12 Temmuz 2019 Cuma

SA7825/KY1-CÇ651: Ceza

"Çakmaklığın konsolunda duran telefona dokunup saate baktım. 21: 30’du. Otobüs saati."


Bir canavar hayatımı paramparça etti. Neredeyse üç ay oluyor. Sıkboğaz ettiğim cinayet şubesi komiseri bugün de hüzünlü –biraz da asabi- bir sesle her hangi bir gelişme olmadığını söyledi. Bir gelişme olur olmaz hiç vakit kaybetmeden bizi haberdar edeceğini ekledi telefonda son söz olarak. 

Şubenin -hatta kentimizdeki tüm emniyet teşkilatının bu olay için canla başla çalıştığını- işlerini ciddiye aldıklarını biliyorum. Savsaklamadıklarını, deyim yerindeyse her taşın altına baktıklarına her hangi bir kuşku duymuyorum, son üç ayda benim yavrum gibi parçalanan iki genç kızın katilini bulmak için çalışmalarında samimi olduklarına inanıyorum. O canavar ister istemez yakalanacak. Etrafındaki çemberin daraldığını, nefes almasına fırsat vermediklerine ilişkin işaretleri her gün görsem de zamanın geçip gidiyor olması beni ve karımı çileden çıkarmıyor değil.

Bütün gün oraya buraya hiçbir amaç gütmeden dolaşıp durdum. Akşamın çökmesiyle eve vardım. Karım oturma odasında karanlıkta oturuyordu. Üç aydır ne ben ne karım evde ışık yakmayı akıl edemiyoruz. Işığımız çalındı bizden. Yapay ışıklarla evi aydınlatacak gücümüz hevesimiz yok. Karım kızımızın yirmiye on beş çerçeveli üniversiteden mezun olduğunda çekildiği fotoğrafı bağrına basmış yavaş yavaş sallanıyordu. Bitmiş bir halde karşısında oturdum. Başını kaldırıp bana bakmasını umdum. Yapmadı.

- Bir gelişme yokmuş, dedim duyulur duyulmaz bir sesle. Karım her hangi bir cevap vermedi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Her zamanki gibi ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum.
Genç komiser yardımcısının söylediklerini söyleyerek karımı bir nebze kendine getirmeyi umarak içim istemese de anlatmaya başladım.

Genç komiser yardımcısı ‘Pedofili olsa işimiz kolay olurdu!’ demişti. Ben şaşkın şakın yüzüne bakmıştım yardımcının. Komiser Yalçın şaşkınlığımı görünce müdahale etme gereği duymuş, ‘sübyancı’ demişti. Sübyancı olsa işleri kolay olurmuş çünkü ellerinin altında birkaç sübyancı varmış. 

Komiserin sübyancı demesiyle kırk beş elli yıl öncesine gitmiştim. Çocuktum. Çamurlu Sokakta –sokağımızın adıydı- tek başıma evimizin girişindeki iki basamaklı merdivenin ilk basamağında oturmuş toprağa elimdeki çubuklar bir şeyler çiziyordum. Birden koşar adım, derin derin nefes alıp vererek Neneni bahçesine dalan Behzat’ı gördüm. Yirmili yaşlarında, korkunç suratlı, mahallemizde kimsenin –ailesinin dahil- kimsenin sevmediği biriydi. Her zaman korkardım ondan. Ne zaman onunla karşılaşsam kendimi çığlık atmaya hazır bulur yolumu değişirdim. Bu kere eve kaçmaya fırsat bulamamıştım o kaçıyordu. Bir süre sonra on beş yirmi kişilik bir gurup bizim evin önünde durdu. 

Hepsini tanıyordum. Başlarında Behzat'ın babası Süleyman Amca ve iki kardeşi de vardı. her birinin gözleri çakmak çakmaktı. Etrafa bakınıyorlardı. Behzat’ın peşinde oldukları aşikârdı. Elimle bahçeyi işaret ettim. Kaçacak yeri yoktu. Süleyman Amca kalabalığa dönüp, 

- O itin cezasını kendi ellerimle vereceğim.. dedi. Ağlıyordu.

- Demek sübyancılığa kadar vardırdı işi, diyerek inledi.

Sübyancı sözcüğünü o zaman duymuş, büyüklerin konuşmalarından ne olduğunu öğrenmiştim. Behzat iki sokak aşağıda demir evlerinden beş yaşlarında bir çocuğu kaçırıp çavuşun bahçesine götürmüş. Neyse ki yavruya bir şey yapamadan kaçmak zorunda kalmış. Çocuğun ailesi soluğu Süleyman Amca'nın nalbant dükkânında almış. Açmışlar ağızlarını yummuşlar gözlerini. Süleyman Amca çıldırmış. Behzat’ı Alaftarların kahvede bulacağını umarak dükkândan fırlamış. Kahveye varmadan kahvedekiler Behzat’ın ne yaptığını bilmedikleri için uyarmışlar. Behzat kahvenin arka kapısından fırlamış. Olayı öğrenince kahvedekiler de Süleyman Amca'ya katılmışlar, kiminin elinde levye, kiminin elinde balyoz, kiminin elinde kazma sapı gelip bizim evin önünde durmuşlardı. 

Bahçeden içeri ilk giren Süleyman Amca ve Behzat’ın iki kardeşi oldu. Peşinden diğerleri. Behzat’ın feryatları can yakıcı olsa da kimse kılını kıpırdatmadı. Linçten fena yapmışlardı. Darmadağın bir yüz, elleri ayakları kırılmış, hadım edilmişti. Olay polise intikal etse de kimse olayın nasıl olduğuna dair bir şey söylemedi. Babası Süleyman Amca borcu olduğunu, alacaklıların yapmış olacağını söylemiş polise gayet soğukkanlı. Kimse Süleyman Amca'yı yalanlamadı. Polis de üzerinde fazla durmadı. Bir pislikten kurtulmuşlardı. Mahalleden birileri hemen her gün o soysuzdan şikâyet ederlerdi. Behzat iki üç ay komada kaldı sonra da öldü. Ölüsüne ailesi sahip çıkmadı. Kimsesizler mezarlığına gömüldü.

Hanım elindeki çerçeveyi daha bir bağrına basıp,

- Yakalansa ne olacak? Sanki yaptıklarını ödetecekler, mapus damında semirip duracak. Dedi, hıçkırıklarına engel olamıyordu.

- Haklısın, ama belki insaflı bir, ahlaklı, merhametli bir koğuşa düşer orada cezasını keserler, dedim yutkunarak.

Hanım inliyordu. Ayağa kalktım. Yanına oturdum. Bir elini elime aldım.

- Diyorum ki, ben düşeyim o iblisin peşine.. 

- Sen ne yapacaksın?

- Bilmiyorum.. ama.. içimde bir canavar olduğuna, o canavarı serbest bırakacağıma gümanım var.. hani yakalarsam..

- Ölmesini istemem ki, dedi karım.. sürünmeli.. sürüm sürüm sürünmeli..

- İyi ya işte, dedim, canını yakarak sakat bırakırım.. ne bileyim hadım ederim, bir ayağını, bir kolunu, bir gözünü bir kolunu kesip koparırım. Tırnaklarını sökerim, dişlerini tek tek koparırım.. dilini parçalarım.. ne bileyim işte..

Titriyordum. Karım elimi tutan elimi sıktı. Bu ‘yap!’ demekti. Yap! Nasıl? Nasıl yapacaktım? Nasıl birinin peşine düşeceğimi bilmiyordum ki. Behzat gibi iri yarı devasa bir canavarla karşılaşsam ne yapabilirdim ki? Planlı programlı yapmalıydım. Önce onu etkisiz hale getirmeliydim. Bunu nasıl yapacağımı biliyordum. Bayıltıcı –boğaları, atları bayıltan türden- bir silah edinecektim. O bir hayvandı. Azgın bir hayvan nasıl etkisiz hale getirilirse öyle getirecektim. 

Birkaç veteriner malzemesi satan dükkanlarda aradığım buldum. Beş kartuşlu bir tabanca aldım. Karımla birlikte evimizin bodrum katında gerekli düzeneği hazırladık. İkinci el bir dişçi koltuğu alıp gerekli modifiye –elleri ayakları bağlamak, kafayı sabitlemek için kayışlar- işlemini ve ses yalıtımını bitirdik. İkimiz de yeniden yaşamaya başlamıştık bu hazırlıkları yaparken. Yüzlerimiz gülüyordu. Olay olduğunda korkumuz canavarın yakalanmamasıyken şimdi yakalanmasından korkuyorduk ikimizde. Neyse ki henüz bir gelişme yoktu. 

- Küçücük bir ipucu bile yok, demişti komiser Yalçın birkaç saat önce aradığımda, müsterih olmamızı da eklemişti. Rahatlamıştık. Karımla birlikte bugün – olaydan beri tam üç ay beş gün geçmişti- ilk nöbete gidiyorduk. Çok ısrar etmişti. Haklıydı. Yalnız başıma belki zor olurdu. Karanlık çöker çökmez   evden çıktık. Evimizden on dört kilometre uzakta şehrin çıkışına yakın –kızım kız arkadaşının doğum gününe gitmişti çıkışta gelip seni alayım, demiştim, o da ‘otobüsle gelirim’ demişti.. yavrum.. en son o durakta olmuştu ne olmuş idiyse- bir üst geçit vardı. Onun hemen on adım ötesinde de durak. Durağın arkası okaliptüs ağaçlarıyla kaplıydı. Arabayı ağaçların arkasına çektik. 

İlk gün hiçbir tuhaflık olmadı. Kuşku çekici en ufak bir şey. Sıradan otobüs bekleyenler, otobüsten inenler. İkinci gün de aynı saatte son otobüs saatine kadar –gece yirmi dört- bekledik. Yine yok. Umutsuzluk, yorgunluk çok uzaktı. Bir şeyler yapıyor olmanın coşkusu ilk günkü gidi sapasağlamdı. Hem tedirginliğimiz de kaybolmuştu. Doğrudur, ilk gün hem karım hem ben bayağı tedirgindik. Hele de mavi-kırmızı ışıklarıyla devriye arabası geçince. Bizi fark etmiyorlardı. Fark etseler gelip burada ağaçların daldasında ne yaptığımızı sorsalar verecek bir cevabımız yoktu. Halen yok. Beşinci günümüzdeydik.

- Yanlış yerde mi duruyoruz dersin? Dedi karım.

- Yedi gün diye kararlaştırmıştık, dedim.

- Evet, ama işte.. ne bileyim.

Çakmaklığın konsolunda duran telefona dokunup saate baktım. 21: 30’du. Otobüs saati. bir otobüs virajı döndü durağa yaklaşırken hızını düşürdü. Otobüsün arkasında bir tatlıcı arabası göründü. Kasketi vardı. Var gücüyle arabasının bisiklet pedallerine bastığı anlaşılıyordu. 

Karıma,

- Şu tatlıcıyı görüyor musun? Dedim heyecanla. 

Tuhaftı. Karımda kaykıldığı koltukta doğruldu. 

– Sence, dedi.. çığlık koparacak diye korkmadım değil. Otobüs durakta durmuştu. tek bir yolcu inmişti. Genç bir kız.  

Tatlıcı hızını düşürmüştü. Otobüs hareket eder etmez tatlıcı arabasını yeniden hareket ettirdi. Yavaş yavaş. Genç kız da ona doğru yürüyordu. Tabancayı aldım. Kartuşları kontrol ettim. Elim kapının kolunda bekliyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Karım da olanca gücüyle sağ kolumu sıkıyordu. Başımı çevirip ona baktım. Yüzü gerilmiş, gözleri adeta yerinden fırlamış gibiydi.

Genç kız tatlıcının yanından geçmek üzereydi. Durdu. Tatlıcı da durmuştu. ‘Durma!’ diye fısıldadım. Kız iki üç adım daha atsa köşeyi dönüp sitenin girişine doğru yönelecekti. Yapmamış durmuştu. Tatlıcı sol elini genç kıza doğru uzatmıştı. Yavaşça arabadan çıktım. Henüz bir şey olmamıştı. Yanılıyor da olabilirdim. Belki kıza elinde kalan son halka tatlıyı satmaya uğraşıyordu belki ikram ediyordu. Yine de canavarın o olduğuna olan inandım. Sezgilerim beni hiç yanıltmamıştı. Olanca dikkatim üzerindeydi. 

Genç kız iki büklüm olmuştu. tatlıcı da hızla arabadan inmişti. Kız şimdi yerde tor top olmuş yatıyordu. Tatlıcı arabanın önüne geçti hızla. Arabanın önündeki iki kapıyı açtı. Kızı oraya sokacaktı. Heyecandan korkudan dilim damağıma yapışmış, ayaklarım beni taşıyamaz hale gelmişti. Yavrumun paramparça edilmiş bedeni gözlerimin önünde belirdi. Hızla ağaçların arasından çıktım. 

Canavar kızı arabaya sokmuş kapıları henüz kapatmamıştı. Beni gördü. Donup kaldı. Arabayı bırakıp geldiği köşeye hamle etti, peş peşe üç el silahı ateşledim. Tatlıcı köşeyi dönmüştü. Kahretsin, dedim öfkeyle. Ardından koştum. Karım da peşim sıra çıkmış arabaya sokuşturulan kızın yanına varmıştı. Köşeyi döndüm. Canavar yerde yatıyordu. Demek ki ıskalamamışım. Tabancayı belim sokup tatlıcının yanında vardım. Yirmili yaşlarının sonunda olmalıydı. Çelimsiz biri. Suratı çiçek bozuğu, saçları siyah bir gudubet. Ellerinden tutup sürüklemeye başladım. 

Karım kızı arabadan çıkarmıştı. Kız hala baygındı. Tatlıcıyı karımın yanına bıraktım. Tabancayı karıma verdim. Koşarak otomobilime varıp çalıştırdım. Karımın yanına geldim. Her şey yolundaydı. Önce tatlıcının ellerini arkadan bağladık. Sonra ayaklarını. Sonra da adamı otomobilin bagajına attık. Genç kızı usulca arka koltuğa yatırdık. Karım da arka koltuğa geçip kızın başını dizleri üstüne koydu. Ağladığını görüyordum. Tuhaf bir sevinçle dolmuştum. 

- Kızı ne yapacağız? Dedi karım.

- O nasıl?

- Nefes alıyor, ona ne yaptı.

- Görmedin mi sanırım şok tabancası kullandı it herif.

- Ölmez değil mi?

- Hayır, hayır.. bu it işini biliyor, kurbanlarını hemen öldürmüyormuş Yalçın bey öyle dedi ya..
Ne yapacağımıza karar veremez haldeydik. Kız buralarda bir yerde oturmalıydı. Hastaneye götürsek durumu nasıl açıklardık. 

- Ne yapıyoruz? Dedi karım.

- Kahrolsun bilmiyorum, dedim iki elimle sertçe direksiyona kaç kez vurdum bilmiyordum. Neyse ki kız yavaş yavaş kendine geldi. Gözlerini açar açmaz yattığı yerden fırladı. Bir an çığlık savuracağını düşündüm. Karım ellerini tutmuş,

- Yavrum, sakin ol, korkacak bir şey yok, dedi. Genç kız şaşkın şaşkın,

- Nermin Teyze, dedi. 

Karım da ben de şaşırmıştık. Karım,

- Beni tanıyor musun yavrum, diye sordu. Genç kız hıçkırıklara boğuldu karımın boynuna sarıldı. 

- Sude’nin arkadaşı Yeliz’im.. ben sizi tanıyorum.

Karım ve kız sarmaş dolaş olmuş ikisi birlikte katıla katıla ağlamaya başlamıştı.

- Sakin olun, dedim.. boğazım düğümlenmiş gibi oldum.. 

Genç kız kendini geri çekti. İçini çekerek,

- O tatlıcı, dedi.

- Sana zarar veremez, dedi eşim.

- Burada mı oturuyorsun kızım, dedim güçlükle. Seni eve bırakalım.

Kız göz yaşlarını bilekleriyle silip,

- Memur Sitelerinde oturuyoruz. Geride kaldı.

- Tamam, dedim. U dönüşü yapıp geri döndük. On dakika sonra evine bıraktık. Anne babasıyla ayak üstü tanıştık. Bir kahve olsun içmemiz için çok ısrar ettiler ama başka zaman deyip ayrıldık. Bagajdakinin ne zaman uyanacağını bilemezdik.



Cemal Çalık, 12.07.2019,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları











Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı