7 Mart 2022 Pazartesi

SA9580/SD2345: Sıkıntı (Roman); 3. Bölüm-Cennet 17

        Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"‘Cennet Yazarı’nın itikat karmaşasından seri bir halde psikolojik ve sosyolojik sorunlara yaptığı geçiş, insan unsurunun zihninin ne türden bir baskı altında neler üretebildiğini görmemizi de kolaylaştırıyordu. Bir cennet tasarlayamıyordu insan, binlerce yıldır biriktirip getirdiği ve adına ‘bilim’ dediği bir tür dogmalardan oluşan dayatmalarla. Bu, ‘Özgür İrade’nin ne olup olmadığını daha doğru bir zeminde düşünebilmenin de imkanını sağlıyordu."



Çıkarlarının sürmesi… Tasavvuf böyle besleniyordu, gücünü böyle koruyordu. Kur’an’ın hem muhkem hem de müteşabih ayetlerini tartışıyor, Kur’an’ın birleştirici özelliğini belirsizleştirerek insanlardan uzakta tutuyor, Müslümanları onlarca parçaya ayırarak ‘Kesrette vahdet’ mottosu ile aldatıyor, ‘Tasavvufu inkâr, dini inkârdır’ diyerek kendisini dokunulmazlaştırıyor ve herhangi bir eleştiriyi tahammül edilemez olarak damgalayarak ileri sürdüğü kendi dininin ilkelerini tartışılamaz hale getiriyordu. Bu tutumdan maksadın vahdet değil, dağıtılmış beşerî algı olduğu şüphe getirmez bir şekilde sabitti.

“Tasavvuf pagan bir dindir, İslam olarak ilk insandan itibaren gönderilen dini tahrif etmek için Şeytan tarafından tasarlanmıştır, Şeytan’ın tasarladığı şey ancak materyalist ve pagan olabilir. İslam katkı kabul etmez.” diyerek birçok anlatım tekniğini kullanan ‘Bekçi’, Tasavvuf’a karşı kafalarını kuma gömenlerin ya da yutkunarak susanların psikolojik ahvâlini teknik bir dille harf harf resmediyordu:

“Ayrılıkların derinleşmesi, -bilinenin aksine- farklılıkların tartışılmasıyla sürmez. Farklılıkların tartışılması karşılıklı sınırların belirlenmesini ve beklenti ya da isteklerin "makul" seviyelerde tutulmasını sağladığı gibi, ayrılıkların derinleşmesini de (engelleyemese bile) belirli bir aralıkta tutar...

Asgarî müştereklerin tespiti farklılıkların tartışılmasıyla mümkün olabilir. Karşılıklı farklılıkların insanlara dayattığı "daimî pozisyonlar"ın sağlığı, farklılıkların analizi ve kabuller mekanizmasının mantıklı işleyişi ile ciddi bir şekilde bozulmalı, ayrılıkların derinleşmesi engellenmelidir. Kuşkusuz hedef ittifak oluşturmak ise, gerçekleşmesi en gerekli ve en önemli olan da budur.

Olumsuz yüklerden beslenen yapıların veya yapılanmaların, tersinir önermeleri hoş karşılama olasılığı bu sebeple neredeyse sıfırdır. İnsanlar tarihin hiçbir döneminde çatışan yönlerini saklayarak barışı ve iş birliğini sağlamayı başarabilmiş olmadılar; bundan sonraki dönemlerinde de başarabilecek değillerdir. Özellikle egemenlik alanlarındaki çatışmalar insanların tutum ve pozisyonlarını sürekli sorgulamaya zorlamaktadır.

Tersinir önermelerin, mevcut tutum ve pozisyonların tümünü sürekli olarak sorgulanmasını sağlayan özelliği, "konuşarak anlaşmak" zeminine taşınmayı kolaylaştırır. Eski sorulara verilecek cevaplar da nihayetinde çoğunlukla eski olacağına göre, yeni cevaplar için yeni sorular sorulmak zorundadır.

Bu düzlemde tersinir önermeler, çatışmayı değil, anlamayı; ayrılıkları derinleştirmeyi değil, ayrılıklardan kaynaklanan derin sebeplerin ayrılıkları derinleştirmesini engellemeyi hedefler. İnsanların içlerinde tuttukları sorular, cevaplanmayacak olan sorulardır. Cevaplanmayan soruların da katı tutumları sağlamlaştırdığı aşikârdır.”

Çok kez şahit olmuştum. Tasavvuf konuşmayı, tartışmayı değil, koşulsuz itaati emrederek gücünü koruyordu, soru sorulmasını engelliyor, kendisini sırlara sarıyordu. Bu Müslüman’ın özgür iradesini yok etmekten başka bir şey değildi. Tasavvuf şeyhleri insanların nefsini temizlediğini iddia ediyorlardı, tıpkı Hıristiyanların doğuştan günahkâr olduklarına ve vaftiz edilerek, papazlara günah çıkararak temizlenmeleri gerektiğine inandıkları gibi.

“Bu apaçık bir bozgunculuktur” diyordu ‘Cennet Yazarı’:

“Ayrışmaların tümü bütünleşmeye zıt bir seyir izler. Bütünleşme, bütün adına parçaların kendi özelliklerini muhafaza etmekten vazgeçmesi gibi dayatıldığında, karşıt olarak ayrışma da parçaların bütünün özelliklerinden vazgeçerek kendi özelliklerini öne çıkarmaya başlaması anlamına gelmek zorundadır. 

‘Bütün’ü özelliksiz parçalardan oluşturmak fikri, parçaların özelliklerini muhafaza etme refleksini ortadan kaldırmaz ve bir gün parçalar, ne kadar silikleştirilmiş olurlarsa olsunlar birer varlık olduklarını hatırlarlar. Bugün, o ‘bir gün’lerden biridir. Buradaki ‘bugün’ geniş bir günü içerir. Bugün’e ‘bir dönem’ de diyebiliriz. İşte biz o dönemin tam ortasındayız. Ve biz bu döneme biz kendi inisiyatifimizle gelmedik. Biz kendimiz, kendi özelliklerimizi hatırlamadık, bizlere hatırlatanlar var; bizler de hatırladık ve hızla ve büyük bir şiddetle ayrışıyoruz.

Yanlış, bütünü özelliksiz parçalardan oluşturma fikriyle başladı. Herhangi bir ‘doğal veya mekanik bütün’ parçaların kendi özelliklerini koruyarak oluşturdukları sistem bilinciyle bir arada dururken, bu doğallığa aykırı bir şekilde davranıldı ve yapay bir bütün oluşturuldu. Bu bütünü kendi ülkemizde hemen her alanda uygulamayı başarabildik.”

‘Cennet Yazarı’nın itikat karmaşasından seri bir halde psikolojik ve sosyolojik sorunlara yaptığı geçiş, insan unsurunun zihninin ne türden bir baskı altında neler üretebildiğini görmemizi de kolaylaştırıyordu. Bir cennet tasarlayamıyordu insan, binlerce yıldır biriktirip getirdiği ve adına ‘bilim’ dediği bir tür dogmalardan oluşan dayatmalarla. Bu, ‘Özgür İrade’nin ne olup olmadığını daha doğru bir zeminde düşünebilmenin de imkanını sağlıyordu.

Amerika dönüşü tamamlamaya karar verdiğim ‘Cennet’ bölümünün zihnimde asılı bıraktığım boşluklarına ‘Cennet Yazarı’ndan yaptığım alıntıları eklemeye ara vermem gerekiyordu artık, bir romanın her şeyden önce devam ediyor olması, ana hikâyenin akışındaki didaktik dilin okura verebileceği ‘sıkıntı’yı da düşünmeliydim; ancak yolculuğun sona erdiği o anlarda boşlukların başka şeylerle dolması riskini de engelleyerek şimdilik ‘Bekçi’nin sesini biraz daha dinlemeliydik:

“Aile içinde, aile bütünlüğü adına uydurma bir kolaycılıkla çocuklarımızı büyüklerimizin emrine verdik. Onları, her seferinde kendi ferdî varlıklarına ait özelliklerini dışarıya yansıtırlarken yakaladık ve bu özelliklerini yontarak kendimizce terbiye ettik. Ne Allah’ın emirlerine riâyet ettik ne de vicdanımızın. Doğru bildiğimize inandığımız ne idüğü belirsiz gerekliliklerle onları sıkıştırdık, ezdik ve kendi hedeflerimize kilitlediğimizi zannettik. 

Zannettiğimizi çok daha sonra anladık. Onlar, büyüyüp bizleri terk ettiğinde. Aile bütünlüğü adına yaptığımız her şey hiçbir işe yaramamıştı ve şimdi aile bütünlüğümüz yok. Çocuklarımız dedelerini, ninelerini, anne-babalarını ve kardeşlerini çok sık görmek istemiyorlarsa, onlarsız bir hayat kurmayı seçmişlerse bu tehlikeli ayrışma bugündedir, artık fark etmeliyiz. Oturup ağlamanın hiçbir faydası yok.

Mahallemiz küçük bir toplum. Biz mahallemizin bütünlüğü adına, her birimiz tek tek kendi özelliklerimizi yonttuk, içimize gömdük. Kıyafetlerimizle, kılığımızla ve düşünüp söyleyemediklerimizle kendimizi toplumdan topladık ve içimize hapsettik. Saçları, ayakkabıları, bileklerdeki künyeleri, şakaları ve okunan farklı kitapları külliyen reddettik. Az biraz farklı görünenleri, konuşanları tuhaf bakışlarla izledik; onları tapınak bekçileri gibi yoldan çıkmışlıkla suçladık. 

Dedikoduları, Allah’ın emirlerinden daha fazla önemser olduk. İnsanların yüzüne karşı söz söyleyememe alışkanlığını aile bütünlüğü adına yontulurken öğrenmiştik; bunu toplumda da başarıyla uyguladık. İkiz yüzlü olmayı tercih edenlerimiz ile tercih edemeyenlerimiz arasında tehlikeli bir ayrışma başladı ve bazılarımız mahallesini terk etmeyi seçti. Eski mahallesindekileri görmemeyi onlarla vakit geçirmemeyi tercih ettiler ve başka mahallelerde yeniden var olmanın peşine düştüler. Onları kötüledi geride kalanlar ve onlar geride kalanları aşağıladı. Sağırlaştılar hepsi. Bu tehlikeli ayrışma bugün zirvede; oturup ağlamanın hiçbir faydası yok.

Ülkemiz bir sürü mahalleden meydana gelmiş büyük bir toplum. Biz, ülkemizin bütünlüğü adına küçük mahallelerimizin seslerini kıstık. Karakollarda onları onbaşılarla, komiserlerle ve sokak aralarında toplum polisleriyle hep dipçiklerle, coplarla terbiye ettik. Bazı mahallelerimizin dilini yasakladık, giyimleriyle alay ettik. Onları dilleri ve kültürleriyle aşağıladık; cahillikleriyle boyayıp durduk ve onları ayak işlerimizi yapmaya layık gördük. 

Köylerimizin tarla işlerini, kentlerimizin en ağır/en pis işlerini, inşaatlarını, temizlikçiliklerini, garsonluklarını, her türlü pazarlamacılıklarını, mafyalarını onlardan başkasına emanet etmek istemedik ve onları bu köhne yerlerde tutarak aşağılamaya devam ettik. Onları kullandık ve her seferinde çöpe atmayı hedefledik. 

Onlar ise her seferinde verdikleri kurbanların arkasından ağlayarak acı çektiler ve köklerindeki terbiyeyi muhafaza etmeye çalıştılar. Anne-babalarına hürmet ettiler; bizim anne-babalarımıza bakmak üzere tuttuğumuz paralı bakıcılar da onlar oldular. 

Onlar sabırla nefret etmemeye çalışırken biz onları aşağılamaya hor görmeye devam ettik. Başardık. Şimdi ne onlar bize güveniyorlar ne de biz onlara. En küçük anlaşmazlıklarda insanlar ellerde sopalar, birileri bir araya geliyor ve az birkaç kişiyi dövmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Kentlerimiz korkudan hakkını arayamayan öz/hakiki mahallelilerle dolu.” 


<< Önceki                      Sonraki>>


[(06.03.2022, (3/35 (259))]


Seçkin Deniz, 07.03.2022, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

   

Seçkin Deniz Twitter Akışı