20 Ocak 2018 Cumartesi

SA5511/KY26-CA172: Münir Özkul’a Borçlu Olduğum Ferahlık

"Sahi, mahalle seslerini duyuran o filmler hangi kanalından beslendiler Yeşilçam sokağının?" 


Öyle gelirdi, kapısını çalıp yardım isteyebilirdiniz. Çocuktuk, gerçekte nasıl bir insandı bilmez, araştırmazdık. Geride bıraktığımız babamız tam olarak ona benzediği için değildi duyduğumuz yakınlık hissi. Orada eksikliğini duyduğumuz içtenlikli, sıcak bir güven yayıyordu bulunduğu mekânlar. Hangi sıfatlar geliyor aklıma: Adil, müşfik, sadık, kanaatkâr, cefakâr, çilekeş, emekçi, yardımsever, mütevazı. Tevazu varlıkla, kibir yoklukla ilgilidir. Varlığın yerinde kararında sergilenmesi, tevazu. Yoksun olunanın boşluğunda yaşanan kasılma ise kibir.

Rol, poz, canlandırma… Replikler sınırlıydı, hâl dili ise sınırsız. Gerçek hayatta nasıl biriydi, sonraları da ilgilenmedim. Bizim sinemamızın işte böyle oyuncunun asıl kişiliğini rol karakterleriyle kontrol eden bir etkisi vardı o yıllarda. Yılmaz Güney kapitalist bir patron olamazdı, Hülya Koçyiğit’e kötülük yapışmazdı, Münir Özkul heva ve heveslerine kapılarak yuvasını ihmal eden bir aile babası, işçilerini sömüren bir patron olarak düşünülemezdi.

Aynı filmleri sonraki yıllarda da sıklıkla izledim televizyondan, çoğumuz gibi. Fakat 1970’lerin ortalarında daha başkaydı. Ailelerimizden uzaktaydık. Sadece yatılı nüfusu altı yüz öğrenciyi bulan altı yıllık parasız yatılı okulun ilk sınıfları için, karne tatillerine ulaşılıncaya kadar geçen her bir gün zorlu bir engelin daha aşılması demekti. Havalar soğuk, sanki yüz yıllık ahşap bir binaymış gibi gelen yatakhane ısıtma aracından yoksun, ortam gergindi. Siyasal açıdan kutuplaşmış Türkiye’nin minyatürü gibiydi yatılı okulumuz, karşı gruplar halinde yaşardık; izlerken, gezinirken, uyurken, şarkı söylerken.

Kim tam olarak hakkı temsil ediyordu acaba? Mesela nasıl oluyor da “Kahrolsun Amerika” sloganı solculara ait sayılıyordu. Ya da Nazım Hikmet şiirlerini okumaktan niye uzak durmalıydım? Kütüphaneye kaçardım hafta içlerinde, etüt aralarında. Şarkılar, şiirler, resim dersi… Başka bir şey daha gerekirdi, evi hatırlatan bir neşe. Hafta sonunda aynı zamanda müsamere salonu olarak kullanılan yemekhanede film izleme saatlerini iple çekerdim diğer öğrenciler gibi. 

Genellikle Yeşilçam sineması ve nadiren de olsa Hollywood filmi, kuşkusuz ikinci bir sansürden geçmiş olarak yemekhanenin giriş kapısındaki küçük odadan perdeye yansıtılırdı. Işıklar söndüğünde içine girdiğimiz atmosfer, bir yanıyla özlediğimiz geçmişi getiriyordu ayaklarımıza, bir yanıyla da gelecek düşlerimizi şekillendiriyordu. Yanlış anlama kurbanı sadık kadınların aşkında eksik veya fazla olanı çözümlemeye yardımı olmuyordu siyasal kamplara özgü terminolojilerin. İyi ki edebiyat vardı ve iyi ki Münir Özkul filmlerini izleyebiliyorduk. Öyleydi işte, aile yuvamız bıraktığımız gibi duruyor, dönüşümüzü bekliyordu, mahallenin sesleriyle birlikte.

Sahi, mahalle seslerini duyuran o filmler hangi kanalından beslendiler Yeşilçam sokağının? Ve nasıl oldu da 70’lerin erotik film kuşatması bu yüreklerde ince titreşimlere yol açan ve insani duyguları kavileştiren filmlerin halkta bulduğu karşılığa rağmen sinemanın geri çekilmesine yol açabildi? 

Televizyon tek açıklama değil, elbette “aileler” terör nedeniyle evlerine çekilmeyi tercih eder hale gelmişlerdi. Arka planda hazırlayıcı faktörler de vardı: Muhsin Ertuğrul sineması, Aysel Bataklı Damın Kızı (1935), (Münir Özkul’un da oyuncuları arasına bulunduğu) Halıcı Kız (1953) gibi sayısız film, kadın için korkutucu bir sokak, bir kamusal alan tarif eder. Bazen masum bir genç kız tuzağa düşürülür, bazen “femme fatale” sinsi hamlelerle bir yuvayı yıkar. Sanki aile yuvası sadece kadın tarafından kurulur, kadın tarafından bozulur…

Toplumsal gerçekçi sinema başka türlü bir varlığı haber verecek şekilde gelir ve mahrumiyet bölgelerindeki kadın özneyi öne sürer; Ertem Göreç’in yönettiği, Vedat Türkali’nin senaryosunu yazdığı Karanlıkta Uyananlar’daki (1964) işçi kızlar gibi. 60’ların sineması, sadece kendi tarifiyle bağdaşan bir halk kitlesine kamera tutan yönetmenlere karşılık geliştirici bir seyir izliyor görünür. 

Yolunda giden bir sinema, 68 olaylarının Türkiye’ye terör olaylarıyla intikalını takiben bir amaç, bir üslup kargaşası yaşadı. Siyasal kutuplaşma ve kitlesel ölümlere de sebep olan çatışma ortamında yeni bir toplumculuğun tarifi kolay olmayacaktır. 

1978’de Maraş’ta Çiçek Sineması’na ses bombası atılmasının sinemanın geri çekilmesinde bir payı yok mudur? Türkali’nin “Yeşilçam Dedikleri Türkiye” kitabında bilinçaltını verdiği sinema ortamı adeta gün yüzüne çıkmıştır 1970’lerin ikinci yarısında. Fikir değil şiddet, estetik değil porno, halk değil korkuya kapılmış yığınlar… Bunlara ekonomik krizle birlikte bono sisteminin çöküşü eklendiğinde sinemanın konjonktürel çöküşü başlıyor. 

Münir Özkul ve Adile Naşit’in oynadıkları, Ayşen Gruda, Şener Şen, Halit Akçatepe’nin de sıklıkla dâhil olduğu aile filmleri adeta çöküşe geçen yapıları geriye çağırma yönünde bir hamleyi temsil ediyor. Aile taşıyabilir, mahalle koruyabilir. Fakat evler de eski evler değildir ki… Bir şeylerin toparlanamaz olduğuna dair oluşturulan kanaatlerin ardından gerçekleşiyor askeri darbeler.

Tuba Deniz’in editörlüğünde Küre Yayınları tarafından hazırlatılan “Biraz Mağrur Biraz Mağdur”da (2017) yer alan metinlerde sıklıkla geçiyor Münir Özkul’un adı. Metin Demir’in, “Baba: Yere Yığılan Kahraman-Türk Sinemasında baba Karakterine Dair Psikanalitik Siyasal Bir Okuma” başlıklı metinde, 1970’ler sinemasında Münir Özkul tarafından canlandırılan akılda kalıcı baba karakterlerinin belki de toplumsal çalkalanma nedeniyle koruyuculuk yönleriyle öne çıktığı yönünde tespitler yer alıyor. Buna karşılık 2000’lerin sinemasında “baba”nın bastıran ve engelleyen yönü ağırlık kazanır olacaktır. Kitapta yer alan Mesut Bostan’ın “Patron Babamızın Tatlı Sert Halleri” başlıklı metninde, Ertem Eğilmez filmlerinde Hulusi Kentmen’in canlandırdığı son söze siyasi otorite olarak sahip patron baba karakteri irdeleniyor. Münir Özkul ise mahalleye/cemaate özgü ahlâkı, sivil otoriteyi temsil eden işçi baba olarak yer alıyor bu filmlerde.

Yıllar akıp giderken benzer veya aynı isimlerle yeni filmler yapıldı başka oyuncularla ama olmadı, olmuyor. Gülen Gözler, Hababam Sınıfı, Bizim Aile, Neşeli Günler… Mahalle yıkım tehditlerine maruz kalabilir, müteahhitin hatırlı tanıdıkları olabilir, patron işten atmakla tehdit edebilir ama göz ardı edildiği takdirde kolayca geri kazanılamayacak değerler vardır, haysiyet, güvenilirlik, emek, sadakat, kardeşlik gibi. Mikro ve makro kozmos arasında bir sahne, oyunu hayata hazırlanmak üzere yaşatırdı, farkına varmadan gözyaşlarıyla bile olsa katılırdınız. 

Yatılı okulun büyük ölçüde uyarlama sloganlarla birbirine düşmüş öğrencileri, dünyayı güzelleştirmenin asli yolunun birbirini dinlemekten, kardeşliğin yollarına düşmekten geçtiğini hatırlarlardı. Bu hatırlamanın yaşattığı ferahlık, bir sonraki haftaya kadar kalplerin buzlanmasının önünü alırdı. Bize sormadan değişirken bizi çarpan dünyaya karşı asıl gücümüz, birbirimize sahip çıkmaktı. Bu öğüdü içselleştirenler, dünyaya mazlumların gözünden bakmayı sürdürürdü, çoğu zaman böyle olurdu.



Cihan Aktaş, 20.01.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, 




Sonsuz Ark'ın Notu: Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015

Yazının ilk yayınlandığı yer: Gerçek Hayat





Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı