5 Mart 2016 Cumartesi

SA2574/KY46-EE5: Bir Soğuk Savaş Öyküsü: Casuslar Köprüsü

"Filmin başında “gerçek olaylardan esinlenilmiştir” diye bir yazı beliriyor. Oysa Spielberg esinlenme sözcüğünün çağrıştırdığının da çok ötesine geçip, son derece gerçekçi bir şekilde, olduğu gibi anlatmış sosyal ve siyasal ortamı. Filmin bir karesi bile gereksiz değil." 


Sinemanın tarihsel olaylara ışık tutan tarafını çok seviyorum.Gerçi biz toplumsal tarihimizi sinemaya yansıtırken, kahramanlar psikolojisinden yakayı kurtaramadığımız için Türk sinemasının topluma verebileceği ışık, aydan dünyaya tutulan bir el fenerinin ışığı kadar zayıf maalesef. İlkokul bilgilerimizi aşan filmler istediğimiz gün, önemli bir aşama kat etmiş olacağız. 

Maksadım toplumsal eleştiriler yapmak değil. Sadece en son izlediğim filmle ilgili görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Usta yönetmen Steven Spielberg’in yeni filmi şu sıralar sinemalarda gösteriliyor: “Casuslar Köprüsü”.


Gösterimde olan bir film hakkında yazarken yanlış bir önyargı oluşturmaktan ve filmi izlemeye engel olacak şekilde konusuyla ilgili ipuçları vermekten her zaman çekinirim. Film eleştirisi, filmi izlememiş herkese bir ön bilgi sunmak, eğer izleyeceklerse onları filme hazırlamak gibi bir işlev de üstlenmeli.


Bu düşüncelerimi belirttikten sonra hemen baştan söyleyeyim; hikâye kurgusundaki mükemmeliyet ile görsel anlatımlardaki yönetmen ustalığı birleşince ortaya bir başyapıt çıkmış.

Her filmin bir hikâyesi vardır deriz hep, ama izlerken unutmamak gerekiyor; film yönetmenin kendi gözüyle yani kendi yorumunu katarak anlattığı bir hikâyedir. Senaryoyu bir senariste veya senaryo ekibine yazdırsa bile, hatta senaryo ısmarlama gelse ve bunu çek deseler bile geçerli bir kuraldır bu. Yönetmen dağarcığında ne varsa onu katarak anlatır hikâyeyi. Zihninde kurgulaması, hayalinde canlandırması ve algılayışı da, aktarışı da bu dağarcıkta var olan bilgi ve birikime göredir.

Bu yüzden yönetmenlerin sadece  sinemanın kendine has kurallarına sadık kalarak iyi çekimler, kurgular yapmaları yetmez, kendilerinden ne kattıklarına bakarım. Görmesi gerekeni seyirciye işaret eden bir kamera hareketi, duvarda asılı duran resmi gösterme çabasıyla yapılmış bir kadraj, kurguda araya giriveren bir yakın plan bana yönetmenin filme dokunuşunu ve soluğunu hissettirir.

Steven Spielberg, bu filmiyle bizi soğuk savaş yıllarına götürüyor. Amerika’da o yıllara özgü toplumsal duyarlılıkları, tepkileri, sivil ve resmi baskıları hatta bireylere yansıyan gerginlikleri yaşatıyor seyircisine.

Amerika’da dedim, ama soğuk savaşın gerçekten soğuk olan siyasî ve askerî yüzü dünyanın diğer ülkelerini de çok çok etkilemişti. Birisinde Sovyetler Birliği'nin, diğerinde de Amerika Birleşik Devletleri’nin öncülük ettiği iki blok vardı dünyada. Komünist ve Kapitalist Bloklar da deniyordu. Komünist tarafın diğer blokta yaşayanlarca takılmış bir başka ismi daha vardı, “Demirperde Ülkeleri” denirdi.

Filmin başında “gerçek olaylardan esinlenilmiştir” diye bir yazı beliriyor. Oysa Spielberg esinlenme sözcüğünün çağrıştırdığının da çok ötesine geçip, son derece gerçekçi bir şekilde, olduğu gibi anlatmış sosyal ve siyasal ortamı. Filmin bir karesi bile gereksiz değil. 

Amerika’daki “wasp“ların beş yaşındaki çocuklara kadar yansıttıkları komünist paranoyasından, federallarin baskıcı tavırlarından; demirperde ülkelerinde halka uygulanan acımasız baskıcı yöntemlere; bir kitap yüzünden yaşatılan işkencelere, fakirliğe, aleni hırsızlığa kadar her şey gerçekten en acı şekliyle yaşandı bu gezegende. Bu anlamda film, genç kuşaklara zaman itibariyle yetişemedikleri önemli bir tarihsel kesiti kitaplarda pek yazılmamış yönleriyle anlatmış oluyor.

Soğuk savaş döneminin başlangıcını, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nin sadece farklı siyasi sistemlere sahip iki ülke olarak her alanda çatışması belirlemedi. Soğuk Savaş dönemi aslında iki ülke arasındaki nükleer silah dengesinin Sovyet Rusya lehine değişerek, Rusların da Amerikalılar gibi atom bombasına sahip olmasıyla başladı. 

Amerikan vatandaşı Yahudi asıllı karı koca olan Rosenbergler, Amerikanın nükleer sırlarını Sovyet Rusya’ya vermekle suçlanarak, idam edildiler. Rosenbergler’in yaşadıklarını küçük yaşlardayken izlediğim merhum İsmail Cem’in genel müdürlüğü sırasında TRT’de yayınlanan “Rosenbergler Ölmemeli” adlı diziden anımsıyorum. 

Casuslar Köprüsü’nde Rosenbergler’den filmdeki İrlanda asıllı avukat James Donovan’ın ağzından “vatan haini” olarak bahsedildi. Döneme hakim olan resmi tavır ve halkın görüşü bu yöndeydi çünkü. İyi film yapmak böyle bir şey. Neyse o detaycılığıyla ünlü Spielberg’in bu ince detayı filmine koyması da ironik bir yaklaşım aslında. Ne Spielberg, ne de filmin senaristleri Matt Charman, Ethan ve Joel Coen kardeşler isteselerdi veya gerek görmeselerdi o ifadeyi kullanmazlardı. Nitekim soğuk savaş döneminde çok önemli rol oynayan bizim İncirlik üssünün esamesi okunmadı.

Şimdilerde Rusya’nın düşürülen uçak olayından dolayı bize karşı olan tavırları soğuk savaş döneminin Sovyetler Birliğini çağrıştırıyor. Aksi hemen ispatlanıp koskoca ülkenin resmi makamlarını yalancı konumuna düşüren açıklamalar, olayları kişiselleştirerek iç politika malzemesi yapmaya yönelik tavırlar belki bire bir yoktu soğuk savaş döneminde, ama Suriye gibi kırk iki yıl yönetimi babadan oğula geçen uydu devletlerin himayesi, halkların baskı altında tutulması, göçe zorlanması yaşanmıştı, şimdi de yaşanıyor. 

Sovyetler döneminde binlerce yıllık yurtlarından zorla trenlere doldurularak göç ettirilen Kırım Türkleri gibi Suriye’deki Türkmenler de Rus uçaklarından yağan bombalarla, silah zoruyla, ölümle göçe zorlanıyor. Muhalif Araplar ise baskılar karşısında çoktan yurtlarını terk etmek mecburiyetinde kaldılar ve değişik ülkelere göç ettiler zaten.

İşte Casuslar Köprüsü filmi bana bunları düşündürdü. Uzmanlık alanı sigorta avukatlığı olan ve son derece sıradan bir hayat yaşayan Amerikalı hukukçu James Donovan’ın, kendisini birden bire ülkeler arasında yaşanan bir dizi olayın ortasında buluvermesiyle başlayan macerası gerçekten ilgi çekici. 

Şimdiden bu filmin oskar ödüllerine çok dalda adaylığını duyar gibiyim.



Ekrem Ergüder, 05.03.2016, İstanbul, Sonsuz Ark, Sinema-TV, Medya
Ekrem Ergüder Yazıları






İlk Yayın Tarihi: 04.12.2015
/ İstanbul


Seçkin Deniz Twitter Akışı