7 Nisan 2017 Cuma

SA4182/KY1-CÇ387: Hangisi Sen?/ Roman-Bölüm II-3'ün devamının devamı

"Neredeyse bu vargıyı her söyleyişte yanına yöresine, sağına soluna, üstüne altına karşısına arkasına üflemeyi bile kurdu ve fakat bunu yapmadı. Bu biraz abartılı olurdu, gibisine gelmişti."


Bölüm İki
-3'ün devamının devamı-

Allah’tan Sacit’in yüzü Havuzbaşı’na doğru dönüktü de fazla zorlanmadan elini kaldırıp üşümüş bir sesle;


- Bu caddeyi aşağı doğru takip edin. İlk yol ayrımında karşıya geçin. Ki zaten dolmuşları görürsünüz! dedi. 

- Kesin değil mi? dedi bayan. Belli ki birkaç kişi farklı yönleri işaret etmişti ve kızcağız da epey bir yorulmuştu. Hoş adresi soran bayan olmasaydı kolundan tuttuğu gibi eliyle sorduğu yere götürür ve gönül rahatlığıyla geri dönerdi ve fakat bir bayanla birlikte yürümesi doğru olmazdı. Hem de burada! Dadaş sinemasının, Füsun’un dershanesinin olduğu mekânda! 

Dünyada olmazdı, Allah korusun ya Füsun görürse! Diyelim dershane dağıldı ve diyelim Füsun asansöre yönelmeden canı pencerelerden dışarı bakmak istedi ve kör talih birden manzarayı gördü. Ne olacaktı? Nasıl izah edecekti? Tamam, Füsun kendisinin –Sacit’in- yardımsever biri olduğunu biliyordu orada bir sorun yoktu ve fakat bayana yardım ederken salt yardım etme dürtüsüyle mi gerçekleştiriyordu bunu yoksa başka dürtüler de etken olabilir miydi? 


Bu konuda neredeyse kendisi bile kuşkuluydu. Evet, basbayağı kuşkuluydu. Şuanda burada, bu mekânda bir bay gelip kendisine adres sorsaydı aynı içtenlik ve naziklikle yanıtlar mıydı? Yoksa azıcık da olsa soru soran kişiyi konforunu bozan biri olarak mı görürdü? Bir yanıt veremiyordu. Veremeyecekti.

- Kesin.. hem pek uzak değil.. zaten burayı geçip birkaç adım attıktan sonra kalabalık bir durak göreceksiniz, orası! diyebildi Sacit güçlükle. Binanın en üst katına, dershanenin bulunduğu kata bakışlar fırlatarak yanıtlamıştı ve içinden seri bir biçimde dualar okumuştu dershane dağılmasın Füsun pencereden dışarı bakma hevesi yerine doğrudan asansöre binsin diye ki böylece kendisinin bir bayanla ulu orta muhabbet –dikkatini çekerim aziz okuyucu, Bay Sacit sorulmuş sıradan bir soruyu muhabbet diye algılıyor, hayır kendisine sorsak, yani Sacit’e sorsak diyecek ki ‘efendim başkaları öyle değerlendirir diye öyle dedim!’ başkalarının öyle değerlendireceği yargısının temelinde kendisinin o yargısı yok mu? Ne kadar kaçarsa kaçsın var-  ettiğine tanıklık etmesin.

Bayan teşekkür edip gösterdiği yöne doğru yürüdü. 

Sacit de daha fazla oyalanmadan taş ambarlara doğru yürümeye başladı. Belki zaman daralmıştı ve belki dönüp gelmekte çok gecikecekti ve fakat kendi köşesine o ikisinden birinin –ihtiyar yahut kara giysili kara papaklı ve ellerini sırayla dinlendiren adamdan biri- ayrılmadan gitmesini bir türlü kabullenemiyordu. Artık ihtiyarın gidip ötekinin kalmasına bile razı olmuştu. Bunu şaşkınlıkla ayrımsadı. Yeter ki gitsindi. 

Sanrılı bir durum diye değerlendirmek belki kolaycılık olurdu ve fakat Sacit bunu göze alıyordu. Soru soran bayanın çizdiği güzergâhtan sapıp sapmadığını son kez kontrol edip arkasına bakmadan yürümeye başladı. On beş yirmi veya yirmi beş otuz veya kırk adım, elli adımdan az ve fakat otuz altı adımdan fazla olduğu belliydi hatta otuz sekizden bile fazla adım attığı anlaşılıyordu, atmıştı ki burun buruna, göğüs göğse denecek bir durumla karşılaştı. Eğer Sacit başını eğerek yürümüyor olsaydı dünyada böyle bir şey yaşamazdı bu açıktı ve böyle bir durumun yaşanmasında Sacit’e göre bütün suç,

“Biz mahcup ve onurlu çocuklarız
Başımızı kaldırıp bir bakmayız” 

Dizelerini yazan şairindi elbet. O şair böylesi dizeler yazmamış olsa belki Sacit hiçbir zaman sokakta, cadde de, bacada, bahçede başını eğerek dolaşmak yerine başını hafif kaldırarak yürürdü, önüne bakarak yani. Hayır, ön deyince şimdi yanlış anlaşılacak, Sacit zaten önüne bakıyordu, karşıya bakarak yürüseydi dememiz gerekiyordu neyse ki çok gecikmeden ve şükürler olsun ki çok geçmeden karşıya bakarak yürüseydi dedik ve olası tüm yanlışlıkların önünü aldık. Uzun gri paltolu fötr şapkalı ve sağ elinde piposu olan adamla göğüs göğse, burun buruna gelmişti hatta az kalsın adamla çarpışacaklardı bile ve galiba göğüs göğse, burun buruna geldikleri adam da başını eğerek yürüyordu. 

Hani sadece Sacit başını eğerek yürümüş olsaydı ve adam başını eğerek yürümüyor olsaydı çarpışma noktasına gelecek kadar olan durum yaşanmazdı adam bir adım öteye atarak savuştururdu ve fakat demek ki uzun gri paltolu, fötrlü ve sağ elinde piposu olan adam da tıpkı Sacit gibi başını eğerek yürümüştü. Yabancı biri olmadığı için sevinmişti. Yabancı bir olsaydı,

- Kör müsün eşek sıpası? Önüne baksana, derdi oysa uzun gri paltolu fötrlü ve sağ elinde piposu olan adam biraz şaşırmış, biraz sevecen, biraz hoş görür, biraz halden anlar bir ses tonuyla;

- Yavaş oğlum! Bize mi gidiyorsun? demişti. "Bize mi gidiyorsun?" sorusunu yönelten uzun gri paltolu, fötrlü ve sağ elinde pipo olan adam ortanca halasının kocasıydı. Ve ikisinden hiç birinin ummadığı bir zamanda, ummadığı bir mekânda, ummadığı bir halde karşılaşmışlardı. Adam fötrlü olmasaydı Sacit büyük bir olasılıkla ortanca halasının kocası olduğunu ayrımsayamazdı. Elbet adamın fötrü olsa da eğer sağ elinde piposu olmasaydı yine tanıyamazdı ortanca halasının kocası olduğunu. 

Filhakika madem adamın hem fötrü hem sağ elinde piposu vardı demek ki bu adam ortanca halasının kocasıydı. Sacit biraz bocalamış olsa da hemen anlamıştı. Kaldı ki fötr ve piponun olması yanında adamın uzun gri paltosu vardı sırtında ve birden ortanca halasının en sevdiği rengin gri olduğunu anımsamıştı ve böyle burun buruna, göğüs göğse geldiği uzun gri paltolu fötrlü ve sağ elinde piposu olan adamın ortanca halasının kocası olduğunu kesin bir yargı ile kabul etmişti. 

Uzun gri palto, fötr ve sağ elde –dikkatinizi çekerim sağ elde- pipo işte tüm bu işaretler adamın ortanca halasının kocası olduğunu avaz avaz haykırıyordu. Burun buruna, göğüs göğse geldiği adamın büyük halasının kocası olmadığının kanıtı başındaki fötrdü. Sacit’in büyük halasının kocası dünyada fötr giymezdi hatta başını kesmekle tehdit etseniz de giymezdi çünkü şapka giyiyordu. Ve dedesi şapka giymediği için asılmıştı. Kendisi de bu yüzden fötr giymezdi. Büyük halanın şapka giyen kocası zaman zaman insanı şaşırtan tuhaflıklar sergileyerek sizi ve başkalarını şapka konusunda uyarırdı. Bu uyarıları öyle uygunsuz zamanlar da yapardı ki bazen, kendisi de kabul ederdi bu uygunsuzlukları ve fakat yine de yapmadan duramazdı. Diyelim tuvalettesiniz ve rahatlamaktan başka bir şey düşünmüyorsunuz ve fakat şapka giyen büyük halanın kocası birden tuvaletin kapısında belirir ve yaptığı gayet doğalmış gibi konuşmaya başlardı;

- Dedem bir ahmaktı. Ve en büyük ahmaklığı da şapka giymeyerek yaptı ve nur içinde yatsın o ahmaklığın bedelini asılarak ödedi. derdi. 

Siz tuvalette artık her ne yapıyorsanız yaptığınız anlaşılmasın için kendinizi tutardınız ve gitmesi gerektiğini de öksürerek anlaştırmaya çalışırdınız. Sizin öksürmeniz üzerine büyük halanın kocası kafasını sallayarak çekip giderdi. Sözün özü burun buruna, göğüs göğse geldiği bu uzun gri paltolu, fötr şapkalı ve sağ elinde piposu olan adam fötrden ötürü büyük halanın kocası olamazdı ve zaten değildi. 

Sözü edilen kişi –uzun gri paltolu, fötr şapkalı ve sağ elinde pipo olan adam- kesinlikle küçük halasının da kocası olamazdı. Büyük ve küçük halaların varlığında bir tuhaflık yok. Filhakika uzun gri paltolu, fötr şapkalı ve sağ elinde piposu olan adam madem ortanca halasının kocasıdır öyle ise Sacit’in büyük ve küçük halalarının olması da bu durumun doğal bir sonucudur. 

Hani uzun gri paltolu, fötr şapkalı ve sağ elinde piposu olan adamın ortanca halanın kocası olduğu söylenmeseydi belki büyük veya küçük haladan söz edilmeyebilirdi. İki haladan ibaret olduğu anlaşılırdı ve halalardan biri büyük bir küçük olurdu belki pipolu adam büyük halanın ya da küçük halanın kocası olurdu, şapka giymekte ve etrafını sık sık uyaran adam da pipolu adamın durumuna göre ya yine büyük halanın ya da küçük halanın kocası olurdu. 

Ve fakat ortanca haladan söz edildiğine göre büyük ve küçük halaların varlığı da kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Burun buruna, göğüs göğse geldiği uzun gri paltolu, fötr şapkalı adamın elinde pipo olduğu için de Sacit’in küçük halasının kocası olmadığı rahatlıkla söylenirdi çünkü küçük halanın kocası dünyada tütün ve tütün mamulleri kullanmazdı ve kullananlarla da pek içli dışlı olmazdı çünkü küçük hala tütün ve tütün mamullerinden şiddetle nefret ederdi bazen kavga ettiği bile olurdu. Ki kaç kere Sacit’in Bafra sigara paketini öfkeyle parçalamıştı. 

Küçük halanın kocası bu yüzden puro içerdi. Ve puronun tütün veya tütün mamullerinden olmadığını savlar ve bu savında ölesiye diretirdi. Puronun tütünün yaprağından yapıldığını söyleyenleri de tam bir cahillikle suçlardı. Ve küçük hala da puronun tütün ve tütün mamulü olmadığında diretirdi. Puro nasıl tütün mamulü olabilirdi ki çikolata kokuyordu. Hangi sigara çikolata kokardı? Küçük hala bu koku yüzünden –çikolata kokusu- ona benzediği ve biraz da şekerimsi bir tadı olduğu için günde iki paket Yaka sigarası içerdi ve o da Yaka sigarasının tütün ve tütün mamulü olmadığına inanır çevresini de inandırmaya çalışırdı. Karı kocanın en güçlü kanıtları her duman çıkaran şeyin sigara olmadığıydı eğer her duman çıkaran sigara sayılırsa o vakit sobaları ne yapacaklardı? 

Hamam külhanlarını ne yapacaklardı? Göğüs göğse, burun buruna geldikleri uzun gri paltolu fötr şapkalı ve sağ elinde piposu olan adam kesinlikle ne büyük halasının kocasıydı ve ne de küçük halasının kocasıydı. Ki daha söze başlar başlamaz,

- Bize mi gidiyorsun? demişti. Ortanca halası taş ambarlarının hemen arkasındaki, soldaki –eğer sırtınız cumhuriyet caddesine dönükse soldaki olur, yok yüzünüz cumhuriyet caddesine dönükse o vakit sağınızda kalır- sokağın ortalarında bahçeli tek katlı bir evde oturuyordu ve uzun paltolu, fötr şapkalı ve sağ elinde piposu olan adam da orayı işaret etmişti. 

Demek ki bu adam kesinlikle ortanca halasının kocasıydı. Büyük halasının kocası olamazdı zira büyük hala E.Kentinin Horasan ilçesinde oturuyordu. Göğüs göğse, burun buruna geldiği bu adam küçük halasının da kocası değildi çünkü adamın işaret ettiği taraftan çok farklı bir tarafta, konumda –Yeğen Ağa Mahallesinde- oturuyordu küçük halası. Demek ki bu adamın kolayca ve kesinlikle ve açıklıkla ortanca halasının kocası olduğu söylenebilirdi ve herhangi bir tartışmaya yer yoktu. Çünkü tartışmayı gerektirecek küçücük bir kuşkudan bile söz edilemezdi.

- Bize mi, gidiyorsun, dedi burun buruna, göğüs göğse geldiği ortanca enişte.

- Hayır, dedi Sacit şaşırarak ve Tam da zamanı dedi içinden.

- Bize git.. halan çok güzel lahana dolması yapmış.. valla parmaklarını yersin, dedi gülerek ortanca enişte.

- Çok sağ ol be enişte, ben yemek yedim, dedi Sacit utanarak. yalan söylediği için utanmıştı zira yemek falan yediği yoktu.

- Bence bize git, pek iyi görünmüyorsun, epey üşümüş olmalısın, soba nar gibiydi ben evden çıkarken! dedi ortanca enişte içten gelen ve sahte olduğu hiç mi hiç belli olmayan bir sesle.

- Bir arkadaşla buluşacağız, dedi Sacit, belki başka zaman! Sustu ve ortanca eniştenin dikkatini dağıtmak için midir başka bir şey için midir bilinmez üstünü başını araştırmaya başladı ve bu davranış ister istemez ortanca eniştenin dikkatini çekti. Ortanca enişte piposundan bir nefes çekip,

- Hayırdır ne arıyorsun? dedi merak dolu bir sesle.

- Not defterimi, dedi Sacit.

- Hayırdır, dedi ortanca enişte, Bana gösterecek bir notun mu var? Yoksa sadece defterini mi göstermek istiyorsun?

- İkisi de değil, dedi Sacit biraz tersleyerek söylemişti sanki bu ikisi de değil, tümcesini, sonra yaptığından utanarak;

- Aklıma bir şey geldi, unutmadan onu yazayım istedim. dedi.

Ortanca enişte güldü. Alaycı bir gülüştü bu. Ortanca enişte alay etmeyi pek severdi. Özellikle de aile bireylerinden herhangi biriyle. Sadece karısının tarafıyla da değil, yani sadece yasal aile bireyleriyle alay etmeyi seven değildi ortanca enişte kan bağına dayalı kan bağından bağımsız akraba dediği kim varsa bayılırdı onlarla alay etmeye, onları küçük düşürmekten korkunç bir haz alırdı. Ama Allah için yabancılara karşı –yakın komşular hariç- yeni tanıdıklarına karşı, herhangi bir toplantıda, herhangi bir eğlencede, herhangi bir şölende, herhangi bir törende karşılaştığı, tanıştığı insanlara karşı oldukça saygılı, oldukça nazik, oldukça hakşinas, oldukça ciddiydi ve bu yüzden de yabancılar tarafından pek sevilirdi ortanca enişte. 

Onun –ortanca eniştenin- bu alaycı gülüşünü fark etmişti Sacit ve sinirlenmişti elbet ve fakat belli etmemişti yine de. Acaba ne yumurtlayacaktı? Bu gülüşün arından –Sacit bu gülüşü çok iyi tanır, bilirdi belki herkesten iyi bilir, herkesten iyi tanırdı- bir şeyler gelmesi muhakkaktı.

- Hımm.. demek olmayan aklına –kusura bakma böyle dediğim için böylesi bir havada tutup bir şeyler karalamayı düşündüğün için diyorum olmayan aklına- yazacak bir şeyler geldi öyle mi? dedi. 

Sacit bu sözleri duyup duymamakta, umursayıp umursamamakta bir an tereddüt etse de omuz silkip gayet kendinden emin bir sesle ve ortanca eniştenin kendisine pusarak baktığı zeytin rengi gözlerinin içine ela gözlerini dikerek,

- Roman yazıyorum da, dedi.

- Bak sen, dedi merakla ortanca enişte alaycılığının zirvesini yaşaması gereken böyle bir fırsat binde bir eline geçecek değilken alaycılığı kesmişti. Sacit şaşırmıştı ve fakat belli etmedi.

- Evet, dedi. 

Ortanca enişte olanca merakını belli ederek ve biraz da yol göstericiliğinin hevesiyle,

- Roman yazmak için yaşın biraz küçük değil mi? dedi ve Roman derinlikli bir yaşamın meyvesidir sen daha ne gördün ne yaşadın ki? diye ekledi..

- Olmazsa olmaz, dedi Sacit, Denemiş olurum.

- Haklısın, dedi ortanca enişte, Sakın vazgeçme, diye de ekledi.

- Niyetim yok, dedi Sacit.

- Adı ne? diye sordu ortanca enişte.

- Romancının Üç Günü, diye yanıtladı Sacit.

- Akbabanın Üç Günü’nü çağrıştırıyor.. biliyor musun bir zamanlar ben de yazmaya kalkışmıştım. dedi ortanca enişte.

- Hadi ya.. gerçek mi enişte? diye sordu Sacit sahte bir merakla, Gerçekten yazmayı denedin mi?, diye de ekledi. Ortanca enişte bu sahte merakı anlamazdan geldi ve gönenerek,

- Evet, dedi, Evet.. ben de niyetlendim ve hatta epey bir yazdım.. dedi.

- Ne yaptın yazdıklarını? diye sordu Sacit.

- Rahmetli anam ocağı tutuşturmada kullanmış, diye yanıtladı ortanca enişte iç geçirerek, bu iç geçirme gerçek ve içten bir iç geçirmeydi, eseflenme bile sinmişti her bir tarafına bu iç geçirmenin. Susmuştu ortanca enişte. Piposundan derin derin nefesler çekerken dalıp gitmişti.

- Sonra ne oldu? dedi Sacit, Sonra daha hırslanıp yazmaya devam etmedin mi?

- Hayır, dedi ortanca enişte, Bir düğünde halanla karşılaştım. Evlendim.. ve ev geçindirme telaşıyla her şeyi, yani heveslerimi bir kenara ittim..

- Kötü olmuş, dedi Sacit.

- Evet, dedi ortanca enişte, Kötü oldu.. her neyse bence başka bir ad bul romanına, öyle bir ad ver ki sadece kendisini çağrıştırsın.. ya da şimdilik ad verme, yazdığın bitince bakarsın kendi adını kendi söyler, diye sürdürdü konuşmasını ortanca enişte ve, her neyse babanlara selam söyle, gecikiyorum.. sen yine de bize uğra derim lahana dolması yenecek gibi olmasa da gerçekten mükemmel olmuş, dedi ve Sacit’in geldiği yöne doğru hızlı hızlı büyük adımlarla, düşme korkusu taşımadan yürüyüp gitti. 

Sacit arkasında dönüp bakmadı bile. Bir süre öylece kalakaldı. Geri mi dönmeliydi? Devam mı etmeliydi? Bu ortanca enişte de nereden çıkmıştı? Niçin kendisini oyalamıştı? Âdeti üzere diyecekti ve fakat ortanca eniştenin en iyi ve belirgin âdeti akrabalarını elinden geldiğince görmezden gelmekti. Akrabalardan biriyle uzaktan aynı doğrultuda tıpkı şuan Sacitle karşılaşmasında olduğu gibi denk gelse oldukça seri bir biçimde yolunu değiştirir geçer giderdi. Ve fakat bu kere öyle olmamıştı. Gevezeliği tutmuştu hem evine bile davet etmişti. Kabul edişleri bayramdan bayrama olan birinin üstüne basa basa kendini davet edişinde ne gibi bir hinlik vardı kim bilsin? Allah bilir bilmesine de bir şeyler vardı.. kesin bir şeyler vardı. Ortanca eniştenin yapıp ettiklerine, içinden geçirdiklerine, kurduklarına, niyetlendiklerine iblisin bile aklı ermezdi nerede kaldı ki Sacit’in aklı ersin? 

- Bu iyi olmadı, dedi kendi kendine Sacit. 

Bu karşılaşmanın ona –Sacit’e- inkâr etse de, olmasını ummasa da, bunun için, yani olmaması için tanrıya bildiği bilmediği tüm duaları etse de bir uğursuzluk, bir kötülük, bir olumsuzluk, bir terslik, bir sıkıntı, bir acı, bir sancı, bir ağrı, bir sızı, bir kaza, bir ayarsızlık, bir gudubetlik, bir kokuşmuşluk, bir çiğlik, bir hamlık, bir burukluk, bir bitkinlik, bir çöküklük, bir dağınıklık, bir dalgınlık, bir fecilik, bir densizlik, bir düşkünlük, bir düzenbazlık, bir eğrilik, bir aldatılmışlık, bir eciş bücüşlük, bir eksiklik, bir enayilik, bir harcanmışlık, bir eziklik, bir eşeklik, bir edepsizlik, bir fesatlık, bir yoksunluk, bir hesapsızlık, bir kitapsızlık, bir kalpsizlik, bir gayri ciddilik, bir şerefsizlik, bir güceniklik, bir görgüsüzlük, bir gerzeklik, bir ahmaklık, bir gayri insanilik, bir darlık, bir kaypaklık, bir hacimsizlik, bir çapsızlık, bir ölçüsüzlük, bir hunharlık, bir hırtapozluk, bir iç fesatlık, bir insafsızlık, bir isteksizlik, bir ismetsizlik, bir istemsizlik, bir itlik, bir iştahsızlık, bir idraksizlik, bir iffetsizlik, bir kalitesizlik, bir kahpelik, bir izansızlık, bir imansızlık, bir kalleşlik, bir kansızlık, bir kazmalık, bir kıtlık, bir yetersizlik, bir keleklik, bir kurnazlık, bir küstahlık, bir münafıklık, bir müfritlik, bir müsriflik, bir zalimlik, bir münasebetsizlik, bir münkirlik, bir müşriklik, bir idraksizlik, bir düşkünlük, bir nahoşluk, bir nursuzluk, bir odunluk, bir ödleklik, bir pislik, bir hıyarlık, bir puştluk, bir prespitlik, bir riyakârlık, bir sevgisizlik, bir sevimsizlik, bir suratsızlık, bir şeditlik, bir şirretlik, bir sinsilik, bir şişkinlik, bir şevksizlik, bir şıfasızlık, bir zevksizlik, bir şirretlik, bir şuursuzluk, bir ciddiyetsizlik, bir şapşallık, bir talihsizlik, bir tesirsizlik, bir uçukluk, bir töresizlik, bir vulgarlık, bir vicdansızlık, bir vakitsizlik, bir yitiklik, bir yetimlik, bir yüzsüzlük, bir yellozluk, bir yüreksizlik, bir yolsuzluk, bir yönsüzlük, bir yakıcılık, bir yıkıcılık, bir yeknesaklık, bir yamukluk, bir zalimlik, bir zevzeklik, bir zibidilik, bir ziyankârlık, bir zıpçıktılık, bir zırcahillik yani ki erenler ortanca eniştenin bir bela yaşatacağı aşikârdı da hangisi? Hangi olumsuzluğa karşı nasıl bir önlem alabilirdi? Alabilir miydi? 

Bu yardım konusunda birileri ona yardım etseydi edebilseydi isabetli olacaktı ya.. yoktu. Kimsesizdi Sacit ve kimsesizliğin gönlüne oturduğunu gördü. Yüreğini burktuğunu, içini oyduğunu sezdi. Sızım sızım bir yerleri sızladığı duygusuna kapıldı. İçinde olan bitenler yerine soğuğun parmaklarını, kulak memelerini, burnunun ucunu ısırdığına yordu. İçinde olan bitenin bir yansıması olarak bilmedi. Hem öyle hem öyle değildi. Biri diğerinin hem sonucu hem başlangıcıydı. Biri diğerinin hem tetikleyicisi hem ortaya çıkaranıydı. 

Sacit böylesi ikilemlerle –iç dış, kabuk, çekirdek, araz ve ilinek kavramlarını çağrıştıran ikilemlerle- karşılaştığından kulaklarında ‘Boş inançlar bütün gerçeklerin sarnıcıdır!’ vargısı yankılanırdı. Yine yankılanıyordu. Dudaklarından birkaç kere bu vargı döküldü. İçi açılır gibi oldu. Gibiyi aştı, içi açıldı ferahladı. Birkaç kez daha yineledi. Kaç kez yinelemesi gerektiğine ilişkin bir bilgisi bir çıkarımı olmadığı için yaptı bunu. Hani birinden duysaydı kaç kere söylenmesi gerektiği ancak o kadar söylerdi ne eksik ne fazla.

‘Boş İnançlar Bütün Gerçeklerin Sarnıcıdır!’

‘Boş İnançlar Bütün Gerçeklerin Sarnıcıdır!’

‘Boş İnançlar Bütün Gerçeklerin Sarnıcıdır!’ üç kez daha yineledi ve sonra durdu. 

Üç kez mi demeliydi? Yoksa bir başka tek sayıya –mesela 19, mesela 21, mesela 31, mesela 33 mesela 40, mesela 47 mesela 99- ulaşıncaya kadar yinelemeli miydi? Rahatlamanın, ferahlamanın, içi açılmanın coşkusuyla birkaç kere daha fısıldadı kendi kendine ve fısıltıların tek sayı olmasına dikkat etti, tek sayı her tılsımın anahtarıydı bunu biliyordu. Buna bilgi demeyelim de bir tür içe doğuş diyelim, en doğrusu ve en isabetlisi içe doğuş olur, böyle olduğu kendiliğinden belliydi. 

Neredeyse bu vargıyı her söyleyişte yanına yöresine, sağına soluna, üstüne altına karşısına arkasına üflemeyi bile kurdu ve fakat bunu yapmadı. Bu biraz abartılı olurdu, gibisine gelmişti. İyi ki bu vargı söylenir söylenmez aklının bir köşesine, hafızasının tümüne yazmıştı. 

Şu Füsun ne büyük bir insandı! Ne rahmetti kendisi için. Füsun boş biri değildi. Kesinlikle müteali dünya ile bir bağlantısı vardı. İster nesep açısından olsun ister kendi bireysel kazanımı, erimi olsun kesin müteali dünya ile bir bağlantısı, bir ilişkisi vardı Füsun’un ve belki kendisi bile bunun ayırdında değildi. 

Bak bak ne diyor, dedi kendi kendine ve ‘Boş İnançlar Bütün Gerçeklerin Sarnıcıdır!’ diye yeniden üç kere daha fısıldadı. Nereden böylesi vargıları, tümceleri bulup çıkarır diye hayret ediyordu, hayret etmişti. Hayret ederdi. Ve işte beyninden, hafızasından diline düşen şu tılsımlı vargı, şu tılsımlı tümce nasıl da rahatlatmıştı kendisini. Ve fakat bu tümce, bu vargı ile ilgili hayreti en fazla kırk yıl sürmüştü Sacit’in. Sacit kırk yıl sonra bir rastlantı sonucunda bir hastahane bekleme salonunda sırasını beklerken – prostat sorunu baş göstermişti kendince erke yaşta. Daha ellili yaşlardaydı ve Sacit’e göre prostat için çok erkendi. Öyle ki dedesi ve babası ve amcaları ve dayılar ve kendinden büyük abileri ve kendinden büyük tanıdığı komşuları ve şimdi bu hastahanede, bu salonda hiç tanımadığı kişiler en az yetmiş yaşlarında bu dertle tanışmışlardı- sehpanın üzerinde reklam dergilerinin arasına sıkışmış Fransız bir şaire –Bodler’e- ait kitabı merakla eline almış ve yine bir rastlantı sonucu kitabın kırk beşinci sayfasını açmıştı ve okuduğu son tümce ile çarpılıp kalmıştı. Son tümce sözcüğü sözcüğüne kendisinin vird edindiği tümceydi.

‘Boş İnançlar Bütün Gerçeklerin Sarnıcıdır!’ 

Birden hüzünlendi Sacit kırk yıl sonra olsa da. Demek Füsun da bir intihalciydi ha! diyebildi güçlükle. Kırk yıl önceki Sacit olsa ‘Nereden biliyoruz intihalci olduğunu?’ diye sorardı. Füsun o tümcenin, o vargının, o yargının kendisi olduğunu söylemiş değildi ki. Füsun o tümceye, o vargıya, o yargıya ‘benim!’ diye sahip çıkmamıştı ki! Durum böyle olunca nasıl Füsun’u intihalcilikle suçlayabilirdi her hangi bir insaf sahibi kişi? Her hangi bir aklı başında, ölçütleri kavi kim böyle insafsızca bir savda bulunabilirdi? Hayır! Bin kere hayır! Füsun ‘‘Boş İnançlar Bütün Gerçeklerin Sarnıcıdır!’ eğretilemesi benim, dedi mi? Sacit duymuş muydu böyle bir savı? Hayır! Bu Sacit –kırk yıl sonraki Sacit- o günkü Sacit’in –kırk yıl önceki Sacit’in- ister aceleciliğinin, ister vurdumduymazlığının, ister abartıcılık yanının kurbanı olduğunu kabul etmek zorundaydı. 

Ne yapsındı Füsun Sacit veya bir başkası –mesela arkadaşlarından biri, mesela dersin hocası, mesela sınıf öğretmeni, mesela komşulardan biri- sormadıysa ‘Bu söz, bu tılsımlı söz senin mi? Birinden mi duydun? Ravi misin? Sahip mi?’ Böylesi bir sorunun muhatabı olmayan Füsun ne yapsındı? Her söylediği sözün, her kullandığı tümcenin, her ifade ettiği şeyin altına bir dipnot mu düşmeliydi? Var mı böyle bir şey? Olur mu böyle bir şey? 

Şimdi kullandığım, şuan benden duyduğunuz bu tümce, bu vargı, bu yargı, bu deyim bana ait değil filanca filozofa, filanca yazara, filanca zanaatçıya, falanca sanatçıya ait. Şimdi kurduğum, şimdi kullandığım, şimdi ifade ettiğim şu söz, şu vargı, şu yargı, şu tümce, şu deyim bana ait. Öteki söz, öteki yargı, öteki vargı, öteki tümce, öteki deyim anneme, beriki söz, beriki yargı, beriki vargı, beriki tümce, beriki deyim babama, o sözün yanındaki, o vargının bitişiğindeki, o yargının solundaki, o tümcenin sağındaki şu sözcük, şu vargı, şu yargı, şu tümce teyzeme, onun yanındaki şu söz halama aittir, şunlar da komşularımıza aittir, sakın karıştırılmasın! Aman ha, aman dikkat, bak çok aşırı bir dikkat, itina gösterilsin ve birinin sözü, vargısı, yargısı, tümcesi, deyimi ve deyişi başka birinin sözüyle, vargısıyla, yargısıyla, tümcesiyle, deyimi ve deyişiyle karıştırılmasın! mı demeliydi? 

Bu nasıl bir düşünce? Böyle bir şey düşünülebilir, dile getirilebilir mi? Böylesi bir aptallık için mektep medrese gerek dense bu kere de “cehaletin rahle-i tedrisi” benzeri sözden intihal mi denir? 

Denecek? "Bir kere mülhem ile intihal sözcüklerini karıştırıyorlar", dedi kırk yıl sonraki Sacit. "Füsun olsaydı ikisi arasındaki farkı ne güzel anlatırdı?" demekten de kendini alamadı.


<<Önceki                                     Sonraki>>


Cemal Çalık, 07.04.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı