3 Nisan 2018 Salı

SA5892/SD938: İnsan Aklının İmtiyazlı Sınıfların Baskısı Altındaki İmkânı; Fıtrat ve Kur'an

"Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, akletmeyen (düşünmeyen) sağırlar ve dilsizlerdir." (Enfâl 22)

 

Giriş

İslam, akla hitap eden ve akletmenin önemini sürekli vurgulayan bir kitaba, Kur'an'a sahiptir; doğal olarak bu kitap kendisini okuyanı muhatap almakta ve onu düşünmeye davet etmektedir. Kitabın okuyanı, kitabın bildirdiği bilgiye sahip olarak bilen, yâni âlim olur; fakat bilmek yetmemektedir, okuyan, o bilgiyi öğrenen, öğrendiği bilgi ile düşünmek ve hayatını devam ettirmek gibi bir sorumluluğa da sahiptir. 

İnsan ömrü süresince sınanan bir varlık olarak, apaçık düşmanı olan şeytanın tacizlerine, tahriklerine tazyif girişimlerine açık olduğu içindir ki Kur'an'ı okumaya, bilgisini sağlamlaştırmaya, düşüncelerini geliştirmeye mahkûmdur. Dolayısıyla ergenlik dönemine girmiş olan erkek veya kadın her insan, bir mükellef olarak Kur'an'ın birinci dereceden 'Oku!' emrinin de muhatabıdır, bu emir, gereğinin yapılması için başkasına devredilemez, okuma sonrası yapılması gerekli olan düşünme fiili için başkasına vekâlet verilemez. O halde mükellef olan her insan, her müslüman, hangi ölçülerle yaşayacağını öğrenmek ve hangi ölçeklere göre ahirette yargılanacağını bilmek üzere Kur'an okumak ve kendi birikimi ve aklıyla onu yorumlamak hakkına da sahiptir.

Bin dört yüz yıllık tarihiyle İslam, Allah'ın elçisi Muhammed'in ahirete intikalinden hemen sonra çeşitli tahrif girişimlerine maruz kalmıştır. Ne yazık ki vahye şahit olan sahabilerin de dahil olduğu ihtilaflar ve savaşlar Kur'an ayetleri dikkate alınarak üzerinde gerektiği kadar düşünülmediği ve değerlendirilmediği için engellenememiştir. 


Vahyin birinci dereceden şahitleri ve onlara tabi olanlar İslam'ın asıl kaynağı olan Kur'an'ı esas alarak, onu okuyarak yetersiz olarak akletmekte iseler de sonraki dönemde gerek siyasî sebeplerle gerek cahiliyye dönemi alışkanlıklarının etkisinde kalınarak Kur'an okunmaz hale getirilmiş, Kur'an okumak ve üzerinde düşünmek, yeni hükümler çıkarmak imtiyazlı zümrelere has kılınmıştır. Sonraki yüzyıllarda da bu durum daha da kurumsallaşmış, mükellef, imtiyazlı sınıfların siyasetle girdikleri ilişkilerin doğal sonucu olarak tamamen edilgen bir konuma taşınmıştır. Arapça dışında dillere sahip olan topluluklar müslüman oldukça da Kur'an daha da ulaşılmaz hale gelmiş, mükellef ile Kur'an arasındaki bağ, imtiyazlı sınıfların yönetimine geçmiştir.

Yirmibirinci yüzyılda yaşayan bir müslüman, imtiyazlı sınıfların bin iki yüz yılda inşa ve ihdas ettiği 'İslam'ın Kur'an'da anlatılan İslam'dan farklı, hatta birçok yerde onun zıddı bir din olduğunu fark etmiştir ve bugün gizli ve karanlık odakların birer kuklası olarak çalışan geçmiştekilere benzer imtiyazlı sınıfların varlığına tahammül edememektedir. Bir müslüman olarak Kur'an'ın oku emrine muhatap olduğunu idrak etmiştir ve önüne çıkarılacak olan engellerle de mücadele edecektir. Elbette mükellefin bu hak talebine ve mücadelesine karşı çıkacak olanlar da imtiyazlarını kaybetmekten korkan imtiyaz sahibi olduklarını iddia eden, kendilerine âlim, hoca, şeyh, seyyid, hocaefendi dedirten ya da üniversitelerde akademik paye edinen sınıflardır.

Mükellef, bin iki yüzyıldır olduğu gibi bu sınıfların Kur'an ile kendisi arasına girdiğinin farkındadır, ancak bin iki yüz yıllık geçmişte davrandığı gibi davranmayacaktır. Çünkü yirmibirinci yüzyıl bilginin imtiyazlı sınıfların egemenliğinden kurtulduğu ve bütün insanlar için ulaşılabilir olduğu bir yüzyıldır. Kuşkusuz her bilginin, tıpkı tıp gibi, tarih gibi, mühendislik gibi ihtisas sahaları vardır, ancak Dinî Bilgi'nin kaynağı, kapsamı ve sınırları belli olan, değişmeyecek olan ayetleriyle Kur'an olduğu içindir ki, Kur'an'ı gerek Arapçası ile gerekse tercüme-mealleriyle okuyan her insan, her mükellef tahrif edilmiş olan ile olmayanı ayırdedebilecek ve hesaba çekileceği hususları kitabı okuyarak öğrenebilecektir. 

İnsan'ın elinde fıtratına eklenmiş akıl ve değişmemiş ve değişmeyecek olan bir Kur'an imkanı vardır. İnsan aklı, yaşadığı kültürlerin, coğrafyaların etkisi altında olabilir, ancak bu insanın elindeki imkanı zayıflatmamaktadır. Kur'an'ın indiği dönemde pagan/ putperest bir kültürün hakim olduğu unutulmamalıdır ve Kur'an pagan/putperest bir toplumun içinde büyümüş olan insanın aklını muhatap almıştır; müslüman olanlar da Kur'an dinleyerek, okuyarak akletmiş ve iman etmeye karar vermişlerdir, onların hemen hemen tamamı da- bir kaç istisna dışında- bu babda alim değildir, imtiyazlı sınıflara dahil değildirler; aksine o dönemde de var olan imtiyazlı sınıflar tıpkı yahudi rabbileri, hristiyan rahipleri gibi Kur'an'a ve Kur'an'ın getirdiği din olan İslam'a karşı mücadele etmişlerdir. 

Bugünün yaşayan insanı ve müslümanı çok daha gelişmiş bir akla ve muhakeme gücüne ulaşmıştır ve en az o dönemdeki insan kadar Kur'an'a muhatap olma hakkına sahiptir. Bugün yaşanan karmaşanın temel sebebi de mükellefin bu hakkını elde etme çabasına karşı çıkan imtiyazlı sınıfların ürettiği terördür. Her müslüman, her mükellef bilinçli bir ferd olduğu takdirde imtiyazlı sınıflar imtiyazlarını kaybedeceklerdir, ancak din konusunda yaşanan karmaşa da Kur'an merkezli bir toplanmayla azalacak ve nihayetinde yok olacaktır.

Analizimiz bu temelde ve maksatta samimi bir soruşturma olarak idrak edilmiştir.


Yöntem

Analizde, her önüne gelenin dinî yorum yapıp yapamayacağına dair bir fikir alışverişinden mütevellit olarak Abdülaziz Tantik tarafından kaleme alınan 'Dini Yorum Yapmanın İmkanı' başlıklı metin, örnek bir metin olarak ele alınmış, metnin içerdiği önermeler, hükümler titizlikle irdelenmiş, ilgili yerlerde çelişkiler ortaya konmuş, karşı önermelerle konu açıklığa kavuşturulmuştur.

Analizde metin yazarı Abdülaziz Tantik, diğer benzer fikirlere sahip şahıslar da dikkate alındığı için 'tartışmacı' olarak muhatap alınmıştır. Analizin seriminde Kur'an ayetlerinin aydınlattığı bir zemin inşa etmek üzere ilgili ayetler, birer delil olarak kullanılmadan, gerekli yerlere yerleştirilmiştir.


Teşekkür

Samimiyetinden şüphe etmediğim Abdülaziz Tantik'e üzerinde çalışmak üzere, benzerlerinin iddia ettiği şeyleri bir özet olarak metninde bize takdim ettiği için teşekkür ederim. Ayrıca, kendisinin, analitik bakışın gerektirdiği gerilim dolayısıyla ortaya çıkan analizdeki nesnel yaklaşımların ve kullanılan dilin sertliğine umduğumuz hayra vesile olur temennisiyle hoş görü ile bakacağını umuyorum.


 Analiz

"Modern özne'nin yorum hakkının kutsallığı üzerinden mevcut yorumların eş değer oluşuna yapılan gönderme sorunludur. Mesele din olduğunda bu daha da büyük bir soruna göndermedir. Dini sahada yorumun belirli kriterleri vardır ve bu kriterlere uymayan yorum reddedilmiştir. O yüzden her önüne gelenin yorum yapma imtiyazı yoktur. Bir bilgiye istinaden yorum yapabilmenin önü ise açıktır. Bu bilgi usul ilmine muvafık oluşan bilgidir. Modern özne, bilginin kaynağı olarak kendisini kabul eder. Bu yüzden bilgi bizzat öznenin kendisine aittir. İşte bu algı üzerinden dini yorum yapanların ciddi bir sorun oluşturacağı bellidir."

'Modern Özne' tamlamasının keskin, ayrımcı yapısına bakıldığında, bu tamlamanın İslam Literatürü  olarak tanımlanabilecek Fıkıh'ta 'Mükellef'e karşılık geldiği görülecektir. Ki; tartışmaların başlangıçtaki bu kesin, ayrımcı önyargı ile başlatılması bile katı, değişmez, dogmatik ve 'kutsallaştırılmış' geleneksel yöntemlerin ve bu yöntemlerle elde edilmiş geleneksel bilginin müdafiilerinin dehşet verici bir öfkeyle dolu olduğunu ve muhataplarına yönelttikleri 'yorum hakkının kutsallığı' suçunun bizzat kendisi tarafından işlendiğini göstermektedir.

Çünkü; tartışmacı geleneksel ilmî usûllerin 'mükellef' olarak tanımladığı, asgarî olarak ergenlik dönemine girmiş bulunan herhangi bir insanı, yaşadığımız yüzyılda, 19. yüzyılda kurumsallaştırılmaya çalışılan, ancak 21. yüzyıla kadar da kurumsallaştırılamayan 'modernizm'in etkisi altındaki 'özne'  olarak nitelemiş, kendisiyle çelişen, kendi kavramsal dizinini terk eden bir kontrolsüzlüğün kurbanı olmuştur. 

Bu gayr-i ihtiyarî düşülen bir hata değildir, bilakis hükmü baştan verilmiş kasıtlı bir yargılamanın sonucudur, tartışmacı tartışmanın başında 'mükellef'i 'modern özne' olarak yargılamadan tanımlamış ve bundan sonraki süreci de bu zemin üzerinde sürdüreceğini açık bir şekilde ilan etmiştir. 

Her şeyden önce bu, nesnel, objektif, bilimsel bir tartışmanın etik/ahlakî değerini düşüren, baştan kaybetmeye mahkum bir yöntemdir. Yöntemin ve dildeki öfkenin ve şiddetin, 'mükellef'in aklederek Kur'an'la ilişki kurmasına yönelik psikolojik ve geleneksel engeller olarak ortaya konduğu dikkate alınırsa, bu babdaki sorgulamaların önemi ve gerekliliği de ortaya çıkmaktadır.

"Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar." (Yûnus 100)

Başlangıçtaki sorunları olduğu gibi bırakarak ilerlemek alınacak herhangi bir sonucun her an anlamsız bırakılacağının habercisidir. 'Modern Özne' ve 'Modern Akıl' olarak karşı safa itilen 'Mükellef ' ve her insanda var olan ve Kur'an'ın bizzat muhatap aldığı 'Câri Akıl- Fıtrattan Gelen Mevcut Akıl' öncelikle haksız yere yapılan bu olumsuzlayıcı ve suçlayıcı sıfatlardan kurtulmak zorundadır.

"Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız." 
(Zuhruf 43-44)

Öncelikle 'Modernizm'in etkisi altındaki Mükellef'in 'Modern Özne' (Modern Fâil) şeklinde olumsuz olarak ortaya konmasındaki sorunlar irdelendiğinde, önyargılarla oluşturulan bu tamlamanın aceleci bir yaklaşımla üretildiği görülecektir. Çünkü; Modernizm, aydınlanmayla birlikte ortaya çıkan, hümanizm ve demokrasi temeli üzerine yükselen bir düşünce sistemidir. Oysa 'Modern' kavramının kökeni oldukça eskiye dayanmaktadır:

'Modern', köken itibariyle Latince bir kelime olan 'modo' (son zamanlar, tam şimdi)’den türetilen modernus teriminden gelen bir sözcüktür. İlk defa Milattan Sonra 5. yüzyılda ‘Antiqiqus’un karşıt anlamına gelecek şekilde Hristiyanlığı, pagan kültüründen ayırmak için kullanılmıştır. Bu kavrama göre eski dünya; karanlık, putperest, pagan dünyayı nitelenir. Yeni dünya ise Hristiyan modern dünyadır. Kökeni itibariyle, yeni olanı eski olanın aleyhine olacak şekilde olumlayan bu kavram, daha sonra, ironik bir şekilde Hristiyan Ortaçağı’nda yine aynı kökten gelen 'modernitas' terimiyle değer bakımından oldukça farklı bir anlam kazanmış, zaman ve gelenek tarafından kutsanmamış yeni olan her şeyi kötülemek için kullanılmaya başlamıştır. “Klasik Çağ”dan "Modernizm"e geçiş önemli bir belirleyenin yön değiştirmesiyle mümkün olabilmiştir. Klasik çağda dinin ve kilisenin egemenliği altında olan Batı düşünce dünyası ‘modernizm’ ile din etkisinden kurtularak buluşabilmiştir. (Bu, Modernizme geçişin en önemli belirleyicisi olarak görülmektedir çünkü modernzimle birlikte akıl ve aklın egemenliğinde ortaya çıkan felsefi ve bilimsel söylemler her türlü yaklaşımı yeniden şekillendirilmiştir. Bu süreçte dinin kutsal, soyut ve Tanrı temelli açıklamalarının yerini bilimsel, somut ve akıl odaklı değerlendirmeler almıştır. Pozitivizim, rasyonalizm, emprizm, varoluşçuluk gibi felsefi akımlar toplumsal hayatı ve bilimsel yaklaşımı belirleyen önemli felsefi söylemler oldu. )


"İbrahim, babası Âzer'e: Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum, demişti. Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi. Ay'ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi. O da batınca, Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum, dedi. Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur, zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbim'in bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâla ibret almıyor musunuz?"  
(En'âm 74-80)

Tartışmacının 'Modern Özne' dediği kişi kimdir? Paganizm'in eskiliğine karşı Hristiyanlığın yeniliğini savunan kişi midir, Hristiyanlığın eskiliğine karşı 'Modernizm'in yeniliğini savunan kişi midir? Ya da Antik Çağ'da ve daha sonra Meşşâiler döneminde aklı ve aklın egemenliğinde ortaya çıkan felsefi ve bilimsel söylemleri savunan kişi midir?

"Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh'un) milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o, babasına ve kavmine: Siz kime kulluk ediyorsunuz? demişti. «Allah'tan başka bir takım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?»  «O halde âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?» Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı. Ben hastayım, dedi. Ona arkalarını dönüp gittiler. Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz? dedi. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi.) (Putperestler) koşarak İbrahim'e geldiler. İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi. Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık." 
(Saffât 83-96)

Tartışmacının aceleci bir tavırla girdiği meydanda kendi yetersizliğinden doğan ve başa çıkması gereken sorunlara sahip iken Fıkh'ın 'Mükellef'ine haksızca tarizlerde bulunması, onu taciz ve tazyif etmesi kendi kabullerinin kutsallığına işaret etmektedir. Ve bu durum bize tartışmacının "Modern Özne'nin yorum hakkının kutsallığı üzerinden mevcut yorumların eş değer oluşuna yapılan gönderme sorunludur" cümlesi ile eleştirdiği 'yorum hakkının kutsallığı'nı fazlasıyla kullandığını ve kendisiyle çeliştiğini göstermektedir.

"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyle kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim. Kim, gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halinde dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir." 
(Maide 3)

Tartışmacı, 'Modern Özne'nin, yani 'Mükellef'in kendisi olarak yaptığı yorumların  'mevcut yorumlar'la, geleneksel dogmalarla eş değer tutulmasının karşısındadır. Mükellef, kendisi olarak, kendi birikimi ile akıl yürüterek yorum yapabilir, ama onun yorumu ' usul ilmine muvafık olmadığı için' usul ilmine muvafık olan yorumlarla eşdeğer olamamaktadır.

"Din adamları ve âlimleri (rabbiler) onları, günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür!" 
(Maide 63)

Tartışmacı'ya göre, 'Mükellef'in din dışındaki herhangi bir alanda yapacağı bu türden yorumlar bir nebze kabul edilebilir sayılsa da "Mesele din olduğunda bu daha da büyük bir soruna göndermedir. Dini sahada yorumun belirli kriterleri vardır ve bu kriterlere uymayan yorum reddedilmiştir. O yüzden her önüne gelenin yorum yapma imtiyazı yoktur."

Tartışmacı'ya göre, 'Din' gibi tamamen 'hür irade'nin alanında olan ve varlığı ve işleyişi ile birlikte fıtrattan gelen ve doğduğu ve yaşadığı kültürden etkilenen 'kendi aklı'nı kullanarak yorum yaparsa 'büyük bir sorun' oluşacaktır, yorumu dinî sahadaki yorumun belirli kriterlerini yerine getirmediği için reddedilmeye mahkûmdur, 'Modern özne' olarak dışlanan herhangi bir 'Mükellef'in dünya ve ahiret hayatını ilgilendiren 'Din sahası'nda 'yorum yapma imtiyazı bulunmamaktadır. Burada tartışmacının şu soruya cevap vermesi gerekir; burada kendi hayatı ve ahireti için dinî sahada yorum yapma imtiyazı olmayan modern özne midir, mükellef midir? 'Modern Özne' temeli olmayan bir tamlama olduğuna göre tartışmacının hedefindeki kişi 'mükellef'tir ve yorum yapmak bir 'imtiyaz' olduğundan, mükellefin dinî sahada, kendi hayatı ve ahireti için yapılacak yorumlar imtiyaz sahibi bir 'sınıf'a aittir.

"Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar." 
(Bakara 269)

İmtiyazlılar sınıfı, Yahudilik'te 'Rabbîler', Hristiyanlık'ta 'Ruhbanlar' olarak vardır; buna karşılık İslam'da böyle bir sınıf yoktur, ancak 'âlim' vardır, 'âlim'in de bir mükellefin hayatına ve ahiretine teşmil olacak, 'haram' ve 'helal' Kur'an ile sabit olduğundan 'helal' ve 'haram'ı belirleyecek olan bir yetkisi mevcut değildir; böyle bir 'imtiyaz' elde etmeye meyilli bir sınıfın da mükellefin sorumluluğu karşısında başka ve bağlayıcı olmayan bir 'yorum' olmaktan öte bir değeri yoktur. Doğal olarak tartışmacının, imtiyaz sahibi sınıf oluşturma gayreti mükelleften ziyade  'gerçekte var olmayan' modern özneyi hedef alarak, mevzu ile tamamen ilgisiz bir sahaya kaymış, öfke ile karışık çelişkili ve çerçeve bile olamayacak bir görüntüye sahip olmuştur.

"(Kıyamet gününde) hepsi Allah'ın huzuruna çıkacak ve zayıflar o büyüklük taslayanlara diyecekler ki: Biz sizin tâbilerinizdik. Şimdi siz, Allah'ın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz? Onlar da diyecekler ki: (Ne yapalım) Allah bizi hidayete erdirseydi biz de sizi doğru yola iletirdik. Şimdi sızlansak da sabretsek de birdir. Çünkü bizim için sığınacak bir yer yoktur." 
(İbrahim 21)

Tartışmacı, yaşadığı çelişkinin de farkındadır, bu çelişkiyi gidermek için yine bir 'kutsal bir yorum' geliştirmiştir; 

"Bir bilgiye istinaden yorum yapabilmenin önü ise açıktır. Bu bilgi usul ilmine muvafık oluşan bilgidir. Modern özne, bilginin kaynağı olarak kendisini kabul eder. Bu yüzden bilgi bizzat öznenin kendisine aittir. İşte bu algı üzerinden dini yorum yapanların ciddi bir sorun oluşturacağı bellidir." 

Tartışmacının 'modern özne' olarak hedef seçtiği muhayyel varlığa "Bir bilgiye istinaden yorum yapabilmenin önü ise açıktır" izni vermiştir, ancak tartışmacı bu muhayyel varlığın sahip olduğu bilginin içeriğine de vakıftır, herhangi bir delile sahip olmadan 'modern özne'nin kendisine isnad ederek yorum yaptığı ve tartışmacıya hakkında bilgi vermediği 'bir bilgi' ilginç bir şekilde şöyle tavsif edilmekte ve dışlanmaktadır: "Bu bilgi usul ilmine muvafık oluşan bilgidir." 

"Biz, senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler. Bir de, kendilerine ilim verilenler, onun (Kur'an'ın) hakikaten Rabbin tarafından gelmiş bir gerçek olduğunu bilsinler de ona inansınlar, bu sayede kalpleri huzur ve tatmine kavuşsun. Şüphesiz ki Allah, iman edenleri, kesinlikle dosdoğru bir yola yöneltir." 
(Hacc 52-54)

Tartışmacı çelişkilerle devam etmektedir ve muhayyel modern özneye dair yeni yargılarda bulunmaktadır; "Modern özne, bilginin kaynağı olarak kendisini kabul eder" 

Oysa aynı modern özneye 'bir bilgi'ye dayalı olarak yorum yapma izni vermiştir tartışmacı ve hemen ardından verdiği izni 'herhangi bir beyan delili olmadan modern özneyi bilginin kaynağı olarak ilan ettiği için' yine iptal etmiştir.. Tartışmacı'nın muhayyel 'modern özne' ile yaşadığı sorunlar çok yoğun bir kafa karışıklığına işaret etmektedir ve bu kafa karışıklığı İslam'daki 'Mükellef'i bağlamamaktadır..

"İman eden kullarıma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar, kendisinde ne alış-veriş, ne de dostluk bulunan bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz rızıklardan (Allah için) gizli-açık harcasınlar." 
(İbrahim 31)

Tartışmacı, Tanrısız akımların insanı bilginin kaynağı olarak kabul etmesindeki 'derin boşluğun' 19. yüzyıl ve sonrasında yaygınlaştırmaya çalışılan 'Modernizm'den kaynaklandığını sanmaktadır; oysa bahsettiği modernizmin kökleri Antik Yunan, Antik Mısır, Antik Mezopotamya Antik Hind ve Antik Çin'de ve dünyanın farklı kıtalarında, insanlık tarihi boyunca da var olmuş olan 'inkarcı' bir yaklaşımın farklı versiyonlarıdır. Ki burada ortaya çıkan, ancak tartışmacının farkına varmadığı somut bir sonuç daha vardır, İnsan'ın fıtratından gelen ve yaşadığı kültürden etkilenerek oluşan ve gelişen aklı, tarih boyunca da aynı Tanrı'nın, yani Allah'ın görevlendirdiği elçilerle ilettiği mesajların muhatabıdır. 

Bu akıl, hangi kültürden etkilenirse etkilensin 'İlahî mesaj'ı algılayacak ve yorumlayacak bir yetkinlikle donatılmıştır. Modernizm olarak ortaya konan ve Hristiyanlığı pagan romalılara 'modern' olarak tanıtan, Modernizmi' de Hristiyanlık karşısında modern olarak tanımlayan akıl da aynı akıldır, değişmeyen 'mükellef' aklıyla aynı  'Câri İnsan Aklı'dır. Ki; insanın Allah'a, ilahî bilgiyi (Kur'an) yorumlayarak inanması için gerekli ve zorunlu olan bu imkan da, fıtrata yerleştirilen, yerleştirilmiş olması zorunlu olan bu akıl için mümkün kılınmıştır.

"Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felâkete dûçar olmaması için Kur'an ile nasihat et. O nefis için Allah'tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır." 
(En'âm 70)

Tartışmacı, 'muhayyel modern özne'nin yorumlarını denetleyecek olan, 'dinî sahada yorumun belirli kriterlerini gözetleyen ve bu kriterlere uymayan yorumları reddeden imtiyazlı sınıf'ın hangi sınıf olduğunu ve kimlerden oluştuğunu şöyle izah etmektedir:

"Bugün kriterleri kim denetleyecek diye soru aklımıza takılabilir. Denetleme tekil bir eylem değil…  Kuran ve sünnetin üzerinde ittifak edilen boyutu tekil bir şahsa indirgenemez, bir ilmi gelenekten hareketle oluşturulmuş bir episteme üzerinden yapılır. Bilginin kendi akışı içinde oluşturulmuş bir usulden bahsediyoruz. Bu bazı farklılıkları içinde taşımasına rağmen genel bir kabule dönüşmüş ve sıhhatli bir bilginin zeminini oluşturmuştur. İşte bu usul üzerinden denetleme yapılabilir ki daha önce de yapıldığı gibi…Şahıs olarak bir ilim usul geleneği üzerine yetişmiş ve yeterli ilmi birikime haiz olan her Müslüman bu denetleme işini yapabilir. Somutlaştırılarak şudur demenin gereği yoktur. Üzerinde ittifak yapılan ilkelerdir. İcma/mutabakat olmadan neyin din veya doğru olduğuna kim karar verecek, kişinin kendisi mi? Denetçiler hem dün hem bugün hem de yarın’da da vardırlar ve var olmaya devam edeceklerdir. Bunun temel sebebi de ilim usul geleneğine ait olmalarıdır. Bugünün denetçileri dünün ilim usul erbabının yolunda yürüyenlerdir."

Tartışmacı, 'muhayyel modern özne'den sonra 'muhayyel denetleyiciler' icat etmiştir. Çünkü 21. yüzyılda dinî sahada düşünen 'mükellef'in düşüncelerinin ve ulaştığı sonuçlar olarak yorumlarının belirlenmiş o kriterlere uygun olup olmadığını denetleyecek Kur'an'ın va'zettiği çerçeveyi esas alan bir kurum, kuruluş ya da heyet yoktur, tıpkı tartışmacının yaptığı gibi 'imtiyazlı sınıflar' olarak Şeyhler-Seyyidler, Hocalar, Hocaefendiler, İlahiyat fakültelerinin profesörleri, bu hususta yazan yazarlar vardır ve ne yazık ki sayılan bu sınıfların hiçbiri 'mükellef'in yorumlarını denetleyecek yeterlilikte değillerdir. Mükellef ilk dönem tabiin âlimlerinden sonra yapayalnızdır ve bin iki yüz yıldır bahse konu imtiyazlılar sınıfının, yani müslüman görünen ruhbanların basit bir kölesidir.

 "(Ey bilginler!) Sizler Kitab'ı (Tevrat'ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" 
Bakara 44

Tartışmacı, müslüman mükellefin ihtiyaçları karşısında kendi imtiyazlı sınıflarında sürekli birbirleriyle çekişen ve yetersiz kalan bu sınıfların varlığını sorgulamadan, onları tenkid etmeden, onların ürettiği müktesabâtı 'kutsallaştırmak'tan çekinmemekte ve haklı olarak çözümsüzlük üreten bu sınıflara karşı tutum alanların tutumunu ferdî bir çaba olarak sınırlamaktadır;

"Çok büyük ve önemli bir müktesebatı yok sayanlar, doğal olarak içinde bulundukları kültürden beslenirler. Bu yüzden bir usul ilim geleneğine haiz olmayanların yorumu kendi şahsi dindarlıkları için dilerlerse uyarlar ama başka Müslümanların bu yoruma uymaları beklenemez. Çünkü kişi, ihtiyari olarak kendi geleceğini belirleme imtiyazına sahiptir. Bu yaptığı şeyin dini olduğunun kesinliğini göstermez o kadar…"

Tartışmacı burada bir usul-ilim geleneğine sahip olan 'imtiyazlı sınıf'ın yaptığı şey'in  'dinî' olacağını varsaymaktadır ve bu dinî şeyin sonucunda ortaya çıkanların da diğer müslümanlar tarafından uyulacak yorumlar olduğunu öne sürmektedir. Tartışmacıya göre; muhayyel modern özne, yani aslında mükellef kendi dünya ve ahiret hayatı için aklederek Kur'an okuduğunda ve Kur'an'daki açık hükümlere uyduğunda yaptığı şeyin dinî olduğundan emin olmamalıdır ve başkalarını da buna davet etme hakkına sahip değildir, bu hak yalnızca geleneksel ilmi yöntemleri bilen imtiyazlı bir sınıfa aittir.

"Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.  Apaçık mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik." 
(Nahl 43-44)

Tartışmacı; dayattığı bu fikrin yahudi rabbiler ve budist ya da hristiyan rahipler tarafından İslam öncesi dönemde uygulandığını, İslam'ın gelişi ile birlikte imtiyazlı sınıfın ortadan kalktığını, tabiin dönemine kadar 'İkra' emrine muhatap mükellef tarafından da okunan Kur'an'ın yeterli olduğunu, peygamber yaşadığı sürece de yaşanan sorunların onun tarafından çözüme kavuşturulduğunu unutmuş görünmek istemektedir. Hatta bahsettiği 'imtiyazlı sınıf'ın oluştuğu ilk dönemlerde, tabiin-etbauttabiin dönemlerinde, sadece bir-tek sınıf olmadığını, birbiriyle sürekli çatışan ve birbirini tekfir eden gruplar olarak müslümanlar üzerinde yaptırım gücü olan 'imtiyaz'ı elde etmek istediğini hatırlamak zorundadır.

"İşte bu (Kur'an), kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın ancak bir tek Tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir." 
(İbrahim 52)

Kendi dünya ve ahiret hayatı için dinî yorum yapabilme imtiyazı  elinden alınan bugün yaşayan 'mükellef'in tabi olmak zorunda 'kalacağı' imtiyazlı sınıfın hangisi olduğunu da işaret etmeye mecburdur... ya da apaçık bir kitap olarak gönderilen Kur'an'ın her müslümanın anlayacağı, yorumlayacağı, uymaya mecbur olduğu  ve ahirette Kur'an'dan hesaba çekileceği hakikatinden hareketle, Allah'ın insana verdiği Kur'an okuyarak akletme hakkını başkasına devretme iddiasından vazgeçmeye mecburdur.

"Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki, onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi." 
(Bakara 75)

Tartışmacı muhayyel imtiyazlı sınıfın neden imtiyazlı olması gerektiğini izaha devam etmektedir:

"Kişisel fıkha bağlılık ile düşüncenin sıhhat şartları başka şeylerdir. Yani kişinin cennet veya cehenneme gitmesi şahsi çabasına ve emir ile nehiylerine bağlılıklarına bağlıdır. Fakat bilginin sıhhat şartları başka bir seçenek ifade eder. İlahi dileme hakkında ileri geri konuşmak işimiz değildir."

Tartışmacının, mükellefin okuduğu ve aklederek anlama ve uygulama çabasına girdiği Kur'an ile ilişkisinin sıhhati ile ilgilenmek yerine, yine şikayet ettiği modernizmin en bariz eserlerinden biri olan 'imtiyazlı sınıf'a ait kıldığı düşüncenin sıhhat şartlarını belirleme yetkisinin zorunluluğunu dayatmaktadır. Burada yine ortaya çıkan ilave sonuçlardan biri de, tartışmacının şikayetçi olduğu 'muhayyel modern özne'yi bizzat bu imtiyazlı sınıf için gerekli olan mükellef tipine hazırlama çabasıdır. Tartışmacı tabiri caiz ise, farkında olarak ya da olmayarak ruhbanlar sınıfı için gerekli olan 'kul'u istemektedir.

"Ey kavmim! Ben, ona (peygamberliğe) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Hâla aklınızı kullanmıyor musunuz?" 
(Hûd 51)

Çünkü; bahsettiği 'imtiyazlı sınıf(lar)'dan çoğu Kur'an'da herhangi bir ayetten Allah'ın neyi dilemiş etmiş/murad etmiş olduğuna dair ileri geri konuşma hakkını kendilerinde bulmuşlar, Kur'an'da apaçık olarak verilen bilginin sıhhatini bozmaya yönelik çabalara girişmişlerdir.

"Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitap'ta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap'takini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?" 
(A'râf  169)

Yani bilginin sıhhat şartlarını belirleme yetkileri olmadığı gibi, sıhhatli bilgiyi de hastalıklı hâle getirerek bin iki yüz yıldır insanların sıkıntılarına çare olamayan bir müktesebât üretmişlerdir. Mükellef bin yıldan fazla bir süredir Kur'an'dan uzaklaştırılmıştır, imtiyazlı sınıflar kendi imtiyazlarını korumak için sürekli çatışmışlardır.

"Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur'an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır." 
(İbrahim 1)

Bu hususta kısa bir ara vererek tartışmacının bahsettiği imtiyazlı sınıfla ilgili bir tartışma örneğine ve çok önemsediği geleneksel ilmî usûllerle ilgili basit birkaç bilgiye bakalım;

İslâm hukuku (Fıkıh), usûl ve fürû şeklinde, çift yönlü gelişmiştir. Fürû-i fıkıh, şahısların uygulaması gereken şer‘î, amelî esasları, usûl-i fıkıh ise bu esasların şer‘î delillerden çıkarılma metotlarını inceler, yani tartışmacının ısrarla öncelediği Usûl-i Fıkıh; Fıkhın kaynaklarını ve bunlardan hüküm çıkarma yöntemlerini inceleyen bilim dalıdır. (İslâm Ansiklopedisi yıl: 2012, cilt: 42,  sayfa: 201-210)

İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nden, Prof. Dr. Murteza Bedir, 'Kelâmcı ve Fıkıhçı Usul Geleneklerine İlişkin Bazı Eleştirel Mülâhazalar' başlıklı makalesinde yaklaşık bin yıllık bir kısırdöngüyü aşmak adına 19. yüzyıldaki Usul-i Fıkıh tartışmalarına değinmektedir, makalenin tamamı okunduğunda ortaya çıkan karmaşaya karşı, tartışmacının, bahsettiği imtiyazlı sınıfın hangisi olduğuna, yeni ya da eski Fıkıh Usulleri'nden hangisinin seçilmesi gerektiğine karar vermesi ve bütün bu hususlarda Kur'an'dan hesaba çekilecek olan mükellefi ya da 'muhayyel modern özne'yi ikna etmesi, bin iki yüzyıldır müslümanları paramparça eden mezheplerin hangi imtiyazlı sınıfların eseri olduğu konusunda imtiyazlı sınıf(lar)a mecbur bırakılan mükellefe bilgi ve garanti vermesi gerekmektedir;

“Yeni fıkıh usulü eserleri” ifadesiyle, XX. yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak günümüze kadar özellikle üniversitelerde ve akademilerde yazılmış bir tür eserler kastedilmektedir. Buradaki “yeni” ifadesi ise modern zamanlarda hemen her alanda olduğu gibi eğitim ve ilim alanında da Batı etkisiyle ortaya çıkan ve İslâm’ın klasik mirasına dayansa da belirli bir farklılığın yoğunlaştığı döneme işaret etmektedir. Her ne kadar farklı bir araştırmayı gerektirse de, bu yeni dönemin yazıları için “yeni” tabirini kullanmamızı haklı kılan önemli göstergeler mevcuttur. En azından fıkıh usulü eserlerinde, aşağıda değinileceği üzere, mezhebî karakter neredeyse tamamen kaybolmuş ve mezhepler-üstü bir dil ve söylem geliştirilmiştir. Bu makale söz konusu yeni usul eserlerinin tam da bu mezhep olgusuyla irtibatlı bir boyutunu incelemektedir. Bilindiği gibi yeni fıkıh usulü eserlerinin girişlerinde artık neredeyse klişe halinde tekrarlanan bir kabule göre fıkıh usulü ilminde esas olarak iki yöntem vardır: Fukaha ve mütekellimîn yöntemleri; bir de bu ikisini birleştiren memzûc ya da eklektik yöntemden söz edilmektedir. Bu tür bir ayrımın kökleri, klasik döneme kadar gitse de, aslında bu ayrımın standart bir söyleme dönüşmesi XX. yüzyılın başlarında gerçekleşmiştir. Fıkıh usulü alanında yeni bir dönemi işaret eden bu devri Mısır ve İstanbul’da yazılan yeni tür fıkıh usulü eserleriyle başlatmak mümkündür."

Tartışmacı yukarıdaki eleştiriden de görüleceği üzere, günümüzde hangi ilim usûlünün kullanılması gerektiği konusunda açıklayıcı değildir..

Tartışmacının mükellefin yaşadığı sıkıntılara gösterdiği ilgi yine muhayyel bir olguya bina edilmektedir;

"İnsanlar, kültür üzerinden bir ahlak edindikleri gibi kişisel ilişkilerini nasıl kuracaklarını da öğrenirler. Neyin yasak ile neyin serbest olduğu konusunda da kafası karışmaz. Mesele, sorunun güncel hale dönüştürülmesi ve hükmün an’a yorumlanması meselesinde ortaya çıkar. Bu bir ilim gerektirir."

Tartışmacı, Din'in kültürün kaynaklarından biri olduğunu unutmaktadır. Ki mükellefin ve mükellefin içinde yaşadığı toplumun inandığı dinden de etkilenen bu kültür, yasak olana ya da olmayana dair bilgisini yine dinden alır; eğer müslüman ise Kur'an'dan almalıdır. Zamana göre durumu değişen, güncelin zorunda bıraktığı yeni durumlar, zaten yorumlarla yeni haramlar ve helaller icat edilemeyeceği için Kur'an'ın konusu değildir ve ahiret hayatı için de yeni bir durum ortaya çıkmayacaktır. 

Eğer tartışmacının ileri sürdüğü gibi günceli yorumlamak için gerekli olan ilme sahip birilerinin bulunduğu 'imtiyazlı sınıf' zorunluluğu olsaydı, yine bu imtiyazlı sınıfın hangi kriterlerle oluşturulacağını ve bu sınıfın kararlarının sıhhatini kimin denetleyeceğini ve bu kararların bağlayıcılığının sınırlarını kimin belirleyeceğini söylemesi gerekecekti.

"Apaçık Kitab'a andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık"
(Zuhruf ; 2)

Bugün bütün müslüman ülkelerde yukarıda bahsedilen imtiyazlı sınıflar tam olarak, bir kaosun sorumluları olarak mükellefi Kur'an'dan ve dolayısıyla İslam'dan uzaklaştırmaktadırlar.

"Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?" 
(Enbiyâ 10)

Nitekim tartışmacı yaşanan kaosun sorumluları olarak imtiyazlı sınıfları işaret edeceğine yine onlara imtiyaz istemektedir, onların belirleyiciliğinin, ortaya çıkan, çıkacak olan yıkıcı sorumsuzlukları gidereceğini düşünmektedir.

"Sözlük üzerinden anlam belirlemek dinin anlaşılmasını sağlamaktan çok yetersiz bir eleştiri üzerinden yıkıcı bir sorumsuzluk örneği haline dönüşecektir. Bunun örnekleri ise çoktur. O yüzden bugün rahatlıkla salatı/namazı dua olarak kabul edip herhangi dini bir amelin varlığını yok sayanlar gittikçe seslerini çıkarma cüretinde bulunmaktadırlar."

Oysa tartışmacı haklı olarak şikayetçi olduğu 'herhangi dini bir amelin varlığını yok sayanlar gittikçe seslerini çıkarma cüretinde bulunmaktadırlar' konusunda, asıl sorumluların imtiyazlı sınıflar olduğunu görmezden gelmektedir. Kur'an okuyan ve Kur'an'daki bilgi ile akıl yürüten bir mükellefin herhangi bir dinî ameli yok sayması imkansızdır, hiçbir müslüman buna cesaret edemez; fakat 1200 yıllık geleneksel müktesebât bu tür cesaret(!) örnekleriyle doludur; çatışmaların ana kaynakları haline dönüştürülen itikadî ve amelî mezhepler bahse konu 'imtiyazlı sınıflar' tarafından icat ve inşâ edilmiştir, tartışmacının değersiz bulduğu mükellef tarafından değil...

"Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik." 
(Yûsuf  2)

Tartışmacı, sert, keskin, öfkeli ve çelişkili cümlelerinden sonra bahsettiği ilmi gelenekteki yanlış uygulamaların varlığını kabul etme nezaketinde bulunuyor, fakat elinde yine keskin bir kılıç tutmaya devam etmektedir;

"Ayrıca yanlış uygulamalar yüzünden bütün bir tarihi birikimi yok saymanın kazandırdığı herhangi bir doğru payda da yoktur. İnsanlık tecrübesi, tarihsel sürekliliğe dayalı olmayan herhangi bir düşünceye sahip olunmadığını gösteriyor. Bütün batı kültürünün kendisinden 2500 yıl öncesinin Platon’una dipnot olduğunu kendi filozofları söylüyor. Bunu ayakta alkışlıyoruz. Ama 1400 yıllık bir ilim usul geleneğini rahatlıkla yok sayabiliyoruz. Bu çelişkili durumu izah etmekte zorlanmamak mümkün değil!"

Tartışmacı 2500 yıl önce yaşamış olan Platon'un düşünceleri üzerinden çıkılan yolun sonunda bugün Batı medeniyetinin ulaştığı yerde Platon'un düşüncelerin neredeyse tamamına yakının yanlışlandığından habersiz görünmektedir, bu 2500 yıllık sürecin aktörleri farklı kıtalarda, farklı dinlerde ve farklı kültürlerde yaşayarak, sorgulayarak ilerlemişlerdir, 1400 yıllık İslamî  ilim usul geleneği sürecinde bahse konu sorgulama, mezhep taassubu, imtiyazlı sınıfların çoğunun imtiyazlarını koruma kavgası ile girdikleri şahsî, siyâsî mücadeleler yüzünden gerçekleşmesini tamamlayamamış ve her mükellefi Kur'an'dan uzaklaştıran derin bir kısırdöngüye girmiştir.

Tartışmacının tarihteki Emevî, Abbasî, Fatımî Halifeliği adı altında yaşanan siyasî çıkar çatışmalarının Sünni-Şii mezhep ayrılıklarından beslendiğini, siyasetin bir silah olarak kullandığı 'imtiyazlı sınıfları', Meşşaileri, Kelam tartışmalarını, Hasan Sabbah-Gazali-Nizam'ül'mülk-Sufizm felaketini, Osmanlı'daki medrese-tekke imtiyaz savaşında sarayın siyasî desteğini kaybeden muallimleri, müderrisleri, 19. yüzyıldaki İslamcılık akımını, Cumhuriyet dönemindeki dine laik-seküler bakış açısı ile bakan ilahiyatçı akademisyenleri göz ardı ederek bütün bir geçmişi iki yüz yıllık yakın geçmişle sınırlaması nesnel ve geniş açıdan bakamadığı için yanlış teşhis koymasına neden olmuştur:

"Bugün Müslümanların hali pürmelâli ortada, ne düşünsel bir birliğe ne siyasi bir birliğe sahip değiller. Paramparça ve sürekli çocuk, kadın ve yaşlıları öldürülmektedir. Bunun sorumlusu bir usul ilim geleneğine bağlı Müslümanlar değiller. Bunun asıl sorumluları, batı kültürünün yerli gönüllü bağlıları ve bu bağlılık üzerinden Müslüman ahaliye yöneticilik yapan ihanet sahibi muktedirlerdir. İktidar erkini elinde tutmanın bedeli ile batı ile kader birliği yapan ihanet şebekesinin sorumluluğunu bir usul ilim geleneğine sahip Müslümanlarına yıkmak ve suçlamak iktidar erkinin günahını örtmek ve Müslüman olmayı yok sayan batıya çanak tutmaktan başka bir sonuç doğurmaz…"

Tartışmacı, çürümüşlüğün 1200 yıllık tarihinin 1000 yılını yok saymakta ve son 200 yıllık sonuç kısmının bir tür mağdurları olan Batı'ya karşı sürekli yenilen ve asla iktidar sahibi olamayan muktedirleri(!) suçlamaktadır, imtiyaz sahibi sınıfları değil. Teşhisi yanlış koyduğu için tartışmacının  tesbitleri ve teklifleri de yanlış ve yetersiz kalmaktadır:

"Bugünkü sorunları çözmek için iki seçenek öne çıkmaktadır. Birincisi, mevcut Müslüman tecrübe ve birikimini yok saymak ve yeni elde edilen modern kültürün sağladığı bilinç ile yeniden dini düşünceyi yorumlamak ve aradaki bütün aracıları çıkararak kişisel yorumun kutsanmasını sağlayarak bunu Müslüman dindarlığının yegâne temeli yapmaktır. İkincisi ise modern düşünce ve kültürün ayartıcı bir kültürü inşa ettiğini ve Müslümanların bu kültür yüzünden ifsada düştüklerini dillendirdikleri gibi geleneğin sahip olduğu bir ilim usul geleneğini kabul ederken sabit ve değişken yapısı üzerinden yeniden ama asli tecrübeyi dikkate alarak yorum yapmak ve yenileyici bir düşüncenin zeminini kurmaya çalışmaktır. Arada farklı tercihlere yönelen kişiler var. Ama bu iki temel tercih sahipleri zaten o tercihlere yönelik eleştirilerini yaptıkları için burada o tercihlere değini yapılmayacaktır."

Tartışmacı, 1200 yıldır var olan ve imtiyazlı sınıfların elinde olan geleneğin sorunları çözmekte yetersiz olduğunu artık itiraf etmektedir. Var olduğunu iddia ettiği iki çözüm seçeneğinin ilkinde yine muhayyel modern özneyi işaret ederek "modern kültürün sağladığı bilinç ile yeniden dini düşünceyi yorumlamak ve aradaki bütün aracıları çıkararak kişisel yorumun kutsanmasını sağlayarak bunu Müslüman dindarlığının yegâne temeli yapmaktır" diyerek  onu kişisel yorumunu kutsallaştırmakla itham etmekte; ikincisinde ise 'modern özne'ye yasakladığı 'kişisel yorumunu kutsallaştırma'yı imtiyazlı sınıflara hasredecek iken kendisiyle çelişerek imtiyazlı sınıf yerine, bir davranış biçimini öne çıkarmaktadır; "modern düşünce ve kültürün ayartıcı bir kültürü inşa ettiğini ve Müslümanların bu kültür yüzünden ifsada düştüklerini dillendirdikleri gibi geleneğin sahip olduğu bir ilim usul geleneğini kabul ederken sabit ve değişken yapısı üzerinden yeniden ama asli tecrübeyi dikkate alarak yorum yapmak ve yenileyici bir düşüncenin zeminini kurmaya çalışmaktır."

Tartışmacı her iki seçenekte de 1200 yıllık geçmişin son 200 yılını hatırlamakta ve yanlış kullandığı 'modern'e takıntılı olarak mükellefin asıl sıkıntıları ile ilgilenmekten ziyade imtiyazlı sınıfların imkanlarını sürdürmek adına, 'modern özne' diyerek günün dışına itmeye çalıştığı 'Mükellef'in Kur'an'ı okuma ve okuduğu ile akletme hakkını ve görevini kendisinden öncekiler gibi elinden almaya çalışmaktadır.

Tartışmacı birazdan, yaşadığı çelişkiyi gidermek için çok emin göründüğü imtiyazlı sınıfa, geleneğe, koruduğu müktesebâta dair kuşkuları ve sık sık öne sürdüğü usûle dair tereddütleri gidermeye çalışacaktır; "Bu usul ilim geleneğini belirleyen ilkeler neler olabilir?" diyerek soracak, sorduğu soruyu da cevaplamaya gayret edecektir:

"Bir usul geleneğine gönderme yapmak geleneğe gönderme yapmak değildir. Geleneğin, fıkıh, tefsir, kelam ve ahlak üzerine oluşturulan müktesebatı gündeme taşımak değil bu müktesebatı oluşturan usule gönderme yapmaktır. Farklı usullerin oluşturduğu farklı mezheplerin varlığı açık… Tam da bu farklı mezheplerin usulünü oluşturan ortak noktaları ilim usul geleneği kavramsallaştırmasına göndermedir. Yani yorum yapabilmenin mümkün kıldığı yoruma  gönderme değil bu yorumu yapabilmenin usulüne göndermedir. Tefsir, hadis ve fıkıh meseleleri usul üzerinden denetleniyor, bugünde bu denetimi yine aynı usulü harekete geçirerek yapabiliriz. Âlim, bu ilim usul geleneğini takip edebilecek donanıma sahip olan Müslüman şahsiyetlerdir."

Tartışmacı geleneğin ya da geleneklerin sahip olduğu her türden müktesebâtın o geleneğin ilmî usûlleri sonucunda elde edildiğini ve mükellefin hayatını baştan sona kuşatan ve yöneten mezheplerin de bunun bir sonucu olduğunu, bugünkü çatışmaların, anlaşmazlıkların büyük kısmının da bu mezhep olgusu ile varlığını sürdüren imtiyazlı sınıfların çıkarlarını ve imtiyazlarını korumak için çıktığını/çıkarıldığını çok iyi bilmektedir; ayrıca tartışmacının asla denetlenemeyen bu imtiyazlı sınıfların Tefsir, Hadis ve Fıkıh meseleleri ile ilgili hususlarda asla uzlaşmayacağını ve herhangi başka bir imtiyazlı sınıfın denetimini kabul etmeyeceklerinin de farkındadır. Buna rağmen 1200 yıllık büyük başarısızlığı unutarak aynı hataları aynı usûlü harekete geçirerek yapmayacaklarını zan ve iddia etmektedir.

Ve ayrıca tartışmacı, Kur'an okuru, akleden bir müslüman mükellefi yorum yapabilmek için yeterli derecede âlim-bilen görmemektedir. 

"Âlim, bu ilim usul geleneğini takip edebilecek donanıma sahip olan Müslüman şahsiyetlerdir." 

Ona göre geleneksel İslamî ilim usûl tek ölçüdür, oysa her imtiyaz sınıfının kabul ettiği bir tek ilim usûlü bulunmamaktadır. Müslüman mükellefi bağlayan, zorunda kılan ayetlerin yanında diğer ek kriterler olarak peygamberin sünneti ve ayet ile birlikte sünnette de kaydı bulunmayan hususlarda akıl yürütmeye  vurgu yapan kıyas, kıyas sonucu ulaşılan sonuçlardaki farklılıkları gidermede de âlimlerin icmâsını (ortak görüş) kabul eden geleneksel usûllerin mükellefin sorunlarını çözmede yetersiz kaldığını görmezden gelmektedir. Yeni hükümler ihdas etmede birçok imtiyazlı sınıfın temel kaynak olarak Kur'an ayetlerinden uzaklaşarak, kimi zaman ayetleri yok sayarak, kimi zaman da icmâyı asıl alarak insanları etkilediğini, sünnet üzerindeki ihtilafların giderilememiş olması ile birlikte uydurulmuş hadislerle yeni hükümler ihdas ettiklerini ve kendilerinden önceki  âlim yahudiler ve hristiyanlar gibi menfaatler temin ettiklerini bildiği halde, yine bilmezden gelmektedir.


Yukarıda, çokça çeşidi, örneği bulunan usûllerden bir tanesinin şeması örnek olarak kullanılmıştır. Müslüman mükellefi bağlayıcı olan emir ve yasaklar Kur'an'da apaçık bir şekilde zikredilmiştir, bahse konu usûller Kur'an'ın bu açık hükümlerine aykırı hükümler çıkarmakta kullanılamayacakları için, gerçekte herhangi bir mükellefi bağlayacak derecede ve önemde hükümler çıkarma hak ve yetkisine sahip değillerdir. Ancak tartışmacı, bu hususu vurgulamakla birlikte imtiyazlı sınıfa güncele dair hüküm çıkarma yetkisi vermeye çok heveslidir. Hüküm çıkarıcı imtiyazlı sınıfın fertlerinin hem tekil olarak hem verdiği hükmün sorumlusu olarak hesap vereceğini bildiği halde, 1200 yıllık geleneğin ürettiği kargaşa ortada iken, başarısız imtiyazlı sınıf veya sınıflar  yerine başka çözüm önerileri getirmeyi düşünmemektedir, tam aksine İmtiyazlı sınıfların nasıl ve kim tarafından denetleneceğine dair herhangi bir cevaba sahip değildir.

"Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitap'ta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap'takini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?" 
(A'râf  169)

Tartışmacı başlangıçta modern özneye yasakladığı imtiyazın aslında bizzat Kur'an tarafından mükellefe verildiğini, bu hususlarda da imtiyazlı sınıfa gerek olmadığını, yine başlangıçtaki iddialarının aksine kendisiyle çelişkiye düşerek beyan etmek zorunda kalmış, imtiyazlı sınıfın sahasını 'bir düşünce oluşturmak, bir yöntem üzerinden ilkeyi güne uyarlama çabaları' ile sınırlamak zorunda kalmış olmasına rağmen, 'serbest ve kişiye özel bırakma konusunda aynı kesinlik yoktur' diyerek 'modern özne' olarak küçümsediği mükellefe sınır koymaya, imtiyazlı sınıfların daha önce kendilerine verilen imtiyazları nasıl kullandığı ortada iken ve günümüzde de mükellefin ve cemiyetin devasa sorunlarına çözüm bulmaktaki acziyetleri, yetersizlikleri ve sessizlikleri âşikâr olarak herkesi rahatsız ederken onlara imtiyaz istemeye ve mükellef üzerinde baskı kurmalarına çağrıda bulunmaya devam etmektedir:

"Müslüman olmanın Kuran temel ilkelerini belirlemiş, ayrıntı yerine temel ilkeleri koymuş ve neyin helal neyin haram olduğuna dair bilgileri açık bir şekilde belirtmiştir. Vasat bir Müslüman’ın neye inanacağını da belirtmiştir. Burada bir sıkıntı yoktur. Ama bir düşünce oluşturmak, bir yöntem üzerinden ilkeyi güne uyarlama çabalarını serbest ve kişiye özel bırakma konusunda aynı kesinlik yoktur. Hesabın tekil verilmesi ile dinin emir ve nehiylerinin an’a yorumlanması aynı şey değildir. Hükmün güne uyarlanması bir ilim usul ciddiyetine haiz olmakla yükümlüdür. Her bilenin üzerinde bir bilen vardır."

Tartışmacının, "Hesabın tekil verilmesi ile dinin emir ve nehiylerinin an’a yorumlanması aynı şey değildir." cümlesi mesnedsizdir, zira mükellef, ergenlik dönemi ile birlikte ömrünün sonuna dek, hesabını vereceği dinin emir ve nehiylerini yaşadığı an'a veya anlara teşmil ederek yaşar; bunun başka türlü olması mümkün değildir.

Tartışmacının en çarpıcı cümlesi, bahse konu imtiyazlı sınıfın hangisi olacağına dair belirsizliğe seslenerek birilerini sorumluluk almaya davet ettiği bu cümledir:

"İlim uğrunda çaba ve gayrete yapılan vurgu açık bir şekilde birilerinin diz çöküp Müslümanların meselelerini çözüme kavuşturacak bir eğitim sürecine ihtiyaç olduğunu aşikâr kılar."

O birileri 1200 yıldır bir yerlerden çıkıp gelemedikleri gibi, onların geleceklerine dair bir işaret bulunmamaktadır; mükellef ya da tartışmacının tabiri ile modern özne, hesaba çekileceği Kur'an'ı kendi başına okuyamayacağı, okusa bile Kur'an'dan dinî hüküm çıkaramayacağı, çıkarsa bile bu hükmün sadece kendisini bağlayacağı tehdidiyle karşılaşmaktadır... Bütün problem, tartışmacıya göre günün- güncelin sorunlarını aşmaktır, oysa sufizmin Kur'an akaidine karşı ürettiği saldırganlığın boyutları tarihte olmadığı kadar büyümüş ve alanı çok fazla gelişmiştir, sufizm İslam'ın ta kendisi olarak takdim ve takdir edilmekte, sufizme karşılık, küçük detaylardan yola çıkarak insanları, müslümanları Kur'an'a aykırı olarak sindirmeye ve öldürmeye odaklanan imtiyazlı sınıflar inşa edilmiş ve inşa edenler tarafından desteklenmişlerdir.. Mükellef alındığı bu şeytanî kıskaçlardan güvenilirlikleri her zaman kuşkulu olacak olan yeni imtiyazlı sınıflar oluşturularak kurtarılamamıştır, kurtarılamayacaktır.

"Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar." 
(Âl-i İmran 7)

Tartışmacının kendisinin de bir mükellef olarak aslında, imtiyaz istediği o muhayyel sınıfa aitmiş gibi davranması da bir çelişkidir, kendi tarif ve tahditlerine göre kendisinin de bu tartışmayı başlatması ve sürdürmesi de bir imtiyaz olarak değerlendirilebilir, kendisi de kendisi tarafından reddedilebilir; kendisi de kendi tasnifi gereği modernizmden etkilenen modern bir özne olarak kendisinin saldırısı altındadır, ancak her şeye rağmen bunun farkında değildir ve daha büyük bir ithamla mükellefi edebî birikim yetersizliği dolayısıyla 'seviyesizlik'le suçlamakta ve hakikati 'her arayanın bulamayacağını' iddia etmekte ve bunu 'gerçek' diyerek dayatmaktadır:

"Herhangi bir edebiyat metnini veya ironi, alegori, sembol ve imge üzerine bir bakışı olmayan kişinin neredeyse baştan aşağıya yoğunluklu bir edebi şaheser olan Kuran’ın herhangi bir ilim olmadan tercümeler aracılığı ile öğrenilebileceğini söylemek bir seviyesizliktir. Eğer herkes hakikate ulaşacaksa peygamberin varlığı gereksiz olurdu. Hâlbuki bir lütuf olarak peygamberi gönderen Allah’a hamd etmek yakışır mümin kişiye. Hakikat, ancak arayışa sahip olanın hakkı olacaktır ki o da her arayanın bulamayacağı gerçeğini de dikkate alınarak..."

"...aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak." 
(En'âm 112)

Tartışmacı, Kur'an'dan hesaba çekilecek olan peygamber sonrası müslüman mükellefin hakikat arayışının sürdüğünü, sürmesi gerektiğini düşünmektedir. Oysa Kur'an 'Hakikat'in ta kendisidir; hakikat arayışı Kur'an'la nihayete ermiştir.

"Allah size işte böylece âyetlerini açıklar ki düşünüp hakikati anlayasınız." 
(Bakara 242)

Kaldı ki, peygamberle aynı dönemde peygamberin yanıbaşında yaşamış olan müslümanın hakikate karşı ne türden bir ayrıcalığı olduğunu, sonraki dönemlerde yaşayan müslümanın neden bu ayrıcalıktan mahrum bırakıldığını izah etmekle mükelleftir.

"Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler." 
(En'âm 48)

Eğer Allah tarafından muhafaza edilen Kur'an, hakikat için yeterli olmamakta ise, hangi saikle müslüman mükellef bu kitaptan hesaba çekilecektir?

"De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız." 
(En'âm 151)

Tartışmacının cevaplaması gereken yüzlerce, binlerce soru içeren geleneksel müktesebâta yüklediği büyük değer, hatta 'kutsal değer' şu ifadesinde kendisini inkar etmektedir;

"Hükmün kaide olarak uygulama alanına dair yorumu için gerekli olan şey bağlam, tarihsel süreç ve hangi soruya istinaden indirildiği gibi birçok ayrıntı isteyen bilgilere olan ihtiyaç açıktır. Bütün bu bilgileri bir tarafa bırakarak kendi yorumu ile akıl yürütmenin tutarlı bir mantığı yoktur."

Mükellef aynı zamanda Kur'an okuduğu için âlim'dir ve okuduğundan anladığı ile hüküm çıkarır, anlamadığına da iman eder.

"Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik(erdemlilik değildir). Asıl erdemli kişi Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır." 
(Bakara 177)

Müslüman mükellef Kur'an ayetleri üzerinde düşünerek akıl yürütmektedir. Ki; bu usûl bizzat Kur'an tarafından emredilmektedir. Tartışmacı, Kur'an okuyan bir mükellefin Kur'an ayetlerini tek tek ele aldığını zannetmektedir, onu bir bütün olarak okumadığını, üzerinde düşünmediğini var saymaktadır, hatta imtiyaz istediği o muhal sınıfın ve sufizmin ya da diğer şiddet-ölüm dağıtan sınıfların yaptığı gibi 'ayetleri' tartışmaların ana malzemesi olarak 'tek tek' bağlamından kopuk bir şekilde kullandığını görmezden gelerek mükellefe haksız suçlamalarda bulunmaktadır. Sonuç olarak da akıl yürütmenin doğasına aykırı bir şekilde "kendi yorumu ile akıl yürütmenin tutarlı bir mantığı yoktur" derken çelişkili-tutarsız ve anlamı-hükmü kendi içinde neshedilmiş bir cümle kurmaktadır.

"Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık." 
(En'âm  126)

Tartışmacı çok sert hüküm cümleleri ile sürdürdüğü tartışmasının izah gereken bütün yerlerini izahtan kaçınarak, var olduğunu iddia ettiği imtiyazlı sınıfların sorunluluğu altında bulunan ya da mükellefi kendi hayatı için yetkisiz kılmanın getirdiği kargaşadan şikâyet etmektedir:

"Söylediklerimi izaha gerek yoktur. Çünkü sadece sosyal medyaya şöyle bir göz atar ve dini tartışmalara bakarsanız, meselenin nasıl bir kangren oluşturduğunu gözlemlersiniz… "

Tartışmacı tartışmasının nihayetinde baştan itibaren karşı çıktığı mükellefin câri aklını kendisine göre tanımlayarak, parçalara ayırarak, etkilendiği akla dair okumaların taşıdığı kargaşayı ve belirsizliği de yansıtarak çözüm bulduğunu düşünmekte ve şöyle demektedir:

"Belki kısaca akıl meselesini de değerlendirmeye tabi tutarak sonuca ulaşalım: mutlak anlamda bir akıl karşıtlığı Müslüman açısından düşünülemez bile… Tıpkı mutlak bir düşünce karşıtlığı da mümkün olmayacağı gibi… O zaman akıl modern veya felsefi akıl üzerinden tanımlandığı zaman bir Müslüman açısından kabul edilebilir şartları kaybediyor. Çünkü bu anlamda akıl tanımlanmış ve kesinlik ifade eden bir tanıma sahiptir. Bu aklı eksene alan bakış ayeti de doğru yorumlama imkânını kaybeder. O yüzden akıl ancak işlevselliği üzerinden bir tanıma kavuşturulursa tabii ki en doğal hali ile Müslüman kişiye yakışır. Ve eğer illa tanımlanmış bir akla sahip olunacaksa bu ilim usul geleneğinin doğal sonucu olarak ortaya çıkan akıl olmalıdır. Ama bu akıl, doğal olarak ayete tabi olan Sünnete tabi olan olacaktır. İlim Usul geleneğinin tabii sonucu olarak bir akla sahip olacağız ve yorumu da buna bina edeceğiz…İşte denetleyici akıl ve Müslüman âlimin sahip olduğu taakkul budur…"

"Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?"
(Bakara 170)

Tartışmacı kabul ederse bu analizde akleden akıl kullanıldı.

Sonuç olarak;

"Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?" (Yâsîn ; 62) diyerek bizi, her bir tekimizi mükellef olarak uyaran Kur'an muhataplarıyız. hesap verecek olan biz olduğumuza göre hem hayatımız hem de ahiretimiz için gerekli ve zorunlu olan dinimizi yorumlayabilir ve bu yorumlarımızla kendi hayatımızı düzenleyebiliriz, daha teknik meseleler için de herkesin saygı duyacağı bağımsız, samimiyetinden kuşku duyulmayan ve mükellef olma yeterliliğine sahip, müslümanlar tarafından seçilerek oluşturulmuş bir uzmanlar kurulunun yirmibirinci yüzyıl müslümanın akletmesine yardımcı olacağını düşünüyoruz.


"Bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar."
(Tevbe 122)



Seçkin Deniz,03.04.2018, Sonsuz Ark, Sistematik Analizler 142


Not: Ayetlerin mealleri Diyanet'in resmi sitesinden alınmıştır.


Kutsal; Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsi, mukaddes; tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kutsi, mukaddes, lahut; bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen (TDK)


Meraklısı için bu analizin yapılmasına sebep olan bir sohbet ve bir analiz;





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı