15 Mayıs 2018 Salı

SA6142/SD985: Distopya'dan Çıkış; Türkiye'nin Bağırsaklarında Gezinen Çelişkiler

"Türkiye 2018 yılında 72 yıllık bu kölelik ve kaos düzenine karşı mücadele ediyor. İşte bugün halkın ortak akılla gördüğü çelişkileri sergileyenlerin köklerinde yaptığımız kısa gezintide görebildiklerimiz bunlar, ancak çok daha fazlasını araştırmak zorundayız..."


İnsanların, hangi eksenden, kültürden, felsefeden, dinden etkilenmiş olurlarsa olsunlar ortak tek paydaları var; akıl. Bu ortak paydaya binaen insanlar iletişim kurar, aralarında anlaşmalar yapar veya aralarından merhametli ya da zalim olanları, ayırt edebilirler; akla uygun olanla olmayanı belirleyebilir, ortaya çıkan çelişkileri tanımlayabilirler...

İyi ki akıl var; bugün insanlar kendilerini yönetmeye talip olanları bu imkanla sorgulayabiliyorlar ve şimdi 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinde de ortak payda olan akılla bakıyorlar. Cumhurbaşkanı adaylarının politik kökenlerini ve söylemlerini kıyaslarken ortaya çıkan çelişkileri bu ortak akılla sorgularken düştükleri şaşkınlık insanların asla yok edemeyeceği bu değişmez-ortak akla mahkumiyetten dolayı zorunludur. Ancak; köken ve söylem çelişkisinin ortak akla düşen izlerinin sebeplerini irdelemek analitik akla ihtiyaç duyurur. Bu çelişki neden ortaya çıkmaktadır, bu insanlar hangi sebebe binaen kendilerini ve geçmişlerini inkâr ederek insanları yönetmeye talip oluyorlar ya da onları bu işe sevk eden, icbar eden güç nasıl bir güçtür?


Sadece Refah Partisi'nin devamı olan ve temel özelliği din sömürüsü olan Saadet Partisi (SP) genel başkanı Temel Karamollaoğlu'nun akıl dışı söylemleri ya da CHP ile girdiği ittifak çalışmaları değil mesele; ya da laik-solcu- din karşıtı CHP'nin ezeli düşman olarak tanımladığı, irticanın kaynağı olarak suçladığı siyasi gelenek olan Milli Görüş'ün temsilcisi olduğunu iddia eden Saadet Partisi ile ortak Cumhurbaşkanı adayı göstermeye çalışması veya terör örgütü PKK ile ideolojik ve siyasi yol arkadaşlığı yapan ateist-solcu HDP'nin, kendisini bu ittifakın dışında bırakan FETÖ ile ilişkili olduğu iddia edilen milliyetçilik sömürüsü yapan İP, CHP ve SP'ye sitem etmesi de konumuz değil. Birbirine düşman dört ayrı politik eksenin kardeşçesine, 16 yıldır Türkiye'ye ve müslümanlara hizmet uğruna her türlü saldırıya maruz kalan Erdoğan'a karşı ittifak görüşmeleri yapmalarının kökenine inmek zorundayız.


Ki bu kökende Erdoğan'ın 2001'de kurduğu Ak parti'nin kurucuları arasına da giren, bakan ve milletvekili düzeyinde siyaset yapan, bürokrat olarak sisteme dahil olanların da var olduğu gerçeğine artık herkes şahittir...  Türkiye'de eğer her türlü politik-dinî alan tarla olarak sürülmüş ve tohumlar başkaları tarafından atılmışsa en başa dönerek bu sorgulamayı yapmak zorundayız.


Peki nereye kadar süreceğiz bu çelişkilerin izini?


Doğru tutum, ortak aklın şüphe hakkının doğduğu her isimde, her söylemde ve her eylemde net bir nesnellikle iz sürmektir. O halde Türkiye'deki tarihi 1945 öncesi ve sonrası diye ikiye ayırarak, bu iki tarihin temelinde akan ihanet zincirini gözden uzak tutmadan bakmalıyız. Bu ihanet zincirinin 1945 öncesinde Osmanlı Devleti'ni de yıkan ve Cumhuriyet'in kuruluşunu da zehirleyen masonik zincir olduğunu tescil edeceğiz ve bu zinciri bütün halkaları ve kollarıyla ele alacağız. 1945 sonrasında yine bu masonik zincir temelde olmak üzere ABD-Türkiye ilişkilerine bakacak ve Türkiye'deki her türlü politik-dinî söylem ve eylemin ABD ile ilişkisini sorgulayacağız, bu ilişkide kullanılan yerel unsurların izini süreceğiz. Çünkü bugün ortak aklın açıkça fark ettiği çelişkileri büyük bir cesaretle teşhir ederek halka yansıtan bu unsurlardır.


Türkiye, 1945 sonrası ABD'nin Almanya, İtalya, Japonya, Kore dahil yaptığı gizli-açık ikili anlaşmalarla her şeyini tasarladığı ülkelerden biridir. Bütün Arap ülkeleri ile birlikte Pakistan, Afganistan, İran, Malezya, Endonezya gibi ülkeler de bir alt kategoride aynı şekilde yönetilmiştir. Bugün Türkiye, 1945 sonrası ABD tasarımına karşı bir meydan savaşı vermektedir.


O halde gözlerimizi 1945 ve sonrasında ABD ile yapılan gizli açık anlaşmalara dikecek ve bu anlaşmalarla Türkiye'nin nasıl sömürge-manda devleti haline getirildiğini ve Türk halkının çocuklarının ne türden bir ihanet stratejisi ile yetiştirdiğini görerek bugün sergiledikleri çelişkilerin kaynağına ineceğiz.


Küçük bir örnekle başlayalım...


Milliyet'ten Tunca Bengin'in Ekim 2017'de "ABD ile yaşanan vize kriziyle birlikte sıkça dillendirilen ‘Türkiye’de casuslar cirit atıyor’ iddiası sözden çıktı ete kemiğe büründü. Dolayısıyla son günlerde İdlib operasyonunun yanı sıra en çok konuşulanların başında yabancı servislerin özellikle de CIA’nın Türkiye’deki faaliyetleri var. Dahası ABD Büyükelçisi’nin Türkiye’yi terörle tehdit ettiği yönünde yorumlara neden olan sözleri DAEŞ’in arkasında CIA olduğu iddiasını alevlendirdi" sunumuyla yayınladığı röportajda kendisi de Amerika'da ikamet eden eski MİT Kontrterör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, "Çok casus var mı Türkiye’de?" sorusuna, "Çok. Türkiye’de yabancılara çalışan çok insan var. Üzüntü verici ama maalesef doğru. 1946’dan beri gizli servisler Türkiye’de cirit atıyor. Ben Ankara’da görevliyken CIA gibi istihbarat yapan ve faaliyet gösteren Amerikan Hava Kuvvetleri’nin Genelkurmay’dan angaje ettiği bir subayın formunu ele geçirdik ve karargâha bildirdik. Cevap dahi gelmedi." diyerek cevap veriyor.


Niçin 1946?


Türkiye savaş sonrası 1945’de San Fransisko Konferansına da katılarak Birleşmiş Milletlere üye olmuştur. A.B.D., 1947’den itibaren Avrupa’yı Sovyetlere karşı savunulması, askeri ve ekonomik yardım yapılarak bloklaşmanın oluşturulması, hür dünyanın korunması için gereken bütün faaliyetlerinin başlatılması ilkelerine dayanan ve Amerika Birleşik Devletlerinin geleneksel dış politikasını tamamen değiştiren Truman Doktrini’ni uygulamaya başladı. Türkiye ve Yunanistan’ın da bu çerçevede askeri ve ekonomik yardım alması kararlaştırıldı.


ABD-Türkiye arasındaki efendi-köle ilişkisi bu tarihte somut olarak başladığı için. Truman Doktrini ve Marshall Planı ile devam eden o karanlık anlaşmalara bakalım...


ABD ile yapılan ilk ikili anlaşma, 23 Şubat 1945 tarihinde imzalandı. Borç alma ve kiralamalarla ilgili olan bu anlaşma TBMM'de 4780 sayıyla yasalaştı. Anlaşmanın temel özelliği, adının Karşılıklı Yardım Anlaşması olmasına karşın, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi ve Türkiye'yi ağır yükümlülükler altına sokmasıydı. Anlaşmada, 'Koruyucu Hükümler' olarak yer alan maddelerle, Türkiye'nin değil ABD'nin 'hakları' korunuyordu. Anlaşmanın II. maddesi şöyleydi:


"TC hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD'ye teslim edecektir."


Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan bir anlaşmada yer alması, örneği olan bir uygulama değildir. TC hükümeti, ABD'ye hizmet sunmakla görevli olacak ve bu görevin sınırı da belli olmayacaktı.


ABD ile yapılan ikinci anlaşma, Mehmet Eymür'ün bahsettiği 27 Şubat 1946 gün ve 4882 sayılı yasayla kabul edilen kredi anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın özü dünyanın değişik yerlerinde ABD'nin elinde kalan ve ülkesine geri götürmesi pahalı olan eskimiş savaş artığı malzemeleri satın alması koşuluyla Türkiye'ye borç verilmesiydi; ancak anlaşmanın eklerinde ve sonraki anlaşmalarda Türkiye'de ABD için çalışacak olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını devşirmenin yolları açılıyordu.


ABD, Sovyet-Rus tehdidiyle kucağına düşürdüğü Türkiye ile 7 Mayıs 1946 tarihli Borçların Tasfiyesi, 6 Aralık 1946 tarihli Kahire Anlaşmasına Ek Anlaşma, 12 Temmuz 1947 tarihli Askeri Yardım Anlaşması ve 27 Aralık 1949 tarihli bir başka Askeri Yardım Anlaşmasını imzaladı.


1947'de Alparslan Türkeş ve 15 Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulunda iki yıllık bir süre eğitim gördüler
. (Türkeş, 1955'te dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada ... Üniversitesinde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye'ye döner. 1959 yılında Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gönderilir ve bu okulu basarıyla bitirir. O artik bir Kurmay Albaydır. 1960 27 Mayıs1960'ta yapılan ABD destekli  askeri darbede Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi ve "ihtilâl'in kudretli Albayı”dır.) 


NATO asker devşirme sistemi iken üniversite eğitimi yoluyla eleman devşirme sistemi de Fulbright burs sistemiydi... Kendi sitesindeki anlatımıyla "Fulbright Eğitim Komisyonu, ya da diğer bir adıyla Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri Kültürel Mübadele Komisyonu, 1949 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye arasında imzalanan ikili anlaşma ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçen 13 Mart 1950 tarih ve 5596 sayılı kanun çerçevesinde çalışmalarına başlamıştır. Fulbright Eğitim Komisyonu, Türk ve Amerikalı üniversite mezunlarını, akademisyenleri, sanatçıları ve kamu görevlilerini eğitim, yaşam ve seyahat masraflarını kapsayan burslarla desteklemekte ve ABD’de eğitim almak isteyen Türk öğrencilere danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Komisyonumuz, Türk ve Amerikan halkları arasında eğitim ve kültürel değişim yoluyla ortak bir anlayış geliştirmek için kurulmuştu." 


Kurulduğundan 2014 yılına kadar bu komisyon 6.000’e yakın Türk ve Amerikalı öğrenci ile akademisyene burs olanağı sağlamış "Programlarını tamamlayıp ülkelerine dönen Fulbrightlılar, görev aldıkları önemli mevkilerde, Türkiye ile bağlarını sürdürerek, Fulbright’ın amacını uygulamış ve gerçekleştirmişlerdi."


1950'den sonra da ABD, sömürgesi olarak çerçevelediği Türkiye ile sayısız anlaşma yapmış, bu anlaşmalarla 1970'li yıllarda Başbakan olan Ecevit'in bile bütçesi ekonomisi krizde olan ABD tarafından kesilince haberdar olduğu Özel Harp Dairesi adında karanlık bir yapı bile inşa edilmişti.


1960'lı yıllar Türkiye'de mason olduğu iddia edilen ve bu iddia yüzünden masonların ikiye ayrıldığı isim olarak duran Süleyman Demirel'in idam edilen Menderes sonrası Demokrat Parti'nin mirasına konması, Erbakan'ın çağrılarak dini politika yapacak olan Milli Selamet Partisi'nin kurulması, 60 darbesinin kudretli albaylarından Türkeş'in 1 Ağustos 1965 Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultay’ında Genel Başkanlığına seçilmesi (1969'da Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de Üç Hilâl olarak değiştirilir), FETÖ lideri F. Gülen'in Özel Harp Dairesi-NATO-masonik yapı tarafından sisteme dahil edilmesi, okullarda Darvinizmin ve dinsizliğin yaygınlaştırılması gibi birçok ABD tasarımı olduğu sonradan anlaşılan gelişmelerle doluydu... 


Ünlü 68 kuşağı da Amerikan 6. Filosuna karşı sol yumruğunu havaya kaldırarak meydanları doldururken de ABD tarafından kendilerine verilen rolü oynuyorlardı.


1970'li yıllar Ankara ve İstanbul şubelerinden Fulbright Bursu ile ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere'ye gönderilen Anadolu'nun esmer çocuklarının devşirilmeleri ile geçildi. Bazıları da Rockefeller Foundation Fellowship (Ecevit, 1957, Baykal 1963-65) ve Eisenhower  Exchange Fellowship (EEF) (Demirel, 1955) bursları ile.. Bugün gözlenen birçok çelişkinin temeli o yıllarda atıldı... PKK o yıllarda kuruldu. Şeyhler-tarikatler-cemaatler rüyalarında (!) aldıkları ulvî(!) mesajlarla siyasete müdahale ediyorlar, halkın damarlarına kadar inmenin yollarını açıyorlardı. Dernekler, örgütler yine ABD'nin gizli elleri tarafından finanse ediliyor, matbuat tamamen ABD'nin hedeflerine uygun içerikler basıyordu. İslamcılar, Akıncılar, Nurcular, Nakşibendiler, Süleymancılar, Menzilciler, Mevleviler ve diğerleri  harıl harıl çalışırken ve etki alanlarını genişletirken müslüman genç kızlar başörtülerinden tutulup sürükleniyorlardı, irtica diye bir şey papağanlar tarafından tekrar ediliyordu.



"İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız."

 Sebilürreşad dergisi (Sırat-ı Müstakim 1908) Mehmet Akif’in (Ersoy) ismi ve fikir babalığıyla birlikte öne çıkan derginin başyazarlığı H. Eşref Edip tarafından yürütülmüştür ve kurucuları Ebu'lula Zeynel Âbidin, H. Eşref Edip’tir. Çok partili dönemin getirdiği göreceli özgürlük ortamında Eşref Edip, Sebilürreşad'ı 1948-1966 yıllarında 362 sayı daha neşretmiştir.  ABD’li Yahudi bankacı iş adamı David Rockefeller'in açıklamaları için tıklayınız.

İslamcılık ve Rockefeller: Sebilürreşad dergisi 1961'deki Cilt 13 sayı: 321'de bir sayısında kapaktan neocon siyonist Rockefeller'ın İslam çalışmalarına yapmış olduğu bağışı "Rokfellerin Teberruu" başlığıyla duyuruyor, Pakistan'daki Kuran tefsiri için bağışlanan binlerce dolar için takdir içeren bir not yayımlıyor.(*)

Türkiye Kemalizm'in zulmü ile inim inim inlerken bu İslamcılar nasıl diyanet işleri başkanı, prof, bediüzzaman, istiklal şairi, ilmihal yazarı falan oluyordu?

Irkçılık Milliyetçilik veya Sağcılık adı altında Türkeş'in lideri olduğu MHP ile toplumun damarlarına zerk ediliyor, Solculuk, özgürlük ve hak arayışı olarak Ecevit'in liderliğinde CHP ile pazarlanıyor, Din baskı altına alınıyor, dini temsil ettiğini iddia eden Erbakan'ın (Almanya'da burslu eğitim aldı, 1951) ebedi genel başkan olduğu Milli Selamet Partisi ve devamı olan partiler kapatılıyor, Demirel orta yolcu olarak adıyla ironik zıtlık yaşayan Adalet Partisi ile 6 kez gidip 7 kez geliyordu. Baykal CHP ile özdeşleşiyordu.

Bu döngü 40 yıl sürüyor ve bu dörtlü kırk yıl ecelleri gelene kadar siyasetin tepesinden çekilmiyorlardı, araya giren Özal'ı da bir şekilde sistem dışına itiyorlar ve parçalanmışlık derinleştikçe derinleşiyordu. Türkiye, bütün değerlerinden uzaklaştırıldığını fark ediyor ve evladına daha fazla sarılıyordu, ancak siyasi arenada halkı gerçekten temsil eden hiç kimse yoktu.


14 Ağustos 2001'de 70 yıllardan itibaren MSP-RP'de siyaset yapan 1994'te seçildiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken 28 Şubat darbesi sonrası okuduğu bir şiir yüzünden hapse atılan siyasi yasaklı Recep Tayyip Erdoğan Adalet ve Kalkınma Partisi adında bir parti kuruyor ve girdiği ilk seçimde 2002'de iktidar oluyor ve halka hizmet etmeye başlıyordu.


Halkın %34 ile siyasete girişine izin verdiği Cumhurbaşkanı seçildiği 2014'te %52 ile destek verdiği Erdoğan'ın darbe ve terör tehditleri geçirdiği 16 yıl sonra bugün karşısına çıkanlar 1946'dan beri ekilen tarlalarda yetişenlerdi; Erdoğan'la ittifak yapan ilk milliyetçi Türkeş'ten geçmişte yollarını ayıran BBP genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu öldürülmüştü; Erdoğan'ın öldürülmek istendiği 15 Temmuz FETÖ-NATO-ABD-AB askeri darbesine karşı çıkan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçmişten ayrışmıştı.


Türkiye 2018 yılında 72 yıllık bu kölelik ve kaos düzenine karşı mücadele ediyor. İşte bugün halkın ortak akılla gördüğü çelişkileri sergileyenlerin köklerinde yaptığımız kısa gezintide görebildiklerimiz bunlar, ancak çok daha fazlasını araştırmak zorundayız...


Türkiye bağırsaklarında gezinen çelişkileri, doğru bir yöntemle ve güçlü bir irade ile temizlemeden sağlıklı ve güçlü bir ülke olamaz.


Halk, daha doğrusu halkın etkin çoğunluğu 3 Kasım 2002'den beri Distopya'dan Çıkış'ın destanını yazıyor, ABD gibi tarihin gördüğü en vahşi, en acımasız özelliklere sahip güçlü bir emperyal satanist imparatorluğun kurduğu korku devletini yok ediyor ve o korku devletinin yerel figüranlarını sistem dışına itmeden önce kararlı duruşuyla karşısına diziyor ve asil bir şekilde etkisiz hale getirerek tarihe gömüyor.



Düşünen ve yazan insanlara da araştırmak ve Türkiye'nin bağırsaklarındaki çelişkileri açığa çıkarmak düşüyor.
Seçkin Deniz, 15.05.2018, Sonsuz Ark, Ağacın Çürümüş Yaprakları-25, Sorgulamalar


Bilgi: 


Distopya nedir?


Distopya, (anti-ütopya Yunanca dystopia) çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter - totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir. Gelecekte olabilecek olumsuz toplumları tanımlamak için kullanılan ‘distopya’ kelimesinin kökeni eski Yunancaya dayanır. Anti-ütopya diye de adlandırabileceğimiz distopyayı oluşturan ‘dis’ ve ‘topya’ hecelerinin kökü eski yunancada ‘kötü’ ve ‘yer’ olarak yer alır.


Distopik toplumlar zulüm, terör, fakirlik, sefalet veya çok ilerlemiş teknolojinin topluma olumsuz yansımasının olduğu kurgusal toplumlardır. Bu toplumlarda ağırlıkla baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet sistemleri vardır. Bu kurgularda toplum çoğunlukla aşırı nüfus ile birlikte kişisel veya genel tüm özgürlüklerin kısıtlaması veya kontrol altındadır.


Distopik kurgu dünyalar, genellikle geçmiş zamanda yaşanan bir savaş, felaket veya devrim sonrası bu durumların üzerine kurulmuşlardır. İnsanlık çöküşüne doğru sürüklenir, yıkıma doğru gider. Yaşam ve doğa sömürülür veya yok edilen bir gelecek tasvir edilir.


Distopik kurgularda çeşitli kurgu unsurlar yer alır. 


Ekolojik distopyalarda, insanlık doğa ile kısmen veya tamamen ilişkisini koparmıştır. Doğaya yabancılaşmıştır ve doğal çevrenin tamamen yok olmasına doğru giden durumlar anlatılır. 
Ekonomik distopyalarda; bir yâ da birden fazla büyük şirketler toplumu ele geçirmişlerdir. Toplumu manipüle eden propaganda, reklamlar kullanırlar ve her şeye nüfus etmişlerdir. Tüm kaynaklar ve insan yaşamı da dâhil olmak üzere her şey onların sıkı kontrolü altındadır.


Siyasi distopyaların kökeninde otoriter / totaliter bir devler sistemi vardır. Bu tek ulus veya küresel bir hükümet şeklinde olabilir. Toplumdaki her şey devlet güçleri tarafından kontrol edilir, kişisel özgülük yoktur (ki bu zaten bir mittir), hiç bir şeye güven yoktur ki zaten insan hakları da yoktur. İnsan yaşamı da dahil her kaynak devletin / hükümetin kontrolü altındadır. 
Spiritül distopyalarda, insanlığın inşa ettiği her şeyi yok eden değişik şekil veya boyutta bir fikir kurgusu vardır. Dünyayı tehlikeli bir ideoloji ve ya din yönetir veya tehdit eder.


Bilim ve teknoloji distopyalarında ise toplumu çöküşe götüren unsur teknolojidir. Yapay zekâ, insanları öldüren robotlar, insan hayatının en basit eylemlerinde bile kullanılan teknolojiye aşırı bağlılık şeklinde tasvir edilir. 
Virüs veya genetik yapı ile oynanmış toplumlarda distopik kurgu unsurları arasında yer alır.


Yukarıda anlatılan distopik unsurlar tek başına kurgulana bildiği gibi farklı iki veya daha fazla unsurların bir arada getirilerek kurgulanması şeklinde (teknoloji unsuru ile siyasi unsur vb) farklı ve uç noktalarda distopyalar yaratılabilir.



Örnek vermek gerekirse; 1984 (George Orwell), Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) ve Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley) kitapları distopik kurgu edebiyatının temel yapı taşlarındandır.



(*) Sebilürreşad
Siyasi, Dini, İlmi, Edebi, Ahlaki Mecmua

Millî Mücadele döneminde seferberlik ortamında fazlasıyla öne çıkan Sebilürreşad yayım hayatına 1908’in Ağustos (28) ayında İstanbul’da Sırât-ı Müstakîm adıyla başlamıştır. Mehmet Akif’in (Ersoy) ismi ve fikir babalığıyla birlikte öne çıkan derginin başyazarlığı H. Eşref Edip tarafından yürütülmüştür ve kurucuları Ebu'lula Zeynel Âbidin, H. Eşref Edip’tir. 

İslamcılık fikriyatının yayın organlarından biri olan derginin içerisinde Akif’in yayımlanmış olan şiirleri Safahat’ı teşkil etmektedir. Bu minvalde 1925’e kadar yayım hayatını sürdüren dergi Takrir-i Sükûn Kanunu’yla birlikte kapatılmıştır. İşbu döneminde haftalık olarak 641 sayı neşredilmiştir. 183. sayıdan itibaren dergi Sebilürreşad ismiyle yayımlanmıştır. Sırât-ı Müstakîm'in yazar kadrosu Sebilürreşad döneminde de büyük oranda dergide yer almıştır. Bunlara düzenli olarak yazmaya başlayan Ömer Rıza (Doğrul), Said Halim Paşa, S. M. Tevfik, Bergamalı, Ahmed Cevdet, Elmalılı Harndi (Yazır), Eşref Edip, Hasan Hikmet, Ali Ekrem (Bolayır) gibi isimler de bulunmuştur. 

Çok partili dönemin getirdiği göreceli özgürlük ortamında Eşref Edip, Sebilürreşad'ı 1948-1966 yıllarında 362 sayı daha neşretmiştir. Ahmet Hamdi Akseki, Cevat Rifat Atilhan, Ali Fuat Başgil, Ömer Nasuhi Bilmen, Yusuf Ziya Çağlı, Kamil Miras, Ömer Rıza Doğrul, Hasan Basri Çantay, Tahir Harimi Balcıoğlu, Mehmet Raif Ogan, Kemal Kuşçu bu dönemin yazarları arasında bulunmaktadır. Dini hayat dini eğitim konularıyla ilgili dikkate değer yazı ve yorumlara yer verilmiştir. 

1948 itibariyle yeniden neşriyata başlayan dergi, Latin alfabesiyle yayımlanmıştır. 1966 yılında yayım hayatına son vermiştir. 14 Ağustos 2016 tarihinde Fatih Bayhan’ın riyasetinde elli yıl sonra Ankara’da yayım hayatına yeniden başlamıştır.

Dergi Hakkında Notlar:

Derginin fiyatı 254. sayıdan itibaren 30 kuruş, 276 sayıdan itibaren 50 kuruş olmuştur. Ayda iki sayı çıkaran dergi, 340. sayıdan itibaren ayda bir sayı çıkarılmıştır. Kaynak; İslamcı Dergiler Projesi, İdP

Dönem: 1948-1966
Kaç Sayı Çıktı: 362
Basım Yeri: İstanbul
Sahibi: Eşref Edib
Yazı İşleri Müdürü: Eşref Edib

Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.


Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı