinde oraya buraya saklanan iğrenç adamların ve iğrenç kadınların riyakar seslerini ayırt edebiliyorum. Herkesin nasıl da sustuğunu gören gündüzün ve gecenin kafasının karıştığı bu günde benim kafam direniyor, direniyor, direniyor.

Üzülmek nasıl bir şeydi, unuttum; sevinmek ne demek, nasıl hissediyor insan sevinince, çocukluğumda kalan birkaç görüntü dışında bildiğim bir şey yok artık. Üzüntü ince ince işliyor düşüncelerimin her zerresinde, düşünemiyorum, bu acıdan başka bir şey yaşamıyorum. Sabahım, akşamım, gecem, gündüzüm üzüntüyle kuşanmış, içinde olduğum şeyden başkasını tanıyamaz olduğumun farkındayım ve içinde olduğum şeyin üzüntü olmadığını da çok iyi biliyorum.

Çaresizlik belki, evet çaresizlik, Allah'tan ummaktan başka bir şey yapamamanın getirdiği o sefil çaresizlik, yahudiler şimdi bütün organlarıyla müslümanlara karşı savaşırken, yüzlerce yıl savaşarak onurlarını koruyan müslümanlar şimdi binlerce yıl önceki yahudiler gibi, "Sen ve Tanrın gidin savaşın bizim için" diyorlar, saklanıyorlar dik duran kadınlarının eteklerinin altına... bebeklerini öldürüyor yahudi, hristiyan, budist, hindu, ateist, satanist, saldırıyor; şehirlerini yok ediyor, kadınlarını, erkeklerini geçmişini ve geleceğini yok ediyor ve aşağılıyor kendi tahrif edilmiş kitaplarının vahşet kokan ensestle dolu satırlarını görmezden gelerek, müslümanın en değerli varlığına saldırıyor; "Kur'an değişmeli" diyor. Müslüman ise bekliyor: "Allah gelsin bizi kurtarsın!"

Niye kurtarsın? Hangi ihlasına değer verip seni kurtarsın?

Anlayamıyorum, gündüz neden var herkes her şeyi görsün için var değilse, gece neden var herkes gündüzün muhasebesini yapsın için var değilse, sabah neden var umut bahşetmek için var değilse, akşam neden var gündüzün günahlarından arınılsın için var değilse?

Tevbe ne zaman edilecek, bir kurtuluş vesilesi olacak müslümanlar için ve hangi tevbe bu arsız, bu korkak, bu aciz bu yalvaran müslümanların affedilmesi için yeterli olabilir? Her an, her dakika günahlarının en ince ayrıntılarının farkında olarak tevbesini dudaklarına emanet ederek fısıldadığı anlarda mı tevbesinin kabul edileceğini umuyor insan?

Tevbeler dudaklara mı emanet edilir, tevbeler nasıl umut olarak vardır ya da var olabilir? Bütün gücünü toplamış ve yola çıkmış olanın tevbesi mi ya yoksa dudaklarında binlerce tevbe ile ihlas pazarında gösteri yapmaktan, maharet dökmekten bıkmadan bir fare gibi saklananın tevbesi mi makbul gelir insanoğluna? Niçin ikincisi câziptir ve nasıl müslüman kabul edilmeyeceğinden emin olduğu tevbeyi dudaklarından düşürmez?

Başım, zamanın her parçasında bir parçasını bırakarak yaşarken ben nasıl ağrımaz? Nasıl durabilirim durduğum yerde, nasıl düşünmez aklım, nasıl sorgulamaz o arsız nefsim, sıkışmışlığın getirdiği o kısırdöngüye nasıl isyan etmez içimdeki, dışımdaki, her yerdeki ben?"

Onu doğru anladığımı düşünüyorum ve o son derecede haklıydı; zalim olanlar kendi hastalıklarını mazlum olanlara bulaştırmışlardı, mazlum olanlar yaşadıkları şeyin ne olduğunun farkında bile değillerdi, kendilerine değil zalimlere ağlıyorlardı.

O bunu hazmedemiyordu, kendine ağlaması gerekenin kim olduğunu bilmeyenlerle birlikte yaşıyor olmanın acısıydı ona bunu yaşatan...

Hiçbir seçenek kalmamış gibi görünse de, kim bilir, belki de sonuç alacak olan bu isyanın diliydi.


Mustafa Ege – Pazartesi, 07/05/2018 –00:02/ İz Etki Ekinoksları 37



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.



Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı