20 Ekim 2017 Cuma

SA5036/KY1-CÇ430: Sürpriz

"Fuat davetiyelerle masaya oturdu. İncelediler.. Sinan kendi adını göremedi. Fuat haklıydı. Kendi kızının düğününe de davetiye mi olurdu? Kalktı."



AKŞAM SAAT 8

Yasemin burnundan soluyordu. Arkadaşlarından bir teki olsun yardımına gelmeyecek miydi? Anne ve halası yazılan davetiyeleri zarfa yerleştirmekte bile uyuşuktular. Hala iki davetiyeyi mahvetmişti. O nasıl yazı? Bir süre surat asmış, mutfağa geçmiş işi ağırdan almıştı. Hala’nın gönlünü alıp getirmiş zarflama işine canla başla koyulmuştu. Davetiyeler yetmeyecek gibiydi. Annesine çıkışır gibi oldu;

“Yetmeyecek bak görürsün!” anne üzerine almadı. Kızını tanıyordu elbet. Bir şey söyletmezdi ki. 

Sanki istediği sayıda davetiyeye kendisi engel olmuştu. Nuri bey burnunun dikine gitmiş, kız iki yüz davetiye istediği halde yüz taneyle çıkıp gelmişti.  Bunda kendisinin suçu yoktu ve adam da haklıydı;

“İki yüz davetiye mi? Davetiye başına iki kişi gelse dört yüz eder.. siz ya sayı saymasını bilmiyorsunuz.. ya da hesap yapmayı..”

Neriman hala, abisinden yana çıktı;

“Kızım yakınlara sözlü bildiririz olur biter.” 

Görümceden cesaret alan anne Nesrin hemen atladı;

“Evet.. ben de öyle diyorum Neriman.. ama yeğenin de bir inat..”

Yasemin ses tonunu kontrol ederek cevapladı;

“Olur mu öyle şey? Olur mu?” 

İki yaşlı kadın bir birlerine baktılar. Neriman önerisinin arkasında durmaya kararlıydı;

“Niye olmuyormuş.. bizim zamanımızda davetiye ne mi vardı?” 

“ Hıhı!” diye onayladı anne. Davetiye yazmayı bırakıp anne ve halasına öfkeyle baktı Yasemin.. başını salladı.. yine aynı sinir ifade: “Bizim zamanımız..”

“ İyi.. hadi bakalım.. sökün şu tavandaki ampulleri.. sabah akşam başından kalkmadığınız televizyonu da fırlatın camdan aşağı.. hadi.. ha mutfağı da unutmayın.. bir bahçe bulun tandır yapın.. laf.. bizim zamanımız.. hem o sizin bildiğiniz gibi değil.. sizin zamanınızda da davetiyeli olanlar vardı ama siz onların zamanında yaşamıyordunuz. Siz ne dünkü yaşayanların zamanında yaşadınız, ne bugünün zamanında yaşıyorsunuz.. araftasınız siz.” 

Sustu. Biraz ağır mı konuşmuştu. Annesine baktı. Yazmayı bıraktı.. kalktı yerinden.. sinirlerini yatıştırmalıydı. Eli ayağı titriyordu. Balkona çıktı. Annenin sesi geliyordu peşi sıra;

“Biraz çabuk zıkkımlan.. sabah dağıtılacak bunlar..” 

Gelin görümce yazılı davetiyeleri harıl harıl zarflara yerleştiriyorlardı. Unutmuşlardı kızın söylediklerini.. ne dediğini doğru-dürüst anlamamışlardı hem. Neriman;

“Peki Sinan Bey’i gerçekten çağırmayacak mı bu kız?” 

Nesrin balkona bir bakış fırlatıp hızla görümceye döndü;

“Bu yeğenin var ya.. son günlerde iyiden iyiye çıktı zıvanadan.. kız onların evinde büyüdün sen.. rahmetli Feride Hanım’a anne derdi.. benden, babasından çok onları severdi. Feride hanım rahmetli olunca iki-üç ay Sinan beyde yatıp kalktı. Evini sildi süpürdü.. yemeğini yaptı.. şimdi... kokuyormuş. Son bir iki aydır Sinan beyin kendini bıraktığı doğru.. ama bir alile dostu bir anda silinip atılır mı?”

Görümce Neriman’ın sözünü kesti;

“Abim ne dedi?” 

Omuzlarını silkti gelin;

“Ne desin? Bağırdı çağırdı.. Sinan gelmeyecekse ben de yokum dedi.. o öfkeyle çarptı kapıyı çıktı.. bak saat kaç oldu.. hala eve gelmedi.”

“Alıştıra alıştıra söyleseydiniz Nesrin!” 

Kadın çaresizlikle salladı başını..

“Bunun alıştırması ne olacak.. bu kız böyle nankör olup-çıkacaktı demek..” 

Neriman dudaklarını büktü. Bir süre sustular. Yeğeni de hepten suçlu değildi ya..

“Kız Neriman.. Sinan Bey’in o son halini gördün mü? Pantolon düşük.. gömlek dışarıda.. ayakkabıları delik deşik.. diye bilir misin o bizim Sinan Bey! Muallim Sinan..”

“Doğru.. şu arkadaşları kahveci Orhan efendi felç geçirince Sinan bey iyiden iyiye dağıttı..”

“Pek severlerdi bir birlerini.. abim Nuri, Orhan ve Sinan.. mahallemizin üç babayiğidiydiler.. kim derdi ki böyle olacak..” 

Nesrin görümcesini onaylayarak;

“Doğru.. neyse ki Nuri’m sapa sağlam..” 

Neriman elini masaya vurarak;

“Aman şeytanın kulağına kurşun.. kem gözlerden korusun mevlam..” 

Nesrin de masaya vurdu görümcesi gibi. 

                                                           ***   ***   ***

ERTESİ GÜN SABAH SAAT 7

Bahar Kahvehanesi bakırcılar çarşısının kuruluşundan beri var olan esnaf kahvehanesiydi. Ayaz Paşa mahallesinin içlerinde esnafa yakın. Kahvehanenin hemen arkasında evler sıralanırdı. Sinan Bey, Nuri bey, Orhan efendi bu mahallede doğup büyümüşler, burada çoluk-çocuğa karışmışlar, yaşlanmışlardı. Tek katlı bahçeli müstakil evlerinden bir Nuri Bey vazgeçmişti. Sinan Bey ve Orhan Efendi evlerine kimseyi dokundurtmamışlardı. 

Nuri gümrükte küçük bir memurdu. Orhan, baba mesleği kahveciliği sürdürmüştü. Sinan Bey de lise öğretmeniydi. Şehrin adıyla anılan lisesinde edebiyat öğretmenliğiyle geçirmişti yıllarını. İki yıl önce kaybetmişti eşini. Eşini kaybetmesi epey bir sarsmıştı Sinan’ı. Arkadaşlarıyla sürdürdüğü alışkanlıklar olmasa çoktan çökerdi olduğu yere. İşte iki ay önce Orhan Efendi felç geçirince elden ayaktan iyice kesilmişti. Artık bastığı yeri gördüğü bile söylenemezdi. 

Yasemin evleniyordu. Düğün telaşı gelip gitmesine engel oluyordu. Nuri hala çalışıyordu. İlle kolundan tutup atacaklar ki emekli olsun. Nuri inatçıdır. Sinan Bey kendisi istemişti emekliliği. Eşinin ölümüyle bütün hevesini yitirmişti. Eğer Yasemin o ilk günler, o ilk aylar gelip gitmeseydi.. o da ölürdü. Ölmeden beter olurdu. Canlı cenazeye dönerdi. Rahmetli hanımı da pek severdi. Kendi çocukları olmamıştı. Olmayana boyun eğmişlerdi tevekkülle. Ama hemen yanı başlarında can ciğer dostları Nuri’nin ilk çocukları onların da çocukları olmuştu. Adını Sinan Bey koymuştu;

“Yasemin olsun!” 

Yasemin oldu.

Nesrin hanım doğum sonrasında eklampsi olmuştu.. hemen hepsi yıkılmıştı. Hiçbir şeyden habersiz Yasemin Feride’nin kollarındaydı. 

“Ne tuhaf değil mi Feride.. hiç ağlamıyor.. hiç sızlamıyor.. diğer bebeler gibi.”  demişti Sinan bey.. 

Feride şefkatle minicik yanağı öpüp;

“Sanki annenin durumundan haberdar gibi!” karşılığını vermişti. Nesrin komadan çıkınca basmıştı feryadı. Çığlıklar, huysuzluklar.. ilk anda ne olup bittiğini anlayamamışlardı.. sonra hemşireler müjdeyi vermişti;

“Hasta çıktı komadan..” 

Hasta çıktı komadan.. Bebeğini aldı kucağa. Sustu Yasemin. Annesini emdi. Ağladı Feride Hanım aldı kucağına. Feride’yi gören bebek gülüyordu. Yanaklarında güller açıyordu gülünce. Karı koca, baba Nuri’den de, anne Nesrin’den de daha sevinçli, daha neşeli, daha heyecanlıydılar sanki.. daha mesuttular.. kendi çocukları olsa bu kadar sevinirlerdi her halde.. zaman öyle hızlı akıp gitmişti ki.. Feride zamansız ölmüştü.. 

“Gerçi hangi ölüm zamanlıdır ki?..” diye iç geçirdi Sinan bey ömrünün geçtiği kahvehaneden içeri girerken. 

Deli Balta hemen koşup geldi yanına Sinan beyin. Koluna girdi. Her zamanki masasına oturttu. Koşup çayını getirdi. Saygıyla;

“Bu gün nasılsın hocam?” 

Sinan Bey derin bir iç çekti;

“Nasıl olalım Deli Baltam.. nasıl olalım.. gün sayıyoruz.. ee! Baban nasıl!”

Fuat;

“Dün biraz daha iyiceydi.. ama bir huysuzlaştı ki.. sabah gelirken açtı ağzını yumdu gözünü.. hakkını helal etmeyecekmiş.. ne anama ne bana.. sigarayı esirgiyormuşuz.. oysa doktorlar değil içmeyi adını ağzına almayı yasak ettiler.. hocam.. seni kırmaz.. şöyle bir kulağını büksen..” dedi. 

Sinan bey güldü..

“Baban da senin kulağını çekeyim ister dururdu.. yahu hoca, derdi, bizim haylazın okumada hevesi yok.. gözü serserilikte.. seni sever.. şunun kulağını bir çek..” 

Fuat gülmüştü. Ne güzel günler diye iç geçirmişti. Hocası babasının arkadaşı.. kahveye istemeyerek aldığı bu adam.. kokuyordu. Çürümekte olan bir leş gibiydi. Bir zamanlar mis gibi kokardı bu adam. Babası hastalanmadan önce böyle kokmazdı. Her hafta hamama giderlerdi. Arada bir Nuri bey de katılırdı onlara.. Nuri biraz kabadayıydı sanki.. hepsi hepsi gümrükte şef olmuştu.. ikinci dereceden bir şef.. demek müdür falan olsa şehri değiştirecekti. Ama Sinan Bey.. esnafın “ Muallim bey” diye hitap ettiği bu adam.. ne iyi insandı. Babası Orhan’ın felç olduğunu duyunca yığılmıştı kahvehanenin ortasına. Yıkanmayı unutmuş olabilir miydi? İkinci çayı getirdi.. 

“Yahu hocam", dedi, "Siz her hafta hamam sefası yapardınız babamla..”

“Evet!” dedi gözleri dalgın Sinan bey..

“Ben de hırsımdan kudururdum.. arkanızdan gelmek isterdim.. babamın korkusundan adımımı atamazdım.. bak bu günde Cuma.. bu kere ikimiz yapsak ya bu eğlenceyi..” 

Sinan beyin yüzü aydınlandı;

“Sahi mi Deli Balta.. sahi gidelim bu akşam ya.. hem yarın düğün de var.. değil mi?” 

Heyecanlanmıştı. Kendine gelmişti Sinan bey..

“Ben çoktan diyeceğim de babam gibi terslersin diye çekiniyordum..”

“Tamam bu akşam gidelim.. e! senin oğlan nerde.. bu saatte burada olurdu..”

Fuat duvar saatine baktı.. saat yedi otuz olmuştu.. gelmesi lazımdı oğlanın.. birazdan çay siparişleri başlardı..

“Sorma hocam.. anası kıyamamıştır.. garson da bugün öğleye kadar izinli.. kulağı çekilecek adam çok.. onun da benim gibi okumada gözü yok.. ama gelmesi lazımdı.”

“Nuri uğradı mı hiç?”

“Düğün yaklaştığı günden beri hiç uğramadı.. düğün telaşı..”

“Evet.. düğün telaşı..”

“Hocam ev işi ne oldu?”

“Sorma Fuat.. adam tutturmuş ille ya sat ya kat karşılığı ver bana.. ben başka yerde yaşayamam diyorum, o bu semtten bir daire buluruz sana, diyor.. evler bitinceye kadar.. otuz daire çıkarmış üç blok halinde.. üçte birini bana verecekmiş bir de dükkan.. anlatamıyorum.. kimim kimsem yokmuş da devlete kalırmış da.. İstanbul’da uzaktan bir akrabam var.. dedim.. anlatamadım. Eninde sonunda alırız.. demez mi?”

“Ben onun ağzını burnunu kırayım da görsün.. hocam..”

“Sakın ha Deli Balta.. boş ver.. he, he der geçiştiririz. Ben ölünceye kadar o evdeyim..”

“ Allah geçinden versin hocam!”

“Allah hayırlısını versin!.. bu akşam gidiyoruz unutma!”

“Unutur muyum hocam.. ben seni gelir evden alırım.. aha bizim haylaz da geldi.” 

İkisi birlikte kapıya baktılar. Fuat’ın on dört yaşlarındaki oğlu Semih idi gelen. Elinde zarflar vardı. 

Baba ayağa kalktı;

“Neredesin haylaz?” dedi. Oğlan suratı asık;

“Nuri amca dağıtılacak davetiyeler verdi gelirken.. onları dağıttım.. henüz açılmayan dükkanlar vardı.. onlarınki de elimde kaldı.”

Fuat oğlunun elinden zarfları aldı, kaş göz etti..

“Hadi git üstünü değiş te hazırlan.. şimdi kıtlıktan çıkmış gibi saldıracak millet.” 

Fuat biliyordu. Yasemin’le karşılaşmışlar ayaküstü yarenlik etmişlerdi. Konu dönüp dolaşıp Sinan beye gelmişti. Ve düğününe çağırmayacağını söylemişti Fuat’a. Fuat donup kalmıştı. 

Sinan Bey oğlanın elinden hızla alınan davetiyelere bir anlam verememişti. Fuat’a;

“Yahu getir şunları bir bakalım.. belki benim davetiyem de aralarındadır.”  

Fuat istemeyerek döndü yüzünü. Gülerek;

“Daha neler.. size davetiye..”

“Anlamadım.. Deli Balta ne diyorsun!”

“Hocam sabah sabah benimle eğleniyorsunuz.. iyi vallahi.. babam gelirken “ya bir paket sigara alır gelirsin ya da benim Fuat diye bir oğlum yok” dedi.. siz de kız babası.. davetiye beklediğinizi söylüyorsunuz..”

Sinan Bey istemeyerek güldü. 

“Haklısın.. yine de şunlara bir baksaydık be Deli Balta..”

Fuat davetiyelerle masaya oturdu. İncelediler.. Sinan kendi adını göremedi. Fuat haklıydı. Kendi kızının düğününe de davetiye mi olurdu? Kalktı.

“Nereye hocam?” deyip kolundan tutar gibi yaptı, “Daha keyif çayı içmedik..”

Sinan elini okşadı Fuat’ın;

“Tuti’nin yemini unuttum.. aç kalır zavallı..” dedi ve çıktı.

                                                        ***   ***  ***

BİR GÜN ÖNCE AKŞAM

Sinan Bey sakız gibi yakasına yapışan müteahhitti zor bela evinden defetti. Duvar saatine baktı. Saat sekiz olmuştu. Muhabbet kuşunun kafesine yaklaştı. Adı Tuti’ydi kuşun. Ölenin yerine gelen her muhabbet kuşunun adı Tuti olmuştu. Feride pek severdi bu adı. Altı yaşına basmıştı bu kuş. Ve birkaç gündür pek solgundu. Pek durgundu. Hasta mı oluyordu ne? 

“Nasılsın Tuti?” dedi. Kuş cılız bir “Cik!” sesi çıkardı. 

“Bugün neşeniz pek yok ha! Zil sesi de çıkarmadın.. yoruldun mu? Ben de yoruldum.. ben de. Şu müteahhit fazlasıyla yordu. Şu düğünü bir atlatalım.. bir atlatalım. İstanbul’a gidelim. Teyze çocuklarından Bekir var.. sen tanımadın. Çok yıllar önce.. sanırım 60’larda göçmüşlerde buradan. Nerden bulmuş izimi.. ille de gel diyor. E! Gidelim değil mi? Tanrı adına yemin ederim ki.. niye yemin ediyorum ki.. müteahhit. bilsen ne çok sıktı canımı. Fuat’a bıraksam valla darmadağın eder. Adam edepsiz. Bir de tehdit ediyor. Alttan aldım. Ne yaparsın.. bu yaştan sonra kendi malınla rezil olmak.. bana yakışmaz. Yakışmaz değil mi? Feride olsaydı. Hem salak adama anlatamadım.. düğün hediyesi bu? Feride’mle böyle karar vermiştik. Bu ev Yasemin’in düğün hediyesi. Bunca yıl sakladım. Birlikte sakladık. Daha doğar doğmaz, daha kundaktayken vermiştik kararımızı. Bu gün satış işlemleri için gereken vekâletnameyi yaptım bitirdim.” 

Kafesten uzaklaştı. Elbise dolabına doğru yürüdü. Kılıf içinde özenle korunmuş lacivert bir takım elbise çıkardı. Kafese doğru tutup;

“Bak.. bunu Feride’m ütüleyip kaldırdı. İki yıldır dokunmadım. Düğün için. Şık olmalıyım. Ama Orhan su koyuverdi. İkimiz düğünde hançer barı oynayacaktık. Tuti, Tanrı adına yemin ederim ki Orhan’la benim üstüme hançer barı oynayan yoktur. Hiç cevap vermiyorsun.. bu gün.. sabahtan beri hiç neşen yok. Ah bir göreydin.. kendi düğünümde.. Orhan’la ortaya geçtik.. davul zurna.. başka ses yok. Çoluk çocuk bile nefesini tutmuştu biz hançer oynarken.. hey gidi günler.. biz artık bu evde misafiriz biliyor musun Tuti. Evin satış işlemleri için gerekeni yaptım.. genel bir vekalet çıkardım. eh isim babasıyım.. bana da böyle bir düğün hediyesi düşer değil mi?”




Cemal Çalık, 20.10.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü
Cemal Çalık Yazıları






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı