31 Mart 2017 Cuma

SA4158/KY1-CÇ384: Hangisi Sen?/ Roman-Bölüm II-3'ün devamı

"Bozulacak büyünün yerine bir başka şeyi koyamayacak olduğunun ayrımındaydı. Burada Sacit’i takdir etmek gerekiyor. Yerine bir şey koyamayacağına göre büyü niçin bozulsundu?"


Bölüm İki
-3'ün devamı-

‘Not defterim yanımda olsaydı!’ türü bir yazıklanma gelmedi aklına Sacit’in. Aslında pek fena bir buluş sayılmazdı, kimi tanıklıkların insanı titretmesi buluşu ve fakat üzerinde durmadı. Hem takmadı bile. Madem yoktu, madem unutmuştu not defterini iki de bir aklına getirmenin, yazıklanmanın ne anlamı vardı? Hiç. Hemen bir yanıt bulması gereken asıl sorun yellenme konusuydu. Öteki Gülcan için mi demişti Füsun için mi? 

Yalan söylüyordu Öteki. Füsun için zaten olamazdı zira Füsun’u bilmiyordu bile. Hani öğrendikten sonra tanık olmuş olabilirdi. Diyelim Füsun evden öğle yemeğinden dönüşte okulun ikinci katına çıkan merdivenlerin ilk basamaklarını –hayır ilk merdivenin ilk basamaklarında her insan evladı daha bir dikkatli olur her konuda, kendisinden başkaları da var mı? Yahut kendisine merdivenin birkaç basamağını çıktıktan sonra yetişme olasılığı olan biri var mı? Bunlar ve bunun dışında kalan tüm olasılıkları her insan doğal bir güdü ya da dürtüyle ya da sevk-i tabiyle hiç zorlanmadan hesaplatırdı, demek ki söz konusu edilen olay merdivenin ilk basamaklarında meydana gelmiş olamazdı- geçtikten belki üç belki dördüncü belki beşinci belki bir sonraki basamakta öyle bir kabahat sergilemiş olabilirdi. 

Elinde olmadan olmuş olan bir olay olmuş olurdu o zaman. Hem bakalım gerçekten bir yellenme midir duyulan? Belki ayakkabılarından birinin çıkardığı bir sesti? Eğer sesli olduğunu söylüyorsa Öteki. Ve fakat sesle ilgili bir şey olmadığını biliyordu Sacit çünkü olaya ses eşliğinde tanık olduğuna ilişkin bir şey söylememişti Öteki, kaldı ki eğer ses olsaydı Öteki bunu daha bir ballandıra ballandıra daha bir vurgulayarak yapardı. 

Demek ki iş gelip kokuya dayanıyordu. İş burada çatallaşırdı ama. Kokunun kaynağı niçin Füsun olsundu? Kesinlikle bilinebilecek bir şey midir kokunun kimin olduğu, koku kime ait? Hayır! Belki Füsundan önce çıkan birinin bıraktığı kokuydu Öteki’nin duyduğu, belki aşağı inen birinin bıraktığı bir kokudur. Bu koku olayı öyle bir iki olasılıkla da sınırlı değildir. Hadi ses ‘Efendim o sesi duyduğumda yalnız ikimiz vardık!’ diyerek diyelim açıklığa kavuşturuldu ve fakat kokunun böyle olmadığını her insaf sahibi bilmez mi? Belki tuvaletlerde bir tıkanma olmuştur da onun kokusu oraya kadar varmıştır. Kim, ‘hayır!’ diyebilir? 

Şahsen böyle bir karşı çıkışa Sacit hayır diyemezdi. Kaldı ki ben bile böyle bir karşı çıkışta bulunacak gücü kendimde bulamam. Ki, bazen fizyolojik bile olmayabiliyordu kokunun nedeni, böyle bir bilginin sağınlığı kuşkulu olsa bile Sacit bunu kendinden biliyordu. Bazen bir görüntü, bazen bir fotoğraf, bazen bir filmden bir sahne leş gibi kokularla doldururdu içini Sacit’in ve ‘Üff.. ne pis koktu yahut kokuyor!’ dedirtirdi ve o böyle dediğinde çevresindekilerin kendisine tuhaf-tuhaf baktığını görür ve sonra anlardı ki kokunun fiziksel bir durumu yoktur o fotoğraf, o görüntü, o sahne ona aldığını sandığı leş gibi kötü kokuları duyumsatmıştır. Demek ki Öteki tarafından duyulduğu söylenilen osuruk kokusunun bir gerçekliği, bir geçerliliği yoktu. Hani Sacit biraz üstelense yellenme işini kendi başınayken Füsun’un yapabileceğini biraz biraz itiraf ederdi ve fakat kimse üstelemediği için de Sacit daha bir derinlere, daha bir gerçeklere adım atmaya gereksinim duymuyordu.

- Oğlum sen manyaksın.. lan o kız yelleniyor, tuvalete gidiyor hem büyüğünü hem küçüğünü yapıyor.. azıcık büyü lan!" demişti de Öteki, çarpılıp kalmıştı Sacit. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı Sacit’in, artık fal taşları nasıl açılıyorsa. Rengi küle dönmüştü, oturduğu yerde –her zamanki takıldıkları bir kahvehanedeydiler ve Öteki ile Sacit bir masanın başında odun sandalyelerde oturuyorlardı- zangır-zangır titremeye başlamıştı. 

Ağır ağır ayağa kalktı zelzeleye yakalanmış bir mereğin orta direği gibi eğilip bükülmeye başlamıştı Sacit, Allah sizi inandırsın öyle böyle bir eğilip bükülme, öyle bir titreme değildi. Öteki sırıtıyordu Sacit yine eline düşmüştü. Biri fark etse ‘Yahu bu kadar çok üstüne varma garibin! Dur artık, adama inme inecek!’ derdi. Ve fakat Öteki durur muydu? 

Öteki durur mu açmıştı ağzının yummuştu gözünü,

- Sen gerçek hayatla romanlardaki öykülerdeki filmlerdeki –her filmi, her filmin her sahnesini değil elbet, o kadar da salak değilsin- yaşamı karıştırıyorsun.. o romanlardaki, öykülerdeki kişilerin tuvalete gidişleriyle ilgili bir bilgi olmadığı için, söylenmediği için böylesin. Bazen bazı filmlerde tuvalet sahnelerinde yüzünü buruşturmanın nedenini anlamıyor değilim. Yakıştıramıyorsun. Özellikle de kahramanlara yakıştıramıyorsun. Uyan la salak! Onlar da gerçek yaşamdaki gibi yiyip içip osurup işiyor anladın mı? 

Bu sön söz bardağı taşıran son damla olmuştu. Tekmeyi indirmişti suratına Öteki’nin. Öteki yere yıkılmıştı ve Sacit hiç beklemeden çekip gitmişti kahveden. Rahat üç dört yıl önce olmuştu bu olay ve şimdi hangi iblisin zorlaması, hangi iblisin bir oyunu olarak aklına düşmüştü bilemiyordu. Bütün bu olanların, konuşulanların ne yeri ne zamanıydı. Bunlar aklına gelmemeliydi ve fakat işte geliyordu. Şuan Öteki burada olsa ağzını burnunu kırardı hele de;

- Lan saftirik her kadın ayın belli günleri kan işer bunu aklının bir köşesine yaz! Sözü kulaklarında çınlarken.

- Bak, demişti Sacit, Bak biz seninle birlikte büyüdük öyle değil mi?

- Evet, demişti Öteki.

- Sen benimle ben seninle lokmamızı paylaşmadık mı? diye sormuştu Sacit.

- Evet, demişti Öteki.

- Sen daha bir iki saat önce okulun kantininde simidinin yarısını bana vermedin mi? diye sormuştu Sacit.

- Evet, demişti Öteki.

- Ondan önce de ben sana simidimin yarısını vermemiş miydim? diye sormuştu Sacit.

- Evet, demişti Öteki.

- Sen benim anama teyze, ben senin anana teyze demiyor muyuz? diye sormuştu Sacit.

- Evet, demişti Öteki hışımla ve gayet kızgın bir sesle, Ne söyleyeceksen söyle, kısa kes!

- Bütün bu saydıklarımın hiç mi hatırası, hiç mi yeri, hiç mi değeri, hiç mi kıymet-i harbiyesi yok? diye sormuştu Sacit.

- Olmaz mı?, demişti Öteki gülerek.

- Öyle ise bir daha O’nun –Gülcan’dan söz ediyorlardı zira henüz ortaokuldaydılar ve Füsun’u henüz görmemişti Sacit- hakkında böyle gayr-i ahlaki konuşma! Bir daha konuşursan senin gibi bir arkadaşım var demem, deyip çekip gitmişti yanından bir yanıt beklemeden. 

Öteki’nin kahkahaları geliyordu peşi sıra Sacit’in.

- Sen büyümeyeceksin oğlum, diyordu Öteki. Sen büyümeyeceksin. Gülcan da kan işiyor bilesin.

Bu söz Gülcan için söylenmiş olsa da şimdi Füsun diye yankılanıyordu kulağında Sacit’in. İnkârın bir anlamı olmadığını biliyordu Sacit bilmesine ama.. işte gel gör ki. Öteki’nin hırpalamasına bir yanıt bulamadığından, bir yanıtı olmadığından bu kadar acı vermişti. 

Şimdi Öteki olsaydı ona;

- Başkalarından çaldığın benzetiler yerine özgün bir şeyler kullansan ya! derdi. Öteki şaşırırdı.

- Nasıl yani? derdi Öteki.

- Sanki bilmiyorum Sartre’dan çaldığını kan işeme sözünü, benzetisini.. diye karşılık verirdi Sacit.

- E ne olmuş Sartre demiş ise, derdi Öteki.

- Elinin körü olmuş be Allah’ın cezası.. senin kendi sözcüklerin, senin kendi benzetilerin, senin kendi eğretilemelerin, senin kendi tümcelerin yok mu? diye karşılık verirdi Sacit.

- Sartre’ın babasının malıydı kan ve işemek sözcükleri, derdi Öteki ve eklerdi, Sartre veya bir başkası söylemiş diye bir gerçeklik değişir mi?

- Sen de hiç utanma yok.. kendine ait olmayan bir şeyi kendininmiş gibi satıyorsun ve bu saçmalıklarla sağa sola iftira ediyor, kirletmeye kalkışıyorsun! diye karşılık verirdi Sacit.

- Ne yani benim utanmazlığım için bula bula bunu mu buldun? Şaşarım senin aklına! derdi Öteki ve eklerdi, Büyümedin gitti.

Büyümemiş miydi? Büyümemiş miydi? 'Büyümedim mi ben!' diyordu kendi kendine ve için için kendini yiyordu.

- Sana kalsa bebekleri de leylekler getiriyordur, saftirik! Bu sözler de şimdi yankılanıyordu kulaklarında Sacit’in. Ve daha bir acıtıyordu içini Sacit’in. Daha bir acı veriyordu Sacit’e. Daha bir kahrediciydi nedense bu sözler şimdi. Tanık olduğu bir cinayet, tanık olacağı bir cinayet mi böylesine keskinleştirmişti bu sözleri? Öteki bütün bunlardan, kendisini kızdırmaktan niye zevk alırdı ki? Öteki zaman zaman niçin Musa’nın safına katılırdı ki? 

Öteki de kendisi gibi utangaçtı mahcuptu, ne kimsenin özelinin peşinde koşardı ne kimsenin özelini düşlerdi. Öteki’nin böyle bir şey yapmadığına kendi kadar emindi. Bu konuda kefil olurdu. Öteki de hamamda peştamalının altına külot giyerdi. Öteki de ulu orta soyunup giyinmezdi. Bunları biliyordu Sacit ve fakat gel gör ki bazen ipini koparmış bir aygır gibi yahut gemi azıya almış bir aygır gibi sağa sola saldırırdı Öteki. 

Ve bu saldırılarının gözle görünür, elle tutulur, akıllı uslu tek açıklaması kendisini –Sacit’i- kızdırmaktan öte bir şey değildi. Bu apaçık bir acımasızlık değil miydi yani? Öyleydi ve merhametsizlikti de. Daha söylenecek çok şeyler vardı mesela diyebilirdi Sacit, sen bayım sen vicdansızsın, benim en zayıf olduğum noktalara yumruk savurmaktan, tekmeler atmaktan nasıl bir haz alma tutkusu büyütmüşsün içinde bilmiyorum. 

Sacit birine ‘Sayın bayım’ diyorsa iş bitmiştir. Tanrı bizi böyle bir hitaptan korusun. Artık ne selam verir, ne yüzüne bakar, ne bir derdini gidermek için devinir. Her şey bitmiştir. Ne tuhaf, dedi kendi kendine Sacit, ben ona –Öteki’ne- kaç kere ‘Sen bayım!’ dedim ve fakat hala birlikteyiz. Burada bir yanlışlık yok mu? 

Sacit bir taraftan burada olan yanlışlığın, yani ‘Sayın bayım’ sözünün söylenmesi ardından yaşanan yanlışlığın –başka yerler hep doğruymuş gibi- hesabını usturuplu bir biçimde, derli toplu ve gayet titiz bir şekilde yaparken diğer taraftan da kara giysili kara papaklı ve ellerini sırasıyla dinlendiren adamın ihtiyardan ayrılıp ayrılmadığını kontrol ediyordu. Yani bir gözü hep o davetsiz misafirin üzerindeydi. 

Bu arada içi de yanmaya başlamıştı. Az buz değil, öyle böyle değil sanki alev almış gibi. Hafif esen rüzgâra rağmen içini kasıp kavuran bu sıcaklığın bir nedeni olmalıydı. Belki susamıştı da onun harareti kendini duyuruyordu. Susmasının yersizliğinden söz edemeyiz zira tanık olduğu olaydan bu tarafa ağzı pek bir kurumuştu. Ağız kuruluğu da susuzluğa işarettir. Hani belki başka şeylere de işarettir ağız kuruluğu ve fakat en çok susuzluğa işarettir. Hem susuzluğuna yalnız ağız kuruluğu işaret ediyor da değildi. Bilindiği gibi birden bire içini bir hararet sarmıştı. Yanıyordu adeta. 

Nasılsa rüzgâr şiddetli değil paltomu açıp şöyle bir serinleyeyim, diye düşündü ve bu düşünceye, bu öneriye –evet düşünceden ziyade öneri sözcüğü daha bir yerli yerinde duruyor gibi- sıcak bakmamakla beraber ağır ağır paltosunun önünü açtı. Ellerini paltosunun ceplerine soktu iki yana çekiştirdi paltosunu ve böylece hafif esen rüzgârın serinliğini, günün aydınlığını kalın el örme kazağı üzerinden bedeninin hissetmesini umdu. 

Keşke böyle yapmasaydı. Hayır, üşütme ihtimalinden ötürü böyle söylemiş değiliz. Karşıdan gelip yanından geçmek üzere olan kendinden yaşça ve boyca epey bir küçük çocuk gülerek ‘Abi tükânı –dükkân değil, tükân- açık unutmuşsun!’ sözlerini sarf etmesinden ötürü ‘Keşke böyle yapmasaydı!’ diye söyledik. 

Sacit çocuğun o sözleri üzerine neye uğradığına şaşırdı ve hemen alel acele paltosunun önünü kapattı ve hızlı hızlı düğmelerini ilikledi paltosunun. Şimdi burada, şuanda tutup pantolonunun düğmelerini ilikleyecek değildi. Gelip geçen ve gelip geçerken kendisini gören her insan onun böyle pantolonun ön düğmeleriyle uğraşmasına yönelik –ki böyle uygunsuz durumlarda eli ayağına dolaşırdı Sacit’in, şıpın iş yapılacak şey dağ yüklenmişçesine sekteye uğrardı, paltosunun önünü kapayıp düğmelerini iliklemeseydi belki hala pantolonun ön düğmelerinden birini kapamak uğraşıyor olacaktı, insan kendini bilmez mi bilir ve Sacit de biliyordu, nihayetinde Sacit de erkekten olma kadından doğma bir insandı- kınamaları belki aleni değil de içlerinden – ne aleni değil, ne içi? Belki aleni değilmiş.. hem de belki aleni değilmiş.. belki falan değil kesin alenen- sayacaklar ve hatta küfürlü sözler savuracaklardı ve en hafifi şöyle bir tümce olabilir;

- Bak.. bak.. koskoca eşşek kadar olmuş tutup cadde ortasına küçük su döküyor! Rezil! Aile terbiyesi almamış ki.. zemane –zamane değil, zemane- çocuğu işte..

Hemen köşe başında olan iplikçi dükkânından –şu an Sacit köşe başında iplikçi dükkânının yanında duruyordu- biri çıkıp;

- Yok ben gördüm, caddeye işemiyordu, lanet şey dükkanın yan duvarına işedi.. ben yetişemeden siz yetişmişsiniz, serseri işte..

- Görünüşü serseri olmasa da, diye başlayacaktı söze olayın olduğu yerde kümelenen insanlardan biri, Davranışları serseri. Baksanıza kolunda Hislon saat var ve botları da fena değil.

- Çalmadığı ne malum? diye karşılık verecekti kalabalıktan başka biri ve kalabalık ikiye bölünüp adını dahi bilmedikleri bu gencin –o genç Sacit oluyor elbette- serseri olup olmadığına ilişkin yorumlamalarda uslamlamalarda bulunacaklardı ve taraflardan biri gayet kendinden emin hem fiziksel hem davranışsal olarak serseri olduğunu savlayacaktı ve taraflardan diğeri ise fiziksel değil de davranışlarda belki serseri –ne belkisi eğer denildiği gibi caddeye güpe gündüz işemişse ya da bir dükkânın yan duvarına herhangi bir sokak köpeği gibi işemişse ki köpekler kendilerine ait olan alanı belirlemek için işer, yani çişi geldiği için değil, oysa insan çişi geldiğinde işer ama böyle ulu orta bir dükkânın yan duvarına işemez- olabileceğini ve fakat yine de bundan pek emin olmadıklarını savlayacaklardı. 

İki taraf olan tartışma birden çok taraflı bir tartışmaya dönecekti. Belki kalabalık önce üçe sonra dörde bölünecekti. Taraflardan biri hala gencin hem fiziksel hem davranışsal olarak serseri olduğunu ve üzerindeki giysileri de kuvvetle muhtemel bir yerlerden çaldığını savlayacaklardı. Bir taraf ise gencin hem fiziksel hem davranışsal olarak serseri olmakla beraber üzerindeki giysileri çalmış olabileceği olasılığına şiddetle karşı çıkacaklar ve duruşundaki sünepeliğin hırsızlığa mani bir yapı olduğunu savlarına kanıt göstereceklerdi. 

Bir diğer taraf –bu taraf gencin daha başından hem davranışsal hem fiziksel serseri olduğuna ilişkin sava karşı çıkanların bölünmesiyle ortaya çıkmış olabilecek taraftı- davranışsal serseri olduğu savının tartışmalı olduğunu ve fakat fiziksel olarak –burada hemen şunu belirtelim ki kalabalığın fiziksel sözcüğünden muradı gencin giyim kuşamıdır- serseri olduğunun açık olduğu savında olacaklardı. 

Bir diğer taraf fiziksel serseri olma ihtimalinin düşük olduğu ve fakat davranışsal olarak kesin bir serseri olduğu savlanacaktı. Bütün bu tartışmalar ihtiyar adamın ve onu can kulağıyla dinleyen kara giysili ve kara papaklı ve ellerini sırasıyla dinlendiren adamın dikkatini hiç çekmeyecek böylece herhangi bir merak itkisiyle gelip olaya tanık olmayı akıllarından geçirmeyecekler ve hararetli konuşmalarını –artık konu nedir, neye dalmışlardır, yeryüzünün hangi müşkülünü çözmek için kafaya vermişlerdir ve nasıl bir noktaya gelmişlerdir tanrı bilir- sürdüreceklerdir. 

Büfenin hemen sağında ve caddeye biraz daha yakın yerde limon sergisi açan Limoncu duruma sevinecektir çünkü müşteri potansiyeli artmıştır. Gencin etrafını saran kalabalıktan birkaç kişi elbet çağrısına kulak verir. Niye vermesin ki? Limon bu. Limon kışın lazım olmasın da ne zaman lazım olsun? Eninde sonunda birileri kendisini fark edecek ve gelip birkaç –belki bir iki kilo- limon alacaktır. Limoncu’nun böyle bir düşünceye sahip olup olmadığını bilmemekle beraber Sacit’in böyle bir düşünceyi aklının ucundan, kıyısından, köşesinden, şöyle bir taraflarından geçmemiş değildi. Ve fakat Sacit böyle ulu orta, güpe gündüz milletin içinde çişini yapsın? Olacak şey değil. 

Okuyucu anımsayacaktır Sacit kapalı tuvalette bile kendi çıplaklığını görmemeye gayret eder, bu konuda ve daha birkaç konuda –bedensel çıplaklık ile ilgili olmayan birkaç konuda, mesela kitap seçiminde mesela sözcük kullanımında vd.- aşırı titizdir. Sacit yapmadığı bir şey yüzünden suçlandığında nasıl tepki vermesi gerektiğini de bilmiyordu. Muhayyel köpek Givendelin’in zikrettiği sözcüğü kullanarak mı bir şey derdi?

- Ne münasebet beyefendi niçin o dediğinizi yapmış olayım? Basit bir unutulmuş düğme ilikleme olayını nerelere çektiniz? Ne münasebet?

Bir anlamı olur muydu? Kuşkulu bir durum. Umursayan birileri çıkabileceği gibi kimse umursamayabilirdi de ve bu yüzden belki burun kıvırırdı, belki dikkate alan olabilirdi de. Bu açık bir durum değildi. Allah’tan Sacit çocuğun ‘Abi tükânı açık unutmuşsun!’ söylemesini duyar duymaz paltosunun önünü kapamıştı ve hızlı hızlı düğmelerini iliklemişti de böylece olası bir takım suçlamalardan kurtulmuştu. 

Ve fakat Limoncu için az biraz üzülmemiş değildi. Deminden beri görüyordu ki bir tek Allah’ın kulu Limoncu’ya yaklaşmış değil. Limon bu. Ne var yani evde olsa bile almaması için bir neden mi? Kış işte. Füsun ne demişti rehberlik dersinde üniversite sınavları için ders anlatırken ‘C vitamini en çok limonda bulunur ve c vitamini bizi soğuk algınlıklarından koruduğu gibi bağışıklık sistemini dahi güçlendirir böylece şimdilik çaresi bulunmuş olmayan kansere karşı bizi sağlıklı tutar.’ 

Cebindeki para hem çaya hem limona yetecek olsa hiç düşünmez hemen gider alırdı ve fakat limon ve çaya yeter parası yoktu Sacit’in. Demek ki bilet almakla acele etmişti. Eğer Limoncu’nun geleceğini bilseydi –ki ilk kez görüyordu bir Limoncu’yu bu mahalde, yoksa daha önce görmüş olsaydı- asla gidip izlemeyeceği filme bilet almazdı, bilindiği gibi sinemaya gitmek film izlemek için almış değildi bileti. Üşürse sinemanın salonunda beklemek içindi bilet. Biletçi herkesi kovarken kendisine de ‘hadi dışarı!’ dediğinde hemen cebinden biletini çıkarıp bileti gösterirdi ve böylece ısınmaya kaldığı yerden devam ederdi. Ve fakat işte şimdi Limoncu olayı vardı. Limoncu’nun bugün ve de ilk kez geleceği tutmuştu ve işte hala bağırıyordu ve fakat kimse dönüp bakmıyordu ve kendisinin de –Sacit’in- alma ihtimali çok düşüktü. Ya çaydan, kahvehaneden vazgeçecekti ki böylece ısınamayacaktı ve ısınmak için çar naçar eve gidecek evde ısınacaktı ya da limon almayacaktı. Ki şimdilik limon almama ihtimali daha ağır basıyordu. 

Aslında Sacit’in giydiği potur siyah olsaydı çocuk bile pantolonun önünün açık olduğunu fark etmezdi ve fakat kahrolası potur beyazdı. Siyah palto siyah pantolon beyaz potur ister istemez hemen fark ettirmişti önünün açık olduğunu. Ya siyah olaydı potur ya hiç giymeseydi? Kışın Sacit’in vazgeçilmeziydi potur. Giymezlik edemezdi. Önce potur giyilirdi sonra pantolon. Hayır, önce iç çamaşırı –külot olan- giyilirdi sonra potur ve sonra pantolon. Önce iç çamaşırı – atlet olan- giyilirdi üstüne işlik denen poturun üstüyle aynı renkte aynı kalınlıkta yün giysi, üstüne kazak –eğer tatilse kazak, yoksa işliğin üstüne gömlek giyilir- ve kazağın üstüne de palto yahut gocuk yahut mont yahut kaban giyerdi. Eğer potur siyah olsaydı çocuk da görmezdi ve böylece kendisini utandıramazdı. 

Nereden bir bakışta anlasın her hangi biri? Dünya da fark edilmez, diye geçirdi içinde Sacit. Belki haklıydı belki kendisini rahatlatmak için böyle söylüyordu ve fakat bir kere Limoncu rahatsız etmişti. Ve onca sıkıntı arasında bir de Limoncu’nun derdini mi yüklenecekti. Hışımla ve sert bir biçimde ve öfkeyle ve alabildiğine kızgın;

Ben Tanrı değilim, dedi kendi kendine ve avazı çıktığı kadar bağırmıştı içinden Sacit. Fimabad her bunalımda söyleyeceği bir virde ulaştığını, erdiğini sezerek coştu Sacit. Artık kolaylıkla içinden çıkamayacağı dertler, durumlar, sıkıntılar, yokluk ve yoksulluklar ve yoksunluklar ve acılar karşısında rahatlatıcı ve kavi bir gerekçe olan bu tümceyi bağıracaktı;

- Ben Tanrı değilim!

Demek ki, dedi içinden Sacit, Böylesi duyarlı oluşumun altında kendimi büyük görmem, kendimi tanrı yerine koymam yatıyormuş. Demek ki ben herkese tepeden bakıyormuşum bunca zaman! Demek ki ben gücümün sınırsız olduğu zehabına kapılmışım! Demek ki ben kendimi ölümlerden, zelzelelerden, kanadı kırık kuşlardan, yuvası bozulmuş kedilerden kendimi sorumlu biliyormuşum bunca zaman! Demek ki ben yağmura hasret toprağın sancısında kendimi bilmişim! Hey hat ben Tanrı değilim!

Böyle deyince bir rahatladı, bir rahatladı denileceğini, yazılacağını umanlar baştan uyaralım ki Sacit’in bir tek tümce ile rahatlamasının olanağı yolu yordamı yoktu. Ve zaten rahatlamamıştı da. Rahatsızlığının nedenleri gün gibi ortadaydı. Hadi cinayetleri saymayalım ve fakat köşesini işgal edenlerin varlığı hala sürüyordu. İhtiyar bile bir yerde işgalciydi. Evet, zaman zaman ihtiyarın ona dayanak olacağını düşünmemiş, ihtiyarı bir liman gibi görmemiş değildi. Bunlar doğruydu ve fakat bir başka ve en isabetli bir doğru vardı ki ihtiyar da işgalciydi. 

Şunun tavırlarına bak, dedi kendi kendine. Az kalsın yüksek sesle söyleyecekti. Öyle azıcık kalmıştı, hani uçurum kenarından dönen otomobil sürücüleri olurdu ya –sözü edilen sürücüler elbet film sahnelerinde olan sürücülerdi özellikle de Sean Connery’nin canlandırdığı James Bond tiplemesi ki o çok yapardı bunu, bir de asi çocuk Steven McQueen.. hele de Bullitt filmindeki sahneler.. ne akıl almaz tehlikeli sahnelerdi onlar öyle.. yoksa Sacit çıplak gözle, yani birebir canlı olarak herhangi bir sürücüyü herhangi bir uçurum kenarında veya herhangi tehlikeli bir durumda görmüş değildi ve onların o uçurum kenarlarından o tehlikeli durumlardan nasıl da ustalıkla kurtulduklarına tanıklık edecek durumu vardı- tıpkı onlar gibi bir tehlike atlatmıştı. Tam da iki kişi kol kola yanından geçerlerken yaşamıştı bu tehlikeyi. 

Dudaklarını sıkı sıkı kapadı ve iç konuşmasını büyük bir gizlilik ve ciddiyetle sürdürdü.. ‘Şunun tavırlarına bak! Nasıl da olduğu yere sahip birinin tavırları gibi rahat ve baskın. Ve kendinden emin bir biçimde dönüp duruyor olduğu yerde. Nasıl da caka satıyor şu kendisini can kulağıyla dinleyen siyah paltolu siyah papaklı ve ellerini sırasıyla dinlendiren adama. o adam da nasıl daha dünden kabullenmiş gibi sırnaşıyor ihtiyara. Nasıl da yaltaklanıyor? Bu adam da..' deyip durdu Sacit. 

Adamı daha bir sıkıladı. Aklına gelen şeyi sözcüklerle giydirmeden önce çıplak bir biçimde daha detaylı görmeye çalıştı. Ne kadar çabalarsa çabalasın olmuyordu. Yani karar veremiyordu. Karar verilecek bir durum değildi. Yoksa bu adam da dershane çıkışını bekleyen biri miydi? Bir başka Füsun’u bekleyen bir başka Sacit! Hayır! Yaş konusunda belirgin bir uyumsuzluk vardı. O adam kendisinden en az altı yedi yaş büyüktü ve bu hesaba göre –yani altı yedi yaş hesabına göre- kara giysili, kara papaklı ellerini sırayla dinlendiren adam yirmi beş yirmi dört yaşlarında oluyordu ve bu yaş da onun ya evli ya nişanlı –nişanlılık biraz zordu mutlaka evli olmalıydı- olduğunu gösterirdi ve evet eğer yüksekokul öğrencisi değil idiyse. Ki yüksekokul öğrencisi olmadığı davranışlarından anlaşılıyordu. Demek ki dershane çıkışını bekleyen biri değildi. Neden olmasın? 

Bu haklı soruyu çekine çekine de olsa birden soruvermişti Sacit ve eklemişti, ya dershanede bu adamın kız kardeşi veyahut nişanlısı niçin olmasın? Öyle ya böyle bir kural mı vardı? Belik bir ağabeyi belki bir nişanlıydı ve belki de Füsun’un abisiydi. 

İşte şimdi şapa oturdun, dedi Sacit kendi kendine, Füsun ailenin en büyük çocuğu, Füsun’un kendinden iki yaş küçük bir erkek kardeşi var ve Füsun abla, yani abisi yok.. şaşayım senin aklına! diye de ekledi. 

Ki adam –yani Sacit- burada haklıydı. Evet, Füsun’un bir abisi yoktu. Demek ki bu bekleyen Füsun’un abisi değildi eğer o da dershaneden birini bekliyorsa! Ki buna pek ihtimal vermiyordu Sacit. Birden pek bir saçma, sevdiği sözcükle söylersek – Füsun’dan kaynaklanan sevdiği bir sözcükle- pek bir absürt buldu. Anlamsızdı. Adam –şu kara giysili, kara papaklı ellerini sırasıyla dinlendiren ve ihtiyarı can kulağıyla dinlendiren adam- dershaneyle ilgilendiğine dair en ufacık bir davranışta bulunmamıştı. Ve bulunacağa da benzemiyordu. 

Belki bu adam seansın (14;30) başlamasını bekliyordu. Belki o da sinemaya gidecekti. Biraz havalanmak için dışarı çıkmıştı kendisi buradan ayrılınca. Bu ihtimal yok değildi hani. Bu ihtimal daha bir hoşuna gitti, çünkü adam en azından beş bilemedin on dakika önce buradan ayrılacaktı belki o ayrılınca öteki işgalci de –yani ihtiyar, bir vakitler liman gibi gördüğü ihtiyar- ister istemez gidecekti. 

Öyle ise burada, bu köşe başında biraz daha bekleyebilirdi. Hatta beklemek yerine tali sokaktan yukarı doğru yürümeli, taş ambarların oradan sağa dönüp Vaniefendi’ye götüren yoldan mumcuya doğru aşağı iner ve nirengi noktasına kendi köşesine –o yer sadece cumartesiler malum saatlerde onun köşesi onun yeriydi, hani bunu şundan belirtiyoruz ki birileri Sacit’in anamalcı biri olduğu fikrine kapılır, sahiplenme güdüsünün pek bir büyük olduğu düşünülür. Yok öyle bir şey. Sacit paylaşmayı sever. Paylaşmayı sevdiğine ilişkin istemediğiniz kadar -hem de yalancılar kahvesinden olmamak koşuluyla- tanık bulunabilir ki gerek duymadığımızın altını da çizelim- varıp dershanenin dağılışını huzur içinde beklerdi Füsun’u görür sonra çekip giderdi. 

Şuan bu manzara ne kadar uzak görünüyordu gözüne Sacit’in. Feza derinliğinde bir uzaklık. Filhakika azımsanmayacak bir uzaklık. Köşeden dönüp taş ambarlara yürümeye karar vermişti ve bütün hazırlığını yapmıştı ki kendi boyunda, kendi cüssesinde –kendisi yani Sacit oldukça zayıftı- bu kente yeni geldiği her halinden belli bir bayan –üniversite öğrencisi olmalıydı, yeni başlamış olmalıydı-

- Bu yakınlarda üniversiteye giden dolmuş durağı var mı? dedi, bayan 'Affedersiniz', sözcüğünü unutmadan sormuştu soruyu. Demek ki kibar ve nazik biriydi. Sacit bir an söyleneni anlamaya çalışır gibi bir tavır takındı ve soruyu soranın da bu tavrı anladığını fark etti, yüzü kızardı ve fakat Allah’tan bayan yüzünün kızardığını fark etmemişti, bunu fark etseydi büyük bir ihtimalle bayan ‘Bu çocuğun karşı cinsle ilgili bir problemi olmalı.. baksana nasıl da kızardı!’ türünden bir yargıda bulunurdu bu yargı hepten yanlış olmasa da yanlıştı. 

Sacit bizim ‘hepten yanlış olmasa da’ çözümlememize diş çıkaracak, hınç duyacaktır ve fakat elini vicdanına koysa ve kendine dese.. diyemez. Öyle ise bize kızarak, bize diş bileyerek, bize hınç duyarak, bize ağza alınmayacak sözcüklerle sataşarak bizi uğraştırmasının ne anlamı var. Daha regl olayını Füsun’a yakıştıramayan yahut Gülcan’a yahut Serpil’e yahut Meltem’e yahut Şule’ye yahut adlarını kendisinin –Sacit’in- dahi unuttuğu daha nicelerine yakıştıramayan birinin karşı cinsle ilgili birtakım problemleri olmadığını kim ne hakla söyleyebilir? 

Yaşama acemisi olduğunu kabul etse, yaşamın filmlerden, romanlardan, öykülerden ayrımlı olduğunu anlasa sorun kökten çözülürdü de ve fakat yanaşamıyordu, yanaşmıyordu. Bozulacak büyünün yerine bir başka şeyi koyamayacak olduğunun ayrımındaydı. Burada Sacit’i takdir etmek gerekiyor. Yerine bir şey koyamayacağına göre büyü niçin bozulsundu?


<<Önceki                                     Sonraki>>


Cemal Çalık, 31.03.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı