26 Haziran 2017 Pazartesi

SA4507/KY57-AHCZD20: Veli, Velâyet, Velâ ve Berâ Kavramlarının Değerlendirilmesi

"Vahyin berraklığından yudum yudum istifade eden ilk nesil, sonraki nesle göre velî kavramına daha mı az layıktırlar? Müslümanlar bu saçmalıklara niye inanmakta, nasıl sorgulamamakta ve niçin bu tahrîfâta izin vermektedir? Peki ümmetin âlimleri, tarihi eskilere dayanan bu ve diğer mistik/bâtinî sapmalar için ne zaman harekete geçeceklerdir?"


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi hidâyete erdiren ve kendine imân etme şerefini nasip eden, küfür ve şirkten nefret ettiren, modern tâğutlara boyun eğdirmeyen âlemlerin rabbi olan Allah’a kâinattaki zerreler adedince hamd’u senâ, üsve’i-hasene olan Resûlü Muhammed Mustafa’ya salât u selâm olsun.


Yazı da Allah için 2 soru sorulacaktır:

1- Kur’anın “velî” kavramı, Allah’ın râzı olduğu, beğendiği her bir Müslümana ait iken bu vasıf nasıl oldu da Müslümanların tamamına layık görülmeyip mistik, insan üstü,kutsal,masum, kerâmet sahibi, peygamber üstü, Tanrı ile görüşebilen (!), insanları sömürecek ve dini istismar edecek bir yapıya İslamî renk katılmış batının “azîz” anlayışına dönüştürülebildi? Allah’ın elçisinin haber vermediği ve vayhin şahidi ve talebesi olan ilk nesil olan sahabe, tâbiunda böyle bir şey niye görülmemiştir? Vahyin berraklığından yudum yudum istifade eden ilk nesil, sonraki nesle göre velî kavramına daha mı az layıktırlar? Müslümanlar bu saçmalıklara niye inanmakta, nasıl sorgulamamakta ve niçin bu tahrîfâta izin vermektedir? Peki ümmetin âlimleri, tarihi eskilere dayanan bu ve diğer mistik/bâtinî sapmalar için ne zaman harekete geçeceklerdir?

2-Kur’an’ın onlarca ayetinde yer alan velâ ve berâ kavramları niye ve nasıl Müslümanlar tarafından görmezden gelinir/yok sayılır hale gelmiştir?

Makalede sırası ile;

A- “Velâyet”

B- “Velî”

C- “Velî Kavramının Saptırılması”

D- “Velâ ve Berâ” konuları işlenecektir.

  
مَا شَاء اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ

‘Mâşaallah! Kuvvet yalnız Allah’ındır’ deseydin ya!" (Kehf,18/39.)

هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا

“İşte bu durumda velâyet (himaye, koruyuculuk, yardım ve dosstluk) yalnızca hak olan Allah’a mahsustur. O’nun mükâfatı da daha hayırlıdır, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.” (Kehf,18/44.)

A- VELÂYET KAVRAMI:

“Sözlükte “yakın olmak, yakınlık” anlamındaki vely kökünden türeyen velâyet “sevmek; yönelmek, yardım etmek; bir işin sorumluluğu kendi üstünde olmak” mânalarına da gelir. Velâyet hakkına sahip olan kişiye velî denir. Aynı kökten “veliye” fiilinin biri velâyet, diğeri vilâyet şeklindeki masdarları arasında bir anlam farkının bulunup bulunmadığı konusunda Arap dilcileri iki ayrı yaklaşım ortaya koymuştur. 

Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ gibi bazı dilciler bunların birbirinin yerine kullanılabileceğini söylerken İbnü’s-Sikkît gibi dilciler birincinin daha çok “yardım etme” (nusret), ikincisinin “otorite” (sultan) içeriği taşıdığını ileri sürmüştür. Ikinci görüş sahiplerine göre velâyet masdarından velî, vilâyet masdarından daha çok vâlî ismi türetilir. Vilâyet kelimesinin “tedbir, kudret, fiil” anlamlarını ima ettiğini, bunları kendisinde toplamayan kişi için vali isminin kullanılamayacağını öne süren İbnü’l-Esîr de bu ayırımı benimsemektedir. 

Yine Allah’ın isimleri arasında hem velî hem de vâlînin yer alması velâyetle vilâyetin anlamlarında fark gözetildiği kanaatini desteklemektedir. Allah’ın isimlerinden velînin anlamı konusunda öne sürülen iki yorumdan biri “yardım eden” (nâsır), diğeri “kâinatın işleri kendi uhdesinde bulunan ve o işleri yürüten” şeklindedir. Cenâb-ı Hakk’ın vâlî ismi “her şeye sahip olan ve her şey üzerinde tasarrufta bulunan” anlamındadır. Âyetlerde ve hadislerde velâyet yanında aynı kökten türeyen “velî, vâlî, evliyâ, mevlâ, mevâlî, tevellî” kelimeleri de geçmektedir (meselâ bk. el-Bakara 2/107; el-Enfâl 8/40; er-Ra‘d 13/11; el-Kehf 18/44; el  Ahzab, 33/5; Necm, 53/29; Müslim, Nikah,64-68; Ebû Davud, Nikah, 26)[1]

B- VELÎ KAVRAMI:

“Sözlükte “bir şeye çok yakın olmak, bir kimseyle yan yana bulunmak” anlamşndaki vely ile “birinin işini üstlenmek; bir ülkeyi yönetmek; yardşm etmek, sevmek” mânalarşndaki velâyet (vilâyet) kökünden türeyen velî “yardımcı, dost” demektir (Lisânü’l-Arab, “vly” md.; Kamus Tercü- mesi, IV, 1223-1226). Kur’ân-ı Kerîm’de yirmiyi aşkın âyette (bir yerde “vâlî”) Allah’a nisbet edilerek O’nun müminlerin dostu, koruyucusu olduğu bildirilmekte, bunların bir kısmında peygamberlerin ve müminlerin Allah’ı velî edindikleri belirtilmektedir. Bir kısmında ise velî kelimesinin yanında “nasîr” (yardımcı), ayrıca “şefî‘, vâki” (koruyan) sıfatları yer almaktadır. 

Dokuz âyette velînin çoğul şekli evliyâ da bu mahiyette geçmektedir. Kur’an’da aynı kökten türeyen “mevlâ” da zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilmiştir. Bundan başka kelimenin köklerinden birini teşkil eden velâyet, ayrıca evlâ ile tevellî (dost edinmek) kökünden türemiş iki muzâri sîgası Allah’ın ve müminlerin fiili olarak zikredilmektedir (M. F. Abdülbâki, el-Mu’cem, “vly” md.).[2]

“Velî ile vâlî isimleri Tirmizî ve İbn Mâce’ nin esmâ-i hüsnâ listelerinde yer almaktadır (“Daavât”, 82; “Duâ,”, 10). Kur’an’ da inanç birliğinin soy birliğinden önce geldiğini bildiren âyetlere paralel olarak (et-Tevbe 9/24; el-Mücâdile 58/22) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Babamın -müslüman olmayan- soydaşları dostlarım değildir; benim dostum Allah ve sâlih müminlerdir” (Buhârî, “Edeb”, 14; Müslim, “Îmân”, 366). Resûlullah’ın, Ahzâb sûresinde yer alan (33/6), kendisinin müminlere öz varlıklarından daha yakın (evlâ) olduğu şeklindeki ifadeyi teyit eden beyanı Ahmed b. Hanbel’e ait el-Müsned’in yanı sıra Kütüb-i Sitte’de mevcuttur (Wensinck, VII, 332). 

Hz. Peygamber en çok özenilecek dostu şöyle tasvir etmiştir: Bu kişi basit yaşantılı, namaz kılmaktan zevk alan, ibadetini elinden geldikçe güzel ifa eden, rabbine gizlice itaat eden, insanlar tarafından önemsenmeyen, genç yaşta Allah’a kavuşan, mirası ve ağlayanları az olan kimsedir (Müsned, V, 252; Ibn Mâce, “Zühd”, 4; Tirmizî, “Zühd”, 35; rivayetin zayıf olduğu da kaydedilmektedir; bk. Müsned [Arnavût], XXXVI, 498-500).

Zeccâc, “Allah iman edenlerin velîsidir” meâlindeki âyette (el-Bakara 2/257) geçen velî kelimesine “yardımcı” mânası verip çocuğun bakımı ve yetiştirilmesini velisinin üstlenmesi gibi Cenâb-ı Hakk’ın da müminlere dünyada yardım ettiğini, âhirette de mükâfatlarını bizzat vereceğini söylemiştir. 

Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, aynı yorumu yaptıktan sonra velînin “en yakın, en münasip” anlamındaki evlâ mânasına da gelebileceğini belirtmiştir, çünkü müminlerin bütün ümit ve yönelişleri Allah’adır (Te’vîlâtü’l-Kur’ân, I, 161-162). 

Ebü’l-Kasım ez-Zeccâcî velî kelimesinin on anlamda kullanıldığını ve bunların tamamının “aralarında engel bulunmadan iki şeyin yan yana olması” mânasından çıktığını kaydettikten sonra Allah Teâlâ’nın inkârcılara da nimet verdiğini, bununla birlikte O’nun “kâfirlerin velîsi” diye nitelendirilemeyeceğini söyler. Çünkü müminler Allah’ın nimetlerini şükür, itaat ve tevhidle karşılar, kâfirlerse inkârla mukabelede bulunur. Bu da Hz. Peygamber’e hitap eden, “Sen ancak kıyametten korkanları uyarabilirsin” âyetine (en-Nâziât 79/45) benzemektedir. Bilindiği üzere Resûlullah’ın uyarıları herkese yönelikti, fakat kâfirler bunlardan faydalanmamıştır. 

Esasen Bakara sûresindeki “Allah iman edenlerin velîsidir” meâlindeki âyetin devamında (Bakara,2/257) inkâr edenlerin dostlarının Allah değil şeytan ve tâgut olduğu ifade edilmiştir (Nisâ,4/76). 

Fahreddin er-Râzî, kulun velî isminden nasibinin Allah ile müşterek dostluğunun devamını sağlamak için kendisine düşen görevi yerine getirmesi olduğunu belirtir. Bu görev de Allah’tan başka her şeyden yüz çevirmek ve bütün varlığıyla O’nun azamet nuruna yönelmekle yerine getirilebilir. Allah’ın insanla ilgili isimlerinden olan velî esmâ-i hüsnâdan hafîz, hasîb, nasîr, rahmân, rezzâk, vedûd ve vekîl isimleriyle anlam yakınlığı içinde bulunur.[3]

"Velî kavramı" hem bir Kur' an terimi hem de Allah 'ın isimlerinden bir isimdir.[4] Kur'an-ı Kerimde hem "müminlerin Allah'ın dostu" (Araf,7/196.), hem de "Allah'ın müminlerin dostu" (Al-i İmran,3/68.) olduğu ifade edilirken, bazı ayetlerde ise inananlarla inanmayanlar arasında tesis edilecek bir dostluk men edilmiş (AI-i İmran,3/28.) ve müminlerin birbirinin dostu (velisi) olduğu (Tevbe,9/71.) özellikle vurgulanmıştır.[5]

Velinin çoğulu olan "evliyâ"nın Kur'anda kullanıldığı birçok anlamı yanında, özellikle Yunus suresindeki manası konumuzu yakından ilgilendirmektedir. Bu surede velilerin korkulan olmayacağı ve mahzun da olmayacakları ifade edilmektedir.( Yûnus,10/2.) 7. Ayette geçen "evliyaullah" tabirinden müminlerin kastedildiğini, onların karşılaşacaklarını azaptan korku duymayacakları ve geride bıraktıklarına da mahzun olmayacaklarını düşünmek mümkündür. Çünkü veli isminin verilebilmesi konusunda asgari ölçü, emirleri yapıp yasaklardan kaçırtarak farzları yerine getirmek suretiyle Allah'a yakınlaşmaktır. Azami ölçü ise Allah'a yakınlaştırması mümkün olan her şey ile O'na yakınlaşmak ve râzı olacağı bir kul olabilmektir.[6]

Zemahşeri (ö. 538/1 144) ise velinin velilik derecesine ulaşmasında rol oynayan faktörün kerametlerden ziyade tâat ve takvası olduğunu, buna bir sonraki ayetin işaret ettiğini belirterek[7], bu hususda belirleyici niteliğe parmak basmaktadır. Bu konuda en ilginç yorum ise Fahreddin er-Razi (ö. 606/1209)'ye aittir. Zira o, veli kavramını türediği kelime bakımından da sözlüklerde rastlanılandan farklı anlamda ele almaktadır. Ona göre, bir şeyin vely'i kendisine yakın olanıdır. Allah'a yakınlık zaman, mekan ve cihet bakımından olamaz. O'na yakınlık, kalb ve ma'rifet nuru içinde istiğrakla gerçekleşir. Bu durumda kul gördüğünde Allah'ın kudretinin delillerini görür; işittiğinde, Allah'ın ayetlerini duyar; konuştuğun da, Allah'ın kudretini metheder; hareket ederse, Allah uğrunda hareket eder; çalışırsa Allah için çalışır. Böylece, Allah 'a yakın olur, O'nun velisi konumuna geçer[8]. 

Bu yorumuyla Râzî, velinin psikolojik bir ruh tahlilini yapmakta, Allah korkusu ve sevgisinin insanın dış faaliyetlerini düzenleyen iç benliği üzerindeki tesirini ortaya koyarak, bunların faaliyetlerine aksedişinin bir portresini çizmektedir.[9]

Ayette, korku ve hüznün velide bulunmayacağının zikredilmesiyle, Allah korkusunun veli üzerindeki tesirinin derecesine işaret olunmuştur, kanaatindeyiz. Zira onlarda Allah korkusu her korkuyu sildiği için başka korku kalmamıştır[10].

C-  VELÎ KAVRAMININ SAPTIRILMASI

Dananın kuyruğunun koptuğu alan ise kendinden menkûl bir şekilde Kur’ân’ın belirttiği şartlarını yerine getiren her müslümana ait olan “Allah’ın velîsi” olmayı, vahye tamamen aykırı bir şekilde kendinden menkûl belli zümrelere ve insan üstü, kendinde tanrısal vasıflar taşıdığı düşünülen yeni azîzler türetilmiş olmasıdır. Mistik tasavvuf kaynaklarındaki “velinin mahfûz oluşu” ne anlama gelmektedir? Bunun anlamı: "Velinin günah işlemesi de mümkün olmakla birlikte, günahın onlardan sudur etmeyeceği veya işledikleri günah ve zellede ısrar etmeyişleri" şeklinde olmaktadır. "Günah işlemesi mümkün olmakla birlikte" kaydının konulması ismetten ayırmak için olmaktadır. [11] 

Günah işlemez diyemedikleri için bu ara formülle geçiştirmişlerdir. Şimdi sıkı durun bakın şöyle gelişiyor saçmalığı meşrû hale getirme çalışması: 

“Artık böyle birisi "içindeki nefsi de müslüman olmuş" bir noktada bulunmaktadır. Ancak böyle bir veliyi hiç günah işlemez manasında mahfûz saymak yanlış olur. Ama onları sıradan insanlar (!) gibi düşünmek de haksızlıktır.”[12]  Zahir ve batınıyla bunu meleke haline getiren insan elbette daha duyarlı olduğu ve ayak kaymasına fırsat verecek yerlerden uzak durduğu için "mahfûz" sayılmıştır. Allah'ı görüyormuşcasına ibadet eden ve Allah tarafından görüldüğünün zikir sayesinde hayatının temel esası haline getiren kişide bu tür tezahürün bulunması gayet tabiidir.”[13] Alın size günahsız,masum,Peygamber üstü ‘icâd edilen süper insan!

“Şer'’i hüküm ve yasakların zahir ve batın (!) cihetini tam olarak yerine getirmekle ulaşılabilen velayetin, peygamberlik müessesesine göre bulunduğu mevki ve derecenin ne olduğunun tesbiti[14]” ne gelince, “velayetin şartı bazılarının zan ve iddia ettiği gibi keramet ve keşif gibi bir takım olağanüstülükler değil, Kur' an ve Sünnete ittiba ve istikamettir. Çünkü en büyük keramet sünnete ittiba ve nefse muhalefettir”[15] denilmesine rağmen vahye ve Allah’ın elçisine bu kadar muhalefet nasıl edilebilmektedir? 

Bildiğimiz kadar ile “Kur' an ve Sünnete ittiba” ve “istikamet” insanları doğru yoldan çıkmasına değil, sırâtı müstakîme dönmelerini, şirk ve küfürden uzaklaşmalarını sağlar.

“Velinin veli oluşuna delalet eden unsurlardan biri olan kerametler[16] Allah'ın yardımıyla olduğu için sihir nevinden sayılmazlar. Çünkü bu dereceye ulaşan sofuların mezheb ve tarikatları, peygamberliğin eseri ve peygambere bağlıdır.”[17] 

Keramet bununla yeterli bulunmayıp Peygamberlerde varsa velîlerde de olmalıdıra getirilmiştir: 

“Hatta bazı alimlerimizin peygamberin mucizesi nevinden bir harikuladeliğin velinin kerameti olarak izharını bile caiz görmektedir. Zira keramet caiz ise, her cihetten caiz olmalıdır.”[18]. “Bu nedenle de herhangi bir barikulade olay, nebiye nisbet olunursa mucize, veliye nisbet olunursa keramet olur ve aralarını nübüvvet iddiasının varlığı veya yokluğu ayırır. Peygamberin risaletinin hakkaniyetine delalet ettiği için, bunun peygamberin kendisinden veya ümmetinden birisi tarafından gerçekleştirilmiş olması arasında bir fark yoktur. Bu sebeble keramet peygamber için mucize sayılmaktadır[19]” “Çünkü velinin her kerameti nebinin de mucizesi olmaktadır. Zira onun veli olması kerametin zuhuruyla bilinir. Onun veli olması ise, inancında haklı olduğunu gösterir.

Akidesinde haklı olması - o rasule tabi olması cihetiyle- o peygamberin risaletinin doğruluğuna da delildir.”[20] Bu tavrıyla Nesefi, isbat değeri bakımından mucize ile keramet arasında bir fark görmemektedir.[21]

“Peygamber ümmetinden olan veliler ile, o peygamberin velâyeti kıyamete kadar insanlar arasında hak ile tasarruf etmektedir. O halde velinin şerefi peygambere tabi olmaktır. Çünkü veli ancak peygamberin tasarrufatının mazhar olmaktadır[22]”.

Şimdi sıkı durun! Cüretkar olmaktan da ziyade tamamıyla İslam dışı inançlarına rağmen İslâm velîsi (!)[23] olarak tanınan, naklen sabit olmadığı halde keşif[24]  ve rüya[25] yoluyla hadis rivayet eden[26], birtakım özel ilimlerden bahseden ve  bu özel ve gizli ilimlerin, bildiği ile amel eden âriflere gizli kalmayacağını ve bu gizliliğin avam için söz konusu olduğunu söyleyen[27], vahiy İslam’ı ne derse desin bâtinîliği[28] kesin olan, İslam dışı özellikler temel karakteri olan kendinden sonra İslâm dışı inanç ve yaşantılarına meşruluk örtüsü kazandırmak isteyenlere de malzeme sağlayıp sığınak olan[29], kültür İslam’ını kendine yol ve ölçü kabul edenler için kendilerine bağlanılması ve uyulması gereken en önemli kişi kişi kabul edilen[30],  İslam kültür çevresinin yetiştirdiği en önde gelen karizmatik şahsiyetlerden[31], feylesof[32], Şeyhu’l-Ekber[33] (!) İbn Arabi’ye (H. 560-638 / M. 1164-1240) kulak verelim: 

“İbn Arabi Hz. Peygamber (s.a.v)'in son nebi oluşuna karşılık velilerin de sonuncusunun bulunduğunu ifade etmektedir. Ona göre, Tanrı hakkındaki bilginin en yüce mertebesi, peygamberlerin ve velilerin sonuncusuna verilmiştir. Bu ilmi, nebi ve resüllerden görebilenler ancak son peygamberin ışığıyla görürler. Velilerden görebilenler ise onun mirasçısı olan son velinin kandilinden müşahede ederler. Hatta o hali ne zaman müşahede etseler ancak hatem-i velayet kandilinin ışığıyla görürler.[34] 

Bu izahıyla İbn Arabi, meseleye bilgi teorisi açısından yaklaşmakta ve bu açıdan nebi ile veli arasında benzerlik görmektedir. Velayeti daha genel bir manada ele alan İbn 'Arabi', nübüvveti velayet içerisinde hususi bir derece olarak görmektedir. Bunu onun şu görüşleri de te'yit etmektedir: "Çünkü resülluk ve nebilik, yani şeriat kurma keyfiyeti sona ermiştir. Velilik asla sona ermeyecektir. Kitap ile gönderilen peygamberler aynı zamanda velilerden olduklarından, bahsettiğimiz ilmi ancak hatem-i evliyanın ışığından alırlar. Her ne kadar hatem-i evliya bükümde son peygamberin şeriatına bağlı ise de bu onun mertebesine eksiklik vermez. Bu nedenle hatem-i evliya olan zat bir cihetten yüksek, bir cihetten ise geri sayılır"[35].

İbn Arabi, "Allah Teala'nın, yazmasını buyurduğu halde, ahâli arasında yaymasını buyurmadığı kitablarından bahseder. [36] Onlardan bir kısmını uyku ya da mükâşefe içerisinde Hak tealanın kendisine yönelttiği ilahi bir buyrukla yazdığını ifade eder.”[37] İbn Arabi şakitleri şeyhlerini eleştirenleri ise şöyle tasvir ederler: “Fakihler, şeyh Mullyiddin'in eserleri üzerinde, manalarnı akılları kavrayamadığı için gelişi güzel konuşup durdular.”[38]

Velîlerin Sayısı: “İbn Arabî’nin keşf yoluyla elde ettiği bilgiye göre, Allah dostlarının sayısının toplamı beş yüz seksen dokuzdur[39] ve her devirde bulunurlar.”[40]

İbn Arabi, öğretisine İslâmî bir renk katmayı da ihmal etmemiştir. Çünkü müslüman toplumunun üyesiydi. Bu itibarla İslâmî özellikler taşıması zorunluydu. "Kur'an istinâd edilecek en kuvvetli delildir"[41] diyordu ancak buna rağmen Mısır'da idam edilmekten ancak gizlice kaçarak kurtulabilmişti. Zira bu ve benzeri güzel sözleri onun açısından gerçeği yansıtmıyordu.[42]

Kur'an'ı en büyük delil olarak niteleyen İbn Arabî, bir başka zaman da, dinin nasslarının sembolik olduğu, çoğunun gerçekle ilgisinin olmadığı, sadece halkı biraz düzene sokmak için ifade edildiğini söylemekten çekinmiyordu. O'na göre cehennemdeki azap bile sembolikti. Gerçek olsa bile alışılıp, azabı sona erecek olan bir şeydi.(Fusûs, 324; Futuhât,2/A-168)[43]

O, o güne kadar, içinde yaşadığı toplumda pek görülmeyen düşünce ve iddiaları ileri sürer. Bu yönüyle de orjinalliğini hep korur. Bunlarla ilgili olarak önceleri gaybdan sesler aldığı iddiası taşırken, zamanla Hızır'la görüştüğünü ve onunla konuştuğunu iddia etmeye başlar. İddiaları burada da sona ermez, Peygamberle görüştüğünü ve O'ndan bazı talimatlar aldığını iddia eder. Daha sonra ise, Allah'ı Rüyasında Gördüğünü, O'ndan talimatlar aldığını iddia eder. İlk aldığı talimat ise, Kur'an'da geçen şekliyle Allah'ın peygamberlere ilk hitap ve emir verişi şeklinde olur. İddiasına göre Allah kendisine "Kullarıma nasihat et" demiştir.  Bu arada Mirac'a da çıkar. (Futuhât,2/A-53,69,70-78,79-84,85,92,93-98,99,105,112,119 2/B-350-352)[44]

Zaten bu özelliği nedeniyle iddiasına göre yazdığı kitabının beşeri kitaplardan farklı nitelikleri vardır. "Fütûhat'ın" Beşeri Değil İlâhî Bir Kitap Olduğunu Savunur ve kitabını kendi istek ve iradesiyle değil, Allah'ın iradesi ve isteğiyle yazdığını belirtir. Bu diğer bir ifadeyle kitaplarının vahiy ürünü olduğunun üstü kapalı olmayan bir biçimde ifade eder.(Futuhât,2/B-455)[45]

İbn Arabî tamamen kendi hayal ürünü bu düşüncelerini dile getirdikten sonra, son ve asıl iddiasını ortaya atar: Kendisi zamanının İnsan-ı Kamilidir. Hatta evliyanın en üstünü ve sonuncusudur. (Hatem'ül Evliya, Futuhât,2/B-404,438,441,462.)[46]

İbn Arabi'nin inançlarının merkezini Vahdeti Vücud ve dinlerin birliği düşüncesi oluşturur. İlk defa nüve şeklinde Hakim-i Tirmizi'de açığa çıkan Vahdet-i Vücud insanı, İbn Arabi'de zirvesine ulaşır. Bu son duruma göre Yaratan ve yaratılan iki varlık vardır. Ancak bu ayrılık sadece isimdedir, Gerçekte bunlar aynı varlıktırlar. Tanrı ile Kainat bütünleşmiş tek varlık halindedir. Bu nedenle Vahdet-i Vücud'cu için görünen, hissedilen alemden başka varlık yoktur. Buna ise Tabiat veya Tanrı demek farketmez. Nasıl olsa iki ayrı isim de aynı şeyi ifade eder.(Futuhât,2/B-405.)[47]

İbn Arabî'nin öğretisinin ikinci özelliği Dinlerin Birliği inancı ile ilgilidir. Ona göre farklı dinlerin oluşu sadece isimlerin ve şekillerin farklılığındandır. Bundan, bütün dinlerin temelinin vahiy olduğu ancak sonradan ayrılıp değiştikleri gibi İslâm'ın bir esası anlaşılmamalıdır. Çünkü O'nun dinlerin birliği ile kasdettiği Vahdet-i Vücud inancı ile ilgilidir. O'na göre Tanrı ve Kainat bir olduğuna göre (!) Firavun bile Allah’a ibadet etmiştir. Bu nedenle o bile kamil bir mümindir. Zira taptığı şey de varlığın bir parçası (Bir’in bir unsuru) değil midir ? Bu nedenle puta tapan bir kişi bile aslında (haşa) Allah’a ibadet etmektedir. Zira o putta Bir’in bir parçasıdır. (Fusûs,62,382).[48]

Cüretkâr olmaktan da ziyade; tamamıyla İslâm dışı bu inançlarına rağmen bir İslam velisi olarak tanınan İbn Arabî'nin elbetteki karşıtları olmuştur. Genellikle İslâm öncesi inançlarını devam ettiren halk ve sufîler tarafından büyük destek kazanan İbn Arabî, İslam Uleması tarafından eleştirilmiş, inançlarının İslâm dışılığı ve gerçek mahiyeti olduğu gibi ortaya konmuştur.(Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, Dergah Yy. İst.1979, s.164; Gölpınarlı,88.)[49]

D- VELÂ VE BERÂ KAVRAMI

مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ

“Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.” (Fetih,48/29)

"Kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler" şeklinde bir çizgi ile kaydetmektedir. Aralarında babaları, kardeşleri, dostları ve yakınları olmasına rağmen onlar kafirlere karşı çetindirler. Çünkü onlar bütün bu yakınlık bağlarını küfür nedeni ile koparmışlardır. Kendi aralarında merhametlidirler. Çünkü sadece din kardeşidirler. O halde çetinlik Allah içindir. Merhamet de Allah içindir. Bağlılıklar inançları içindir. Hoşgörü inanç uğrunadır. Ruhlarında kendileri için hiçbir şey ve kendilerinde de ruhları payına hiçbir şey yoktur. Davranış ve ilişkilerinde olduğu gibi, duygu ve düşüncelerini de yalnız ve yalnız inanç esası üzerine oturturlar. İnançlarına düşman olanlara çetin davranırlarken, inanç kardeşlerine (din kardeşlerine) karşı yumuşak hareket ederler. Onlar, bencillikten (egoizmden) heveslerine uymaktan, Allah'tan ve kendilerini yüce Allah'a bağlayan bağdan başka şeyler için tepki ve heyecan duymaktan tamamen arınmış sıyrılmışlardır.
Vela ve bera kavramı Kur’an’ın üzerinde durduğu en önemli konuların başında gelmekte ve Kuran’da zikri en çok geçen meseleler arasında yerini almaktadır.

Hamid b. Atik şöyle demiştir: 

“Tevhid inancının zaruriliği ve gerekliliği ve bunun karşıtının yani zıddının haramlığı konusundan sonra Allah’ın kitabında tevhid konusundan sonra en çok deliller bu mevzu ile ilgili olarak yer almaktadır. Evet tevhid konusu ile tevhidin zıddı olan şeyin haramlığı konusu dışında hakkında en çok delil bulunan konu vela ve bera konusudur.”[50]

Velâ kelimesi lügatte, sevmek, dostluk göstermek, yardım etmek, iki şey arasında tercihte bulunmak, azalarla destek vermek, müttefik olmak ve arkadaşlık yapmak manalarına gelmektedir.

Berâ kelimesi lügatte, beri olmak, uzaklaşmak, mesafeli durmak gibi manalara gelmektedir. Vela kelimesinin tam zıddıdır. Yani sevmemek, dostluk göstermemek, yardım etmemek, azalarla destek vermemek, müttefik olmamak ve arkadaşlık yapmamak gibi anlamları ihtiva eder.

Şer’i ıstılaha göre vela ve beranın anlamı; Allah için sevmek, Allah için buğz etmek, her müslümanı sevip yardım etmek, İslam ve İslam memleketini savunmak için canını ve kanını seve seve vermek, İslâm ve Müslümanlara hayat hakkı tanımayıp savaşan kâfirlere düşmanlık ve buğzetmek, onlardan biri gibi olup onlara benzememek ve fikri, kültürel, askeri alanlarda onlarla mücadele etmektir.
Vela ve bera konusu yani kimleri seveceğiz, kimlere dostluk gösterip, velayetlerini kabulleneceğiz, kimlerden de uzak durup, onlara bu manada bir yetki vermeyeceğiz konusu gerçek anlamıyla La ilahe illallah kelimesinin ayrılmaz bir şartı ve vasfıdır. Aynı zamanda bu, La ilahe illallah kelimesinin manasının gerçek anlamda tahkikidir.

 “Allah’tan başka bir ilah olmadığına dair şehadetin ve tanıklığın tahkiki ya da gerçekleşmesi için, şu noktanın iyi bilinmesi gerekir. Kişi sevdiğini sadece Allah için sevecektir. Buğzettiğine de Allah için buğzedecektir. Dost ve veli edindiği kimseyi de Allah rızası için dost edinecek, velayetini bu manada tanıyacaktır. Aynı zamanda düşman kabul ettiklerini de, Allah’a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman Allah’ın sevdiklerini sevecek, Allah’ın buğzettiklerine de buğzedecektir.”[51]

1- Mü’minlerin Birbirlerini Veli Edinmeleri

Allah Subhanehu ve Teala Kur-an’ı Kerim’in bir çok yerinde mü’minlerin birbirlerini veli edinmelerini farz kılmıştır. Bir kimse ben mü’minim dediği andan itibaren artık velâyetini kendisi gibi inanan kimselerden başkasına veremez. Bu onun imanının bir gereği ve akidesinin bir zorunluluğudur. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ ﴿٧١﴾

“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler.” (Tevbe, 9/71)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ آبَاءكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاء إَنِ اسْتَحَبُّواْ الْكُفْرَ عَلَى الإِيمَانِ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ﴿٢٣﴾

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi(bile) veli (dost, yardımcı, önder) edinmeyin. İçinizden kim onları veli edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe, 9/23)

 Dostluk, sadece Allah için olmalıdır. Bütün beşeriyet, Allah için dostlukta kaynaşmalıdır. Eğer bu keyfiyet ortadan kalkarsa, dostluk da ortadan kalkar. Bağlar koparılır, ipler kesilir.

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ ﴿٥٥﴾

“Sizin veliniz (dost, yardımcı ve destekçiniz) ancak Allah, O’nun Rasulü, rukü ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü’minlerdir.” (Mâide, 5/55)

Bu ayetlerden açıkça anlaşıldığı üzere iman eden birisi ancak kendisi gibi iman eden kimseleri dost, yardımcı, destekçi, sırdaş, önder ve lider edinebilir. Böylesi kimselerin haricindeki kimseleri veli edinmesi iman ilkesi ile bağdaşmayan bir tutumdur.

2- Mü’minlerin Kafirleri Veli Edinmeleri

Mü’minlerin kendileri dışında kalan İslâm ve Müslümanlara alenî düşmanlık eden ve onlarla savaşan kimseleri ister ehli kitap olsun, ister kafirler olsun isterse de münafıklar olsun farketmez veli edinmeleri kesinlikle yasaklanmıştır. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءكُم مِّنَ الْحَقِّ

“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz.” (Mumtehine, 60/1)

“Ey iman edenler! Düşmanımı ve düşmanlarınızı dostlar yerine koymayın. Allah düşmanı, Allah'a düşmanlık eden, O'nun dinini, hukukunu tanımayan, Resulü ile yarışa kalkışan ve Mücadele Sûresi'nde yer alan "Allah'a ve Resulüne düşman olanlar..." (Mücâdele, 58/20) âyetinde ve benzerlerinde halleri beyan edilen kâfirler, müşrikler ve zalimlerdir. Müminlerin buğzu, kendi özel kin ve hislerine göre değil, her şeyden önce Allah ve umumun menfaati için Allah'ın düşmanlarına karşı olması, düşmanlığın ancak o ölçü ile ölçülüp, gerek nefret ve gerek sevgi hareketlerinde hak noktasından ayrılmamak gereğine işaret için, sakınılması lazım olan düşmanların başında Allah düşmanları, sonra da müminlerin düşmanları zikredilerek buyuruluyor ki: "Benim düşmanımı da sizin düşmanınızı da dostlar edinmeyin." "siz onlara sevgi gösteriyorsunuz."[52]

“Küfür ile İslâm'ın birbirlerine karşı savaş ettikleri bir dönemde, bir mümin, sırf iman ettikleri için müminlere karşı savaşan bir kafir ile -sebep ne olursa olsun- İslâm'a zarar verecek bir işe girişemez. Böyle bir davranış imanla çelişir; dolayısıyla, kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için, niyeti kötü olmasa bile, bir müminin böyle davranması doğru değildir. Kim böyle bir girişimde bulunursa yoldan çıkmıştır.”[53]

Milyonlarca Müslümanı hunharca katleden asrın zalimi ve katilleri olan batı devletlerine (ABD,İngiltere,İsrail,Rusya vb) şirin görünmek için olmadık şaklabanlıklar yapan, ev kölesi olmaya razı Müslümanları ne yapacağız?

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
“Ey iman edenler, yahudileri de hristiyanları da veliler edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları veli edinirse, muhakkak o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Mâide, 5/51) 

Elmalılı Hamdi Yazır ayeti şöyle tefsir etmiştir:

“Yahudi ve hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın dostlarınız gibi sıkı fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine iştirak etmeyiniz. Görülüyor ki "Yahudiler ve hıristiyanlara dostlar olmayınız" buyurulmamış, "Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyiniz" buyurulmuştur. Çünkü "Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez." (Mümtehine, 60/8) buyurulmuştur. 

Şu halde müminler yahudi ve hıristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil, onları dost edinmekten, yardaklık etmekten yasaklanmışlardır. Çünkü onlar müminlere yâr olmazlar. Nihayet bazıları bazılarının dostları, birbirlerinin yârânı (dostları) dırlar. Yani yahudiler birbirinin, hıristiyanlar da birbirinin dostlarıdırlar. Ne Yahudiler, kendilerinden olmayana dost olur, ne de hıristiyanlar. Bunların dostlukları kendilerine mahsustur. Bu da hepsi arasında değil, bazısı arasındadır. Ve siz müminlerden her kim onları dost tanır, veli edininirse, şüphe yok ki, o da onlardandır. Onlara benzemiş, onların huyunu kapmıştır. O artık hakka değil, onlara ve isteklerine hizmet eder. Netice itibariyle onlardan sayılır. Ahirette onlarla beraber haşrolunur. Çünkü: Allah zalimler guruhunu her halde doğru yola çıkarmaz. Şu halde Yahudileri ve hıristiyanları dost edinenler de onlardan olur, başlarını kurtaramazlar.”[54]

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

تَرَى كَثِيرًا مِّنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ أَنفُسُهُمْ أَن سَخِطَ اللّهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ ﴿٨٠﴾ وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِالله والنَّبِيِّ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ أَوْلِيَاء وَلَكِنَّ كَثِيرًا مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ ﴿٨١﴾

“Onlardan çoğunun kafirlere velayet verdiklerini görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazablandı ve onlar azabda ebedi kalacaklardır. Eğer Allah’a, peygambere ve ona indirilene iman etselerdi, onlara velayetlerini vermezlerdi. Fakat onlardan çoğu fasık kimselerdir.” (Mâide, 5/80-81) 

 “Allah Teala bu ayette şart cümlesi kullanmıştır. Koşulan şart gerçekleşecek olursa meşrut da gerçekleşir. Eğer şart gerçekleşmeyecek olursa meşrut da gerçekleşmez. Zira Allah-u Teala şöyle buyuruyor; ‘Eğer onlar Allah’a, Nebiye ve ona indirilene inanıyor olsalardı, onları veli edinmezlerdi.’ Bu ayet, zikredilen imanın, kâfirleri veli edinmeye zıt olduğunu apaçık bir şekilde göstermektedir. Çünkü bir kalpte gerçek iman ile kâfirleri veli edinme bir arada bulunamaz.” [55]

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

لاَّ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُوْنِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّهِ فِي شَيْءٍ إِلاَّ أَن تَتَّقُواْ مِنْهُمْ تُقَاةً وَيُحَذِّرُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ وَإِلَى اللّهِ الْمَصِيرُ ﴿٢٨﴾

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa onun artık Allah ile bir ilişiği kalmaz.” (Âli İmrân, 3/28)

Elmalılı Hamdi Yazır, “Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri kendilerine dost edinmesinler. Müminler iman hasletine küfür hasletini karıştıracak, müminlere şimdiki zamanda veya gelecekte zararı dokunacak, İslâm'a zarar verecek ve ters düşecek bir sûrette kâfirlerle dostluk ilişkilerine girmesin. Sevgisini, muhabbetini ve buğzunu hep Allah için yapsın.” Diye ayeti tefsir eder.[56]

“Kur’an’ın akış seyri, geçen bölümde yetkinin bütünüyle Allah’a ait olduğu, bütünüyle kudretin Allah’a özgü olduğu, bütünüyle idarenin Allah’a mahsus olduğu, rızkın tamamıyla Allah’ın elinde olduğu bilincini coşturmuştur. O halde, müminin Allah düşmanlarına dostluğu mümkün müdür? Aralarında hüküm verebilmesi için Allah’ın kitabına çağrıldıkları halde sırtını dönen ve ondan yüz çeviren Allah düşmanlarına dostluk ile Allah’a iman gerçeği bir tek kalpte buluşamaz. Onun içindir ki, müminler bundan ciddi biçimde sakındırılmış, hayatta Allah’ın kitabının hakim olmasına taraftar olmayanlara dost olduğunda müslümanın İslâm dairesinden dışarı çıkacağı kesin biçimde belirtilmiştir. Artık bu dostluğun, kişinin gönlünün onlarla beraber olması veya onlara yardım etmesi yahut da onlardan yardım istemesi biçiminde gerçekleşmiş olması arasında fark yoktur. İşte böyle… Ne ilişkilerde ne de bağlılıkta, ne dinde ne de inançta, ne görevde ne de dostlukta onun Allah ile hiçbir ilgisi kalmamıştır. O, Allah’tan uzaktır artık. Her alanda Allah ile ilişkisini tamamen kesmiş olur.”[57]

Aynı zamanda kâfirlerin elinde âlet olup İslâm'ın karşısındaki kötü güçleri desteklememek ve kâfirlerin müslümanlar üzerinde baskı uygulamalarını sağlayacak hiçbir konuda onlara hizmette bulunmamak için her an tetikte olmalıyız.

İmam Şevkâni şöyle demiştir: “Kim böyle yaparsa onun artık Allah ile bir ilişiği kalmaz’ Yani Allah’ın velayet/dostluğu ile bir ilişiği kalmaz, böyle birisi bundan tamamen sıyrılıp çıkmıştır.” [58]
Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَن تَجْعَلُواْ لِلّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا مُّبِينًا ﴿١٤٤﴾

“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak)Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz ?” (Nisâ, 4/144)

“Yoksa Allah’a aleyhinize işleyecek açık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” Allah’ın yakalayıp intikam almasıyla karşılaşmaktan korktuğu ve titrediği kadar hiçbir şey, mümin bir kalbi korkutup titretemez. İfadenin soru şeklinde sunulması bu yüzdendir. Mümin gönüllere ulaşmak için, soru şeklindeki bir iman yeterlidir çünkü.

İbn Kesir şöyle demiştir: “Allah Teala mü’min kullarını; iman edenleri bırakıp da kâfirleri dost tutmaktan, yani onlarla arkadaşlık etmekten, onlara sır verip can ciğer olmaktan, mü’minlerin gizli hallerini onlara açmaktan men ediyor.”[59]

Elmalılı Hamdi Yazır da ayeti şöyle tefsir eder: “Şu halde, Ey inananlar! Siz inananları bırakıp da kâfirleri dost edinmeyiniz. Münafık olduğunuza dair Allah için aleyhinize açık ve savunulması mümkün olmayan bir delil ve burhan vermenizi ister misiniz? Elbette istemezsiniz değil mi? Halbuki müminleri bırakıp kâfirlerle dostluk yapmak münafıklığın açık bir delilidir.”[60]

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

وَالَّذينَ كَفَرُواْ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ إِلاَّ تَفْعَلُوهُ تَكُن فِتْنَةٌ فِي الأَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌ ﴿٧٣﴾

“Kafir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah’ın emirlerini) yerine getirmezseniz, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” (Enfâl, 8/73)

İmam Kurtubi şöyle demiştir: “Yüce Allah bu buyruğu ile kâfirlerle mü’minler arasındaki dostluk (velayet) bağını kopararak mü’minleri birbirlerinin velileri, kâfirleri de birbirlerinin velileri olarak tesbit etmiştir. Bunlar dinleri gereği birbirlerine yardımcı olurlar ve akidelerine uygun olarak ilişkilere girerler.”[61] 

Eğer siz bunu yapmazsanız (yani birbirinize velayet ve yardım işinde dayanışma içinde olmazsanız, bunu şu açıklanan esaslar dairesinde icra ve ifa etmezseniz veya karmakarışık eder de içinden çıkılmaz hale getirirseniz) yeryüzünde çok büyük bir fitne ve fesat olur. Ki siz bunun büyüklüğünü takdir edip kestiremezsiniz.[62]

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 

“İman kulplarının en sağlamı Allah uğrunda dostluk kurmak, Allah uğrunda düşmanlık etmek, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.” [63]

“Kim Allah için sever, Allah için buğz eder, Allah için verir ve Allah için engel olursa imanını kemale erdirmiş olur.” [64]

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «الرَّجُلُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ، فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلُ» : «هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ»

“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” (Tirmizî, Zühd 45 H.No: 2378; Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398; Ahmed bin Hanbel, 16/178)


Ahmet Hocazâde, 26.06.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair
Ahmet Hocazâde Yazıları




[1] H.Yunus Apaydın, Velâyet, DİA., XXXXIII/15-16.
[2] Bekir Topaloğlu,Velî, DİA., XXXXIII/ 24. 
[3] Bekir Topaloğlu,Velî, DİA., XXXXIII/ 24.
[4] Allah'ın Veli isminin ne anlama geldiği konusunda bkz. Fahruddin Razi, Şerhu Esmaillahi'l-Hüsna, Beyrut 1990, s. 300- 335.
[5] Bu konularla ilgili ayetler verdiğimiz bu örneklerle sınırlı olmayıp daha birçok ayet mevcuttur. Bu konudaki diğer ayetler ve Kur'an'da veli kavramının kullanıldığı anlamlar için bkz. Rağıb el-isfahani, ei-Müfredat, (Tah: Safvan Adnan Dâvûdî) Beyrut 1992, s. 885.
[6] Alusi, Ruhu'I-Meani, Beyrut 1985, Xl/148.
[7] Zemahşeri, Keşşaf, Beyrut 1983, II/243.
[8] Fehreddin Razi, Mefatihu'l-Gayb, Mısır 1938, XVII/126.
[9]  Temel Yeşilyurt, Velayet-Nübüvvet İlişkisi, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları No: 3, s.393.
[10] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, (Sadeleştirilmiş), İstanbul, Tsz. Feza Yayıncılık, V /495.
[11] Kuşeyri, Risâle, s. 359; Alusi, a.g.e, Xl/148.
[12] Temel Yeşilyurt, a.g.m., s.395.
[13] Hasan Kamil Yılmaz, "Velayet ve Veli", Altınoluk Dergisi, Sayı 114, Yıl 1995, s. 33.
[14] Temel Yeşilyurt, a.g.m., s.396.
[15] Hasan Kamil Yılmaz, a.g.e, s. 33.
[16] Kerametin velinin doğruluğuna delil olduğuna dair bkz. Bağdadi, Usulu'd-Din, Beyrut tsz, s. 184 el-Fark Beyne'l-Firak (Tah: Muhammed Muhyiddin Abdulhamid), Beyrut 1990, s. 344; Nesefi, a.g.e, 1/536.
[17] Temel Yeşilyurt, a.g.m., s.398.
[18] Cüveyni, Seyyid Şerif, Kitabu'l-İrşad (Tah: Es'ad Temim), Beyrut 1992, s. 267; Aliyyu'l-Kari, Şerhu Fıkhi'I-Ekber, Beyrut 1984, s. 114; Taftazani, ş. Mekasıd, V/74.; Temel Yeşilyurt, a.g.m., s.398.
[19] Aliyyu'l-Kâri, Şerhu Fıkhi'l-Ekber, s. 114; Şerhu'l-Emali, istanbul, Tsz, s. 23; Nurettin es-Sabûni, ei-Bidaye fi Usuli'd-Din (Bekir Topaloğlu tarafından yapılan tercümesiyle birlikte), D.İ.B.Y, Ankara 1991, s. 56. Bu gerçek bir takım sufilerce benimsenmiştir. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ahmet Subhi Furat, a.g.e., XIII/291. Bkz. Temel Yeşilyurt, a.g.m., s.398.
[20] Ebu'l Muin en-Nesefi (ö. 508/1115), Tabsıratü'I-Edille, (Tah: Claude Salame), Dımaşk 1993, 1/537. Nesefi'nin bu görüşü Kuşeyri ile de mutabakat halindedir. Kuşeyr1 "velinin kerametinin peygamberin mucizesine lahik olduğunu, zira sadık olmayan birinden kerametin zuhur etmeyeceğini, ümmetinden birinde zuhur eden her keramet o nebinin mucizesi olacağını, aksine davasında doğru olmayan bir peygamberin ümmetinden birinde böyle bir harikuladelik zuhur edemeyeceğinden, böyle bir olayın nebinin mucizesi olacağının açık olduğunu" belirtmektedir. (Kuşeyri, a.g.e, s. 356).  Temel Yeşilyurt, a.g.m., s.399.
[21] Temel Yeşilyurt, a.g.m., s.399.
[22] Taftazani, Ş. Mekasıd, V /78. Temel Yeşilyurt, a.g.m., s.399.
[23] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.184.
[24] Muhyiddin İbn Arabî'nin uydurma hadis sunumuna örnek: “Keşf ehline göre sahih, fakat nakil ehline göre -doğru söylese de- râvisinin zayıflığı nedeniyle sabit olmayan nebevî bir hadiste Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:” Bkz. Mehmet Ayhan, Muhyiddin İbn Arabî'nin Fütûhât'ta Keşf Yoluyla Naklettiği Tasavvufî Muhtevaya Sahip Rivâyetler, İHYA Uluslararası İslam Araştırmaları Dergisi Cilt: 1, Sayı: 2, Yıl: 2015,s.29.
[25] Tasavvufta keşf, rüya vb. yöntemler bilgiyi elde etme vasıtaları olarak kabul edilmektedir.!!! Bkz. Mehmet Ayhan, a.g.m., s.47.
[26] Allah rızası için İslam dışı bu saçmalıkları daha iyi anlamak için bkz. Muhyiddin İbn Arabî'nin Uydurma/keşif rivayetleri için bkz. Mehmet Ayhan, a.g.m., s.23-30.
[27] Mehmet Ayhan, a.g.m., s.30.
[28] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.184.
[29] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.184.
[30] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.184.
[31] Ebü'l-Hasen Ali b. İbrahim Kârî el-Bağdâdî, Muhyıddin ibnul-Arabi'nin Menkabeleri, Çvr. Abdülkadir Şener, Rami Ayas, A. Ü. İ. F. Yy., Ankara 1972, s.5.  http://kitaplar.ankara.edu.tr/dosyalar/pdf/631.pdf
[32] Muhyıddin ibnul-Arabi'nin Menkabeleri , s.7.
[33] Resâilu İbn – El Arabi, trc. Vahdettin İnce, http://aybuder.org/wp/download/ARAB%C4%B0%20R%C4%B0SALELER%C4%B0.pdf
[34] Muhyiddin el-'Arabi, Fusûsu'l-Hikem, (Terc: Nuri Gençosman), M.E.B.Y, İstanbul 1992, s. 44.
[35] İbn 'Arabi, Futuhât, s. 84.
[36] Muhyıddin ibnul-Arabi'nin Menkabeleri ,s.44.
[37] Muhyıddin ibnul-Arabi'nin Menkabeleri ,II.Bölüm: Sözleri ve Eserleri, s.37.
[38] Muhyıddin ibnul-Arabi'nin Menkabeleri ,II.Bölüm: Sözleri ve Eserleri, s.49.
[39] Fütûhât, II, 41, İbn Arabî’nin evtad ve ebdâl’la ilgili olarak zikrettiği haberler için bkz. Fütûhât, II, 9, 10, 11.
[40] Fütûhât, II, 9, 41; 49; İbn Arabî’nin Hilyetü’l-ebdâl ismini taşıyan müstakil bir risalesi de vardır. Bkz. Kitâbu hilyeti’l-ebdâl (Resâilu İbn Arabî içinde), Dâru Sâdır, Beyrut, 1997.; Mehmet Ayhan, a.g.m., s.34.
[41] Muhyiddin İbn Arabi, Futuhât el-Mekkiyye,Yay.Hzr. Prof. Dr.Nihat Keklik, 2 cilt, İÜEF.Yy. İst.1974,1980,  2/A-58.
[42] Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yayınları, İst.2015, s.178.
[43] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.178.
[44] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.178-179.
[45] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.179.
[46] Muhyiddin İbn Arabi, Fusûs ül-Hikem Çev:Nuri Gençosman,MEB.Yy. Ankara,1964,s. 37-41; Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.179.
[47] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.181.
[48] Abdülhaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, Gerçek Yy. 2.baskı, İst. 1985, s.89; Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.183.
[49] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.184.
[50] Hamid b. Atik , En-Necât ve’l-Fikâk: 14.
[51] İbn Teymiyye , el-İhticac bil kader: 62.
[52] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, http://www.enfal.de/telmalili/mumtehine.htm
[53] Mevdudi, Tefhîmu’l-Kur’an, İnsan Yy.,VI/235.
[54] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, http://www.enfal.de/telmalili/maide.htm
[55] İbn Teymiyye , Mecmûu’l Fetâvâ: 7/17.
[56] Hak Dini Kuran Dili, http://www.enfal.de/telmalili/imran.htm
[57] Seyyid Kutub , Fî Zilâl-il Kur’ân: II/66.
[58] Şevkânî, Fethu’l Kadir: 1/452.
[59] İbn Kesir, Tefsîr’ul Kur-ân’il Azîm: 3/137.
[60] Hak Dini Kuran Dili, http://www.enfal.de/telmalili/nisa.htm
[61] Kurtubî, El Câmiu li Ahkâmi’l Kur-ân: 8/110.
[62] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, http://www.enfal.de/telmalili/enfal.htm
[63] el-Camiu’s-Sağir: 2778.
[64] Ebu Davud: 4681.



Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı