17 Haziran 2020 Çarşamba

SA8660/KY73-PH22: Tornavidayla Trafoya Saldıran Don Kişotlar'dan Bugüne

"Bu çağda 'ileri toplum' ve 'gelişmiş medeniyet' derken kastettiğimiz ölçü, geldiğimiz en üst nokta; insanların barış ve huzur içinde yaşayabildiği, can güvenliklerinden endişe etmedikleri toplumlar ve ülkeler tasarlamak konusundaki başarımızdır, diye düşünüyorum. Bugün eğer kötü niyet yoksa ölümden gayrı her derde çare bulunan bir çağı yaşıyoruz. "


Bugün size anlatacağım hikâyede belirli yaşın üstündekiler için şaşılacak bir şey bulunmuyor. Onlar anılarını tazeleyecekler ama 30 yaş altındakilere ‘vay be!’ dedirtecektir. Hikâyenin kahramanı bir yakınım ancak izni olmadığından gerçek ismini (Mehmet, diyelim) yazmayacağım.

Olay gerçekleştiğinde küçük olduğumdan, farklı ortamlarda ve çeşitli zamanlarda defalarca anlatıldığı halde net tarihini hatırlamakta zorlanıyorum. Yaşayanlar da heyecandan olsa gerek, birbirleriyle çelişen tarihler söylüyorlar. (Herkesin hemfikir olduğu tarih kabaca 80’lerin sonu.)

Mevzu orta Karadeniz’in bir köyünde fındık zamanı dediğimiz -Ağustos- ayında gerçekleşiyor. (Bizim için fındık zamanı diye tescilli bir zaman vardır ve ortalama 3 ay filan sürer.)

Köyümüze elektrik geleli öyle uzun zaman olmamıştı, ama evlerde televizyon, buzdolabı gibi eşyalarımız vardı. Gözünü sevdiğim köylüm, yazın kesilen suyuna henüz çözüm bulamamış olsa da elektriğin gelişiyle birlikte koşup televizyon, buzdolabı almıştı.

Hâlbuki suya ulaşım ve suyun kullanımı insan medeniyeti için ne mühim bir adımdır. Fakat bildiğiniz gibi yenilik ve gelişmişlik kavramları öznel bir bakış açısıyla değil, yaşanılan çağa, teknolojide gelinen noktaya ve toplumun genel sosyal durumuna göre değerlendirilir.

Binaenaleyh, başkaları uzaya gidebilirken sen içme suyuna sağlıklı şekilde ulaşamıyorsan, o senin geri kalmışlığın olarak kabul edilir.

Su bahsini başka zaman ele almak üzere bir kenara bırakıp, o günden bugüne gelişmişlik seviyesini, elektrik üzerinden yola çıkarak karşılaştırmak istiyorum...

80’lerde, var olan elektriğimiz de arada kesilir ve bir haftayı geçen sürelerde gelmediği olurdu. Bu da buzdolabından soğuk su içmeye, TV’den Cüneytli, Ahulu, Müjdeli Yeşilçam filmleri izlemeye alışan köy sakinlerini (doğal olarak) rahatsız ederdi. O gün de, elektrik yokluğumuzun üçüncü günüydü.

Bahçemizin karşısında, yolun kenarında mahallenin trafosu vardı ve bazen köyde bu işlerden anlayanlar sigortayı kurcalayıp basit elektrik arızalarını tamir edebiliyorlardı.

Mahalledeki delikanlılar da, o trafoya gidip akıllarınca soruna çözüm bulacaklardı. Mehmet Abi'den de yardım istemek için topluca bize geldiler. Mehmet Abi'nin (25) pek gidesi yoktu, -siz gidin- diye nazlandı fakat ısrarla götürdüler. Mehmet arkada, önde 12- 19 yaş arası 3-4 genç konuşa konuşa trafoya vardıklarında, içlerinden adı Ahmet olan (19) hızlı davranıp, 10 metreden uzun olan elektrik direğinin neredeyse tepesinde bulunan trafo kutusuna kadar, çapraz bağlı demirleri basamak gibi kullanarak çıktı. Orada bulunan demirden profile oturup, itinayla diyemeyeceğim şekilde kapağı açtı ve elindeki kontrol kalemini (Evlerdeki tesisatlar için kullanılan tür) sigortaya daldırdı.

Mehmet Abi de kenarda oturmuş diğer çocuklarla birlikte ustayı(!) seyrediyordu. Ahmet’in sigortaya taarruzuyla, öyle bir patlama oldu ki, sarı, yeşil, mor veya hepsi birbirine karışmış tonlardaki ışıklar gözü kör edecek şekilde coşkuyla fışkırdı. Patlama Ahmet’i oturduğu demir profilden sırtüstü uçurabilirdi, fakat ayakları alttaki demir basamağa takılınca düşmekten kurtuldu ve baş aşağı sallanmaya başladı.

Ahmet yarı baygın, aşağıdaki çocuklarsa dehşet içinde, dizleri çözülmüş, dişleri kilitlenmiş vaziyette donup kalmışlardı. Hikâyenin bu kısmında o çocuklardan ikisinin koşarak bize geldiklerini, suratlarının trafodan çıkan ışıklar gibi morumsu halde olduğunu hatırlıyorum. Mehmet Abi onları merdiven almaya göndermişti.

Bunlar merdiveni aldılar da, hâllerinden şüphelendiğimiz hâlde sorularımıza cevap vermediler. Bir şey yok, diye yarım yamalak söyleşip kaçarak gittiler.

Merdiven gelince Mehmet Abi acele direğe dayayıp çıkmaya çalıştı, fakat şaka gibi, ağaç iskele 2,5 metre, Ahmet’in olgun armut gibi sallandığı kutunun yüksekliği oradan 7-8 metre daha yukarıda... Bu arada Ahmet yarı baygın olduğu halde tek ayağını takılan kısımdan kurtarmış, ötekini de çekiştirmeye başlamış.

Mehmet de olayı anlatırken, "Merdivensiz çıkabilirdim, ama Ahmet’i indirmek için lazımdı, o panikle yetişir sandım" diyor. Bir yanda debelenen kazazede, diğer yanda onu nasıl indireceğini düşünen kahramanımız ve öbür tarafta alı al, moru mor çocuklar. Herkesin kafasında bir dünya fikir; Ahmet ölmemiş (Kaderin cilvesi) ama acaba elektrik ne kadar zarar verdi, kör mü, topal mı kalacak. Birazdan düşerse ailesine ne denilecek!

O zamanlar köyde telefon yok, o saatte yoldan geçecek araç da yok. Korkudan mahalleye gidip söyleyemiyorlar veya o anda bunu düşünemiyorlar. Zaten o kadar vakit de yok çünkü bizden başka en yakın eve koşarak gidip gelseler en az 7-8 dakika sürecek ve muhtemelen insanlar bahçede olacağından kimseyi evde bulamayacaklar.

Tabii burada anlatırken saatler geçiyormuş izlenimi verse de Mehmet, “Ahmet, ilk anda bir ayağını kurtardı, uzun sürse düşerdi zaten. Bunların hepsi 15 dakikalık bir zaman diliminde oldu” diye anlatıyor.

Uzatmayayım, Mehmet, ya Allah diyerek direğe çıkıyor Ahmet’e yetişiyor, tek koluyla sallanan gencin kolundan kavrıyor ama çekip kurtarsa onun ağırlığıyla (50-60 kilo arasında) ikisi de aşağıya düşebilirler. Bu arada 'Kazazedede hala akım var mı, kendisine bir zarar gelir mi?' bunlar hiç akla gelen şeyler değil. Mehmet, "Tek kolumla kendimi direğe sabitledim, diğer kolumla Ahmet’i yavaş yavaş sıyırarak, sıyırdıkça da belinden kavrayacak şekilde çektim (Nasıl yapabildiğini izah edemiyor), Ahmet’i çocuk gibi kendime yapıştırdım" diyor.

Bu arada Ahmet, 'Beni bırak, ineceğim veya yürüyeceğim filan' diye sayıklıyormuş. Ufak bir karşı koyma da var hani. "Sonra kontrollü şekilde inmeye başladım ama kolumdaki gücün tükendiğini, dermanımın kesildiğimi hissediyordum" diye ekliyor.

Mehmet’in içinden geçen, "Buradan bıraksam ölür mü? Evet, ölebilir çünkü aşağı yukarı 6 metre. Tek kolla kendimi tutuyorum, öbür kolumda kendinde olmayan bir insan ve direğin çapraz atkıları da canımı feci acıtmaya başladı…"

İşte tam o anda yolda iki kişi peyda oluyor (Kaderin ikinci cilvesi). Can havliyle bağırıp yardım istiyorlar, adamlar hemen koşuyor; biri merdivene çıkıyor diğeri yerde, merdivendeki uzanıp oradan Ahmet’i tutuyor, yerdeki ona yardım ediyor derken Ahmet’i indirip toprağa yatırıyorlar.

Peki, şimdi n’olacak?

"Kurtardık, ama bununla bitmiyor ki," diyor Mehmet. "Araba bulmak, hastaneye götürmek lazım, yalnız az önce olmayan araç şimdi de yok." Hikâyeye sonradan dâhil olanlar daha soğukkanlı, biri araç bulabilme ihtimaliyle mahallesine doğru koşuyor. Ahmet iyice kendinden geçmiş, ‘Beni bırakın’ filan da diyemiyor. Diğerleri başında öylece bakıyor, kendi aralarında 'öldü, ölmedi' şeklinde yorum yapıyorlar…

Ve kaderin üçüncü cilvesi olarak uzaktan ‘TEK’ aracı görünüyor. (Türkiye Elektrik Kurumu saha ekibi- O zamanlar memleketin tüm elektrik işlerinden o kurum sorumluydu) Civar köylerdeki elektrik arızalarına gitmişler sıra bize gelmiş. Yani bizim çocuklar biraz sabretseymiş (3 günden sonra 1-2 saat daha) teknik ekip gelecekmiş!

Hızla araçtan iniyorlar, yaralının nabzı yoklanıyor, kendilerince kısa bir kontrol yapıyorlar. Durum hakkında bilgi aldıktan sonra teknik terimler söyleyip, ‘Bu akım öldürmez ama bakalım ne kadar zarar vermiş’ diyerek Ahmet’i kaptıkları gibi hastaneye yollanıyorlar.

Sonunda Ahmet ölmedi, sağ tarafında kolundan bacağına kadarki bölgede derisi yandı ama kaderin dördüncü cilvesi olarak iç organlarında hiç maraz olmadı. Bir süre tedavi gördü ve iyileşti. İlerleyen yıllarda evlendi, boyunca çocukları oldu. Hala ne zaman Mehmet’le bir araya gelse, ortamda yeni kişiler de varsa ‘Bu benim hayatımı kurtardı’  diye anlatır, bizler de ilk defa dinliyormuş gibi yaparız.

Dinleyenler kendince değerlendirmede bulunur ve 'Ahmet’i elektrik çarpması mı, yoksa o yüksekten düşme ihtimali mi daha korkunçtu; imkânsızlık mı, yoksa cahillik mi daha büyük tehlikeydi?' diye tartışmaya koyulurlar.

Mevzûu biraz uzatarak anlattım, çünkü sıcak ve insani yanını seviyorum. Hikâyeden almamız gereken pek çok ibret ve zamanımıza ulaşması gereken mesajlar olduğunu düşünüyorum.

Bu hikâye, imkânsızlık, bilinçsizlik ve cahillikle insan hayatının kararabileceğini anlatırken, iyilik, yardımlaşma ve sorumluluk gibi vicdani duygularla o karanlığın nasıl aydınlığa çevrilebileceğini de tarif ediyor. Elbette baş roldeki cilveli kaderin de hakkını vereceğiz…

Yaşanılandan bize yansıyan en önemli mesaj şudur; bugün, evdeki elektriğin, suyun beyaz eşyanın, telefonun, kapımızdaki otomobilin lüks olduğu, gelişmişlik seviyesini belirlediği yılları geçeli epey zaman oldu çok şükür.

Biraz da rahatlıktan olsa gerek, şimdiki gençlerimiz ‘Don Kişot’un yel değirmenine saldırdığı’ gibi elektrik trafosuna kontrol kalemiyle hamle yapmazlar. Çünkü böyle bir mecburiyetleri yok. Şimdilerde bizlere elektrik kesintisi önceden haber veriliyor veya bir telefonla sorunumuzu çözüyoruz. 

Artık ne kadar gelişmiş olduğumuzu acil durumda çağırdığımız ambulansın kapımıza gelmesiyle hatta ambulans uçak veya helikopterin köyün meydanına inmesinden anlıyoruz. Bilişimde, iletişimde fevkalade seviyelere geldik. Cebimizde taşıdığımız alete indirdiğimiz uygulamalarla her tülü bilgiye ve ihtiyacımıza kısa zamanda kavuşmamız çok normal. Artık değil 1 gün, 1 saatten fazla enerji kesintisi yaşamamız anormal ve isyan sebebi. Zira acayip geliştik.

30 yılda o küçük köy ve yaşanılan çaresizlikler çok geride kaldı. Dünya genelinde de bakarsak bugün, eğer kötü niyet yoksa, ölümden gayrı her derde çare bulunan bir çağı yaşıyoruz. 

Tıpta geliştik; bilimde, ilaç sanayinde geliştik. Silah sanayinde, ulaşımda, bilgisayar teknolojilerinde geliştik. Üçkâğıtçılıkta, pardon banka ve borsa sistemlerinde geliştik. Beton-çelik üretimini büyüttük, yüz binler sokaklarda yaşarken diğer yanda yüzlerce katlı binalar yapıp devasa şehirler kurabiliyoruz. Tarımda da çok ilerledik. Milyonlarca insan, çocuk açlıktan ölse veya açlık sınırında olsa da, hormonla büyüttüğümüz, kimyasal ilaçla koruduğumuz gıdalarla esasen dünya nüfusunu iki kere besleyebiliriz.

Peki, nerede gelişemedik de sınıfta kaldık?

İnsanlar arasındaki eşitlik ve gelir dağılımındaki adaleti sağlama konusunda gelişemedik. Ne kadar modernleşmiş olsak da, kadınların ve çocukların sömürülmesini önlemede sınıfta kaldık. Doğa ve diğer canlılarla ilişki kurarken vicdan ve merhameti yok saydık, ilkel çağlardan geriye düştük. Yalnız maddi gelirde değil, insani haklar konusunda da adaletsizliği şiar edindik.

Hani yukarıda ‘Başkaları uzaya çıkabilirken sen içme suyuna sağlıklı şekilde ulaşamıyorsan o senin geri kalmışlığın olarak kabul edilir’ dedim ya; işte bu da adil bir yaklaşım değil!

Şöyle ki; bütün imkânların, araştırma, öğrenme, görme, uygulama ve yapabilme yetilerin, hakların varken gelişemiyorsan, yani bir seçim olarak mevcut hayatını değiştirmiyorsan evet, o senin tercihindir.

Bilakis her fırsat ve olanağın elinden alınmışsa, yaşam konforunu geliştirme ve hayatını değiştirme iradeni kullanmakta özgür değilsen işte o zaman acizliğinden ve ilkelliğinden sorumlu olamazsın!

Dolayısıyla, bu çağda 'ileri toplum' ve 'gelişmiş medeniyet' derken kastettiğimiz ölçü, geldiğimiz en üst nokta; insanların barış ve huzur içinde yaşayabildiği, can güvenliklerinden endişe etmedikleri toplumlar ve ülkeler tasarlamak konusundaki başarımızdır diye düşünüyorum. 

Bundan sonra gelişmeyi, uçak ambulanslarla değil, o ambulansın her renk, din ve milletten insana hizmet verip veremediğiyle eşitlemeliyiz.

Mutlu kentler, mutlu köyler, mutlu çocuklar ve kadınlar yoksa gelişme yok denmeli. Engelliler, yaşlılar huzursuzsa, fertler birbirine vicdan ve merhametle yaklaşamıyorsa o toplum medeni sayılmamalı. Hayvanlar korkuyla insanları gözlüyorsa, kürküne zarar gelmesin diye hayvanların canlı canlı derileri yüzülüyorsa aslında bizler yamyam sınıfına girmeliyiz.

Gelişmişlik ve ilerilik, yeryüzünde açlıkla, yoklukla boğuşan insan kalmamasıyla orantılanmalı. Medeniyette 'ileri devlet' tanımını, vatandaşının insan onuruna layık şekilde, başkasına muhtaç olmadan yaşamasına imkân veren, sistem kuran devlet olarak yapmalıyız.

İşte bugünün dünyasının, bunların hepsini yapabilme, yani gerçek bir ‘insan medeniyeti’ inşa edebilme yetisinin olduğunu ama bile isteye tercih etmediğini görüyoruz.

Yoksa teknoloji ve bilim her on yılda gerideki yıllardan, her yüz yılda da gerideki yüzyıldan daha iyi olacaktır ister istemez. Bu kendiliğinden yürüyen bir süreç, bir mecburiyet...

 Asıl mesele, insanlık, teknoloji ve bilimle birlikte vicdan, merhamet ve ahlaki açıdan da gelişiyor mu?

O yüzden birisi bana teknolojide 10.0 olduk dese, merhamette 0 olduktan sonra teknolojide kaç sıfır olduğunun bir önemi yok derim.

Bir Not: Henüz izlememiş olanlar için, Rüzgârı Dizginleyen Çocuk (The Boy Who Harnessed the Wind) filmini öneriyorum. 



Peri Han, 17.06.2020, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Güneşin Altındaki Her Şey




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı