3 Mayıs 2019 Cuma

SA7636/KY1-CÇ622: Ucûbe (1)

"Bir rastlantı sonucu karşılaşmışlardı. İlk başta alay etmişler, sonra acımışlar, sonra büyüsüne kapılıp tuhaf bir hayranlık beslemişler sonra yeniden alaya başlamışlardı. Bir yandan alay edip rahatlıyorlar, bir yandan hayranlıklarını dile getirip rahatlıyorlar, bir yandan her hangi bir bağımlılıkları olmadıklarını ilan ederek rahatlıyorlar, bir yandan istemeden de olsa aşırı bir bağlılık, bir ünsiyet kurduklarından şikâyet ederek rahatlıyorlardı."



-I-
Sarısu Depolama Durağında hararetli hararetli tartışan uzun saçlarını topuz yapmış genç erkekle, aynı boylarda kafası dazlak sağ kulağında küpeli genç erkek replika ayakkabılar, replika montlar içinde ortama aykırı bir tavırdan sakınarak KL08 otobüsünü bekliyorlardı. Durakta ikisinden başka kimse olmasa da halk otobüsü kaptanlarının dinlenme yerindeki pencerelerden kendilerine saplanmış meraklı bakışları olabileceği kuşkusuyla hararetli tartışmalarını fısıltılar halinde sürdürüyorlardı. 

Konu her zamanki gibi O’ydu. Garip bir alışkanlık edinmişlerdi. Depolama durağından üç durak sonraki üst geçidin orada otobüsten inip birkaç saatlerini O’nunla geçiriyorlardı. Bir yıldır alışkanlıkları olmuştu. Her gün öğleden sonra saat üçle dört arası O'nunlaydılar. 

Bir rastlantı sonucu karşılaşmışlardı. İlk başta alay etmişler, sonra acımışlar, sonra büyüsüne kapılıp tuhaf bir hayranlık beslemişler sonra yeniden alaya başlamışlardı. Bir yandan alay edip rahatlıyorlar, bir yandan hayranlıklarını dile getirip rahatlıyorlar, bir yandan her hangi bir bağımlılıkları olmadıklarını ilan ederek rahatlıyorlar, bir yandan istemeden de olsa aşırı bir bağlılık, bir ünsiyet kurduklarından şikâyet ederek rahatlıyorlardı. 

Bağımlılık konusunda zaman zaman sert bir tartışma geçse de aralarında bir süre sonra bir bağımlılık üzere olduklarını kâh üstü örtük kâh açıkça söylemeden de duramıyorlardı. Kâh şikâyetçiydiler bundan kâh anlaşılmaz bir mutluluk duyduklarını da söylüyor gibiydiler. O’nun müptelası olmuşlardı, bu açıktı. Her müptela gibi zaman zaman vazgeçtiklerini, vazgeçebileceklerini artık bir daha yapmayacaklarını söyleseler de saati geldi mi gözleri bir şey görmez oluyordu. Bir alkoliğin yemini şişeyi görünceye kadar, bir fahişenin yemini parayı görünceye kadar –fahişeliğin bir tür iptila olduğunu O söylemişti. İlk başta gençler buna dudak büküp karşı çıksalar da neden sonra O’nun fahişelik hakkında söylediklerini harfi harfine onaylamaya başlamışlardı- onların yeminleri de KL08’i görünceye kadar geçerliliğini koruyor, otobüsü görünce de her defasında unutuyorlardı aldıkları kararı.

Yaptığımızın aptalca olduğunun farkında mısın? Dedi kafası dazlak, küpeli genç.

Ne gibi? Dedi uzun saçlı genç.

Ana durağa gelmeden üç durak önce otobüsten insek otobüse ikinci kez para vermeyiz. Zaten tekrar o durağa gitmeyecek miyiz?

Eğer amaç durağa gitmek olsa dediğin doğru. Kaç kez denedik, bizi tanımadı. Yanlış durakta indiniz, beni biriyle karıştırıyor olmalısınız demedi mi? Dedi saçı topuz genç.

Haklısın.. dedi kulağı küpeli genç gülerek. Tuhaflık bizde..

Bu bir bağımlılık gibi farkında mısın? Dedi uzun saçlarını topuz yapmış olan genç. 

Yine döndük mü bağımlılığa.. ve fakat bu kez sana katılmıyorum, diye karşılık verdi başını sağa sola sallayarak dazlak kafalı kulağı küpeli genç. 

Katılmadığın neresi? Dedi arkadaşı.

Farklı dünyalar.. diye yanıtladı küpeli.

Geç bunları.. basbayağı bağımlılık.. ucuz uyuşturucu bağımlılığı gibi bir şey, dedi arkadaşı.

Tamam o zaman, bugün inmeyelim, dedi küpeli.

Bunu yapamayacağımızı biliyorsun, dedi arkadaşı.

Evet, dedi küpeli.

Belki birbirimize destek çıkarsak, dedi arkadaşı.

Öyle bir heves duymuyorum şuan, dedi küpeli.

Kahretsin, dedi utanarak arkadaşı, ben de duymuyorum, lafın gelişi öyle söyledim.

Bir eksiklik hissetmiyor musun hafta sonu?, diye sordu küpeli.

Elbette, dedi arkadaşı, hissetmez olur muyum, ne yapacağımı, nereye gideceğimi, -belki abartı diyeceksin ama değil- ellerimi ne yapacağımı bile şaşırıyorum o gün. Kaç kez senden habersiz hafta sonları da gittim, ama dedi saçları topuzlu genç, yoktu.

İtiraf edeyim ki ben de gittim, dedi küpeli utanarak. İşin ilginç tarafı ben gittiğimde oradaydı ama beni tanımadı, kendisini biriyle karıştırdığımı söyledi., söylediğinde samimiydi.. sanırım alzheimer hastalığı var.

Sanmıyorum, dedi arkadaşı.

Bilmem.. ama dediğim gibi oradaydı, dedi küpeli arkadaşı.

Cumartesi değildi o zaman, diye sözünü kesti saçı topuzlu genç.

Hayır, pazardı, senin cumartesi günleri gittiğini biliyordum, dedi küpeli.

Bana niye söylemedin, dedi arkadaşı.

Gidiyorsun diye söylemedim, dedi küpeli.

Pazar günleri de aynı halde mi oluyor?, diye merakla sordu saçları topuzlu genç.

Evet, dedi kulağı küpeli genç. Hiçbir farkı yok. Sadece bakışları biraz farklı gibi geldi. 

Her zaman farklı değil midir? Dedi saçları topuzlu genç.

Dikkat etmedim, dedi kulağı küpeli genç.

Ve fakat Pazar günü dikkat ettin öyle mi? dedi saçları topuzlu genç.

Evet, nedense dikkat etme gereksinimi duydum, Allah bilir niçin daha önce böyle bir gereksinim duymamışım, şimdi bakıyorum da böyle bir his duymamak tam bir eksiklik gibi geliyor, acaba daha ne gibi şeyleri erteleyip, öteliyorum. Tuhaf bir histi.. belki O’nun gözüne farklı görünmemin nedeni de bu olabilir?

Soner kardeşim bunu bir hale yola koymamız gerekmiyor mu?, dedi saçları topuzlu genç.

Bence de hale yola koymalıyız Bora kardeş, dedi Soner.

Niye böyle olduğuna ilişkin bir düşüncen var mı? Dedi Bora.

Hayır, dedi Soner, ya senin?

Benim de yok, dedi Bora. Kıkırdadı. Başını replika nike ayakkabılarına doğru eğdi. Sağ ayağını bir adım öne attı, geri çekti. Bakışları arkadaşının ayakkabılarına kaydı. 

Aynı renk aynı marka replika ayakkabı. Kendi ayaklarında daha oturaklı görünen ayakkabılar nedense arkadaşında pek de öyle görünmüyordu. Ucûbe canlandı gözlerinde. Her zaman ayaklarında farklı renkte ayakkabılar oluyordu Ucûbe’nin. Biri siyahsa diğeri kahverengi, biri beyazsa diğeri lila rengi, biri lacivertse öteki sarı, biri kırmızı ise diğeri krem ayakkabı ve modelleri de birbirinden farklı oluyordu, belki modelleri farklı değil de kendilerine farklı geliyordu, bu konu üzerinde sonuçsuz bir takım tartışmalara girmemiş değillerdi ve fakat işte birbirinden farklı –hem renk bağlamında hem model bağlamında- O ayakkabılar Ucûbe’nin ayağında hiç ama hiç de tuhaf durmazken, aynı renk aynı marka, aynı model, yani tek eş olmayan ayakkabılar arkadaşı Soner’in ayaklarında öyle böyle değil, bayağı bir tuhaf, bayağı bir garip, bayağı bir uyumsuz duruyordu ve şeytan bilir neden olduğunu çıkaramıyordu. Soner de arkadaşı gibi bir ayağını –kendisi sağ ayağını ileri geri sürtüyordu Soner ise sol ayağını- bir ileri bir geri atıyordu. Bora gülmemek için kendini epey bir sıkmıştı. Bu sıkmanın ardından hiç de hoş olmayan bir ses bedeninden çıkabilirdi. Ve çıktığında arkadaşı o sesi duyardı kuşkusuz. Arkadaşı duyduğunda zaman zaman kendisini utandıracak bir anı olarak anabilirdi Soner. Soner bunu zaman zaman yapardı. Hem hiç çekinmeden, üstüne üstlük biraz da katarak, abartarak yapardı. Buna engel olmalıydı. Yavaş yavaş nefesini dışarı bırakıp bağırsaklarını rahatlatma yoluna gitti. Neyi hale yola koymaları gerektiği üzerine düşüncelere daldı.

Bizim için bir okul olup çıktı, dedi Bora, bu hiç hoş değil..

Benimki ince bir merak, ben hiç de senin etkilendiğin kadar etkilenmiş değilim, dedi Soner. 

Kendi söylediğine kendi inanmayarak söylemişti bu sözleri, öyle böyle etkilenmediğini biliyordu, hem kaskatı biliyordu, bu yüzden az sızlanmıyordu, sızlanmaları kendisiyle sınırlı olsa da, sızlanmalarına bir çözüm olarak görmüştü bu yalanı dillendirmeyi, yalandan çok bir ikna söz konusuydu. Eğer arkadaşını ikna ederse kendisini ikna etmek de kolaylaşacaktı. Bunu umuyordu. Öyle olsun istiyordu. Boş bir umut olduğunu bile bile, bir şey yapmamış olmak için böyle bir şey yapma yoluna sapmıştı.

Sanırım, dedi Bora, söylediklerine kendin de inanmıyorsun.

Bunu da nereden çıkardın? Dedi Soner.

Daha dün, dedi Bora, sustu, telefonuna mesaj gelmişti. Cebinden hızla telefonu çıkarıp baktı. 

Önemsiz bir reklam mesajı gelmişti, bilmem hangi bankanın kendine özel bilmem yüzde kaçla otuz küsur bin kredisi hazırmış da mış mış.. yüzünü buruşturup mesajı sildi, telefonunu montunun cebine koyarken, daha dün kantinde Selda’ya ayakkabılar hakkında vaaz verirken O’nun tümcelerini yineliyordun. Bir sürü rivayetleri kendi tümcelerinle muhatabına boca eden bir ravi olmuştun oğlum! Diye gülerek sürdürdü konuşmasını. 

Acıklı bir gülüştü bu. Kendisine de gülüyordu. Bunu arkadaşı bilsin istemese de kendisine de gülmüştü. Dedikleri kendisi için de geçerliydi. Evet, bunu yadsıyacak bir durum yoktu. Dışarıdan biri bunu kolaylıkla görürdü. Arkadaşı hakkındaki kaygıları kendisi için de geçerliydi. Daha yeni evlerinin hemen sokak başındaki büfede büfeciye aynı şekilde konuşmamış mıydı? Soner’in Selda’yla konuşması gibi yani! Bir an tuhaf bir tiksinti gelmişti büfeciye ayakkabılar konusunda bir şeyler anlatırken, kendi sesinden tiksinmiş iğrenmişti. Bunu yadsıyacak değildi. 

O anlattıkça sahte bir ilgiyle dinliyor gibi yapıyordu büfeci, her halinden belliydi. ‘Tüh.. yazık yazık!’ demişti bir ara kestiği rolü unutarak. Sonra hemen kendini toplamış, sahte ilgisine ilişkin ipuçları sergilemeye çıkmıştı. Hemen susmuştu. Bora. Bir an gözlerini büfecinin gözlerine dikmiş sonra hızlı adımlarla yürümüştü. Bir daha o büfenin önünden bile geçmemeye karar vermişti ama bunun olmayacağını biliyordu. İçtiği sigarayı yakınlarda ondan başka satan yoktu. Hadi normal havalarda gidip başka bir yerden alabilirdi ama ya yağmurlu havalarda? Ya soğuk havalarda ne yapacaktı? Olacak şey değildi. 

Ayakkabılar konusunda adam haklı ama.. dedi Soner.. O da gülüyordu.

Hangi konuda haksız ki? Dedi Bora.

Bence söylediği her şey temelde abuk sabuk şeyler, birbirinden kopuk, anlamsız, niye söylediğini kendisinin bile bilmediğine yemin edebilirim.. dedi Soner.

Aslında haklısın, insan sonraları üzerinde düşününce, saçma sapan şeyler oldukları hemen belli oluyor ve fakat.. 

Ve fakat, diye sözünü kesti Soner, bir de bakıyorsun gerçeklerle birebir örtüşen şeyler söylemiş.. nice düşünürün üzerinde yıllarca kafa patlattığı ve fakat çözemediği bir gizemi çözer nitelikte, oldukça derin, oldukça kapsamlı, oldukça yerinde, oldukça tutarlı, oldukça verimli, oldukça ussal, oldukça ikna edici, oldukça sağlam, oldukça açık, oldukça ironik, oldukça absürt.. oldukça kaygı verici, oldukça kuşatıcı, oldukça muğlak, oldukça müphem.. nicelerinin, nicelerimizin gözden kaçırmış olduğu, mutlak anlamda farkında olunması gereken ve fakat farkında olunmayan, ıskalanan şeylermiş gibi söylediği her bir şey..

Evet öyle.. ve fakat hadi somut bir örnek ver desem? Hadi bir örnek verelim desem.. ikimiz de apışıp kalmıyor muyuz? Dedi Bora, arkadaşının yüzüne baktı. İkisi de sırıttı. Akıllarında örnek verecek bir tek tümce yoktu gibilerine geliyordu. Bir çelişki içine oldukları açıktı. Bunu kendileri de biliyordu. Bildiklerini bilmelerine karşın böyleydi bu. Tuhaf bir yadsıma, tuhaf bir onama içindeydiler.

Haklısın, dedi Soner. Burada da bir tuhaflık vardı. Şuan kendi aralarında bir tek tümce, Ondan bir tek özdeyiş benzeri bir tümce akıllarına gelmiyordu gelmesine ama başkalarıyla bir araya geldiklerinde öyle şeyler söyler olmuşlardı ki.. öyle şeyler söylüyorlardı ki akıllara seza.. işte Soner’in dün kantinde Selda’ya anlattığı şeyler.. işte kendisinin bir önceki gün büfeciye anlattığı şeyler..

Selda’nın yanında bülbül kesilmiştin ama.. dedi Bora.

Ayakkabılarla ilgili ipe sapa gelmez şeylerdi işte.. dedi Soner.

O’nun ayakkabılarla ilgili bir takıntısı var sanırım. Dedi Bora.

Ayakkabı çok önemli bir araçtır, insan için vazgeçilmezdir. Dedi Soner Ucûbe’nin söyleyişini yansılayarak.

Ayakkabı çok çok, önemlidir, diye sürdürdü konuşmayı Bora, o da Ucûbe’nin söyleyişini yansıladı.

Ayakkabı önemli olmasa, diye atıldı Soner, daha ayakkabı sözcüğüne bakar bakmaz insan iki adet altı harfli, dört adet beş harfli, on iki adet dört harfli, dokuz adet üç harfli sözcüğü görebilir mi?

Göremez, dedi Bora ve saymaya başladı;

6 Harfli Kelimeler
BAKAYA
AKYAKA
5 Harfli Kelimeler
KAYIK
KIYAK
KABAK
KAYAK
4 Harfli Kelimeler
YABA
AYIK
BAKI
KAYI
KIYA
YAKI
AYAK
KABA
KAYA
YAKA
AKAK
KAKA
3 Harfli Kelimeler
BAY
AYI
ABA
AYA
KAY
YAK
AKI
AKA
KAK

Pöh..Ne yani her hangi bir şeyin önemi adından ilk bakışta kaç sözcük türetildiğine göre mi belirlenecek? Dedi Soner.. hadi can sözcüğüne bakalım.. kaç tane ne türetebiliriz? Can çok mu önemsiz?

Bunu Ona niye söylemedin de hemen onayladın ve sonra koşa koşa Selda’ya sattın? Diye karşılık verdi Bora.

Taktın ama sen de Selda konusuna? Dedi kızarak Soner.

Takmadım abicim.. satışını gözümün önüne getiriyorum da.. hatta istemeden, her hangi bir gayret göstermeden kendiliğinden olmadı mı? Hadi itiraf et! Dedi Bora.

Tıpkı O’nun gibi konuştun! Dedi Soner.

Selda gibi mi? dedi Bora.

Kimi kastettiğimi anladın ve bu tavrın da tıpkı O’nun gibi. Dedi Soner.

Ucûbe gibi mi? dedi Bora.

Şimdi Ucûbe gibi, bir öncekinde ise Selda gibi, o da anladığı halde anlamazlıktan gelir, dedi Soner.

Neyi anlamazlıktan geldim? Ya da geliyorum, dedi Bora.

Canın cehenneme, dedi Soner kızmadığını, latife yaptığını sezdirmeyi umarak.

Kızmıyorum, dedi Bora arkadaşının latifesini anladığını sezdirmeyi umarak.

Tutturmuş ‘ben de geleceğim!’, dedi Soner.

Getirseydin, dedi Bora.

Büyüsü bozulur, dedi Soner.

Bozulacak bir büyü olduğundan emin misin? Dedi Bora.

Bilmem, dedi Soner, ya sen?

Bir büyüsü olduğu kesin, ikimizi de her gün yanına getirttiğine göre. Dedi Bora.

Diyelim ki sırılsıklam sözcüğü.. dedi Soner.

Yine mi önem konusu ve sözcükler.. dedi Bora.

Ne yapayım aklımdan çıkmıyor, dedi Soner, bugün seninle buluşmaya gelmeden önce üşenmedim sırılsıklam sözcüğünden ilk bakışta kaç sözcük türetilebileceğine baktım.

Eee.. sonuç, dedi merakla Bora.

Sonuç kendisi on bir harfli –hoş yinelen harfler niye sayılıyor onu da anlamış değilim, yeni bir nesnenin adı üzerine konuşursa ve o nesne de yinelenen harf varsa hiç çekinmeden soracağım- ve ilk bakışta üç tane dokuz harfli sözcük türetilebiliyor; ISIRILMAK, SIRSIKLAM SARILIKLI, iki adet sekiz harfli sözcük; ISIRILMA, MISIRLIK, on sekiz adet yedi harfli sözcük SIMSIKI, MISIRLI, SARIMSI, ISIRMAK, ISLIKLI, KISILMA, SARIMLI, SIKILMA, SIRIMAK, SIRMALI, ASIRLIK, KALIMLI, KIRILMA, KIRMALI, SARIKLI, SARILIK, ALIRLIK, ARLILIK, altı harfli sözcük..

Tamam tamam, dedi Bora.. bıraksam tek tek sayacaksın.

Ne diyor ‘o söylediğin çok önemsiz bir şey.. o kadar önemsiz ki.. yeni bir sözcük türetmede oldukça kısır.. görmüyor musun?’ ya bunu ‘can’ sözcüğüne dedi, düşünebiliyor musun can sözcüğü, dedi Soner.

Evet, sevgi sözcüğü için de.. gelgit akıllı işte. Dedi Bora.

Bizimle alay edip etmediğini bir anlasam, dedi Soner.

Bahse varım bugün bizi rüzgârlardan sınayacak, dedi Bora.

Bunu nereden çıkardın? Dedi Soner.

Hafif hafif esen rüzgârın farkında olmadığını mı söyleyeceksin? Dedi Bora, hadi söyle bakalım bu esen rüzgâr hangisi?

Bilmiyorum derim, dedi Soner.

Kurtulacağını mı sanıyorsun? Dedi Bora.

Sen biliyor musun? Dedi Soner.

Tanrı hakkı için bilmiyorum, dedi Bora.

Yanarım yanarım da siz gençlere gıpta ettiğim zamanlara yanarım, dedi Soner.

Öyle derse de haklı adam, dedi Bora, siz ki bilgiye kolaylıkla erişebilecek nesnelere sahipsiniz ve fakat hiçbir halt bilmiyorsunuz? Bu dünyada soluk alıyorsunuz da..

Bu dünyada soluk alıyorsunuz da, diye sözü Bora’nın ağzından aldı Soner ve en basitinden işte sokağa çıktığınızda yüzünüze çarpan, tüm bedeninizi sarıp sarmalayan, saçlarınızı yalayan ya da balkonda otururken suratınıza sırtınıza vurup duran ya da odanızda pencerenizi açtığınızda içeri dolan.. 

İçeri dolan rüzgâr nemenemdir? Adı nedir? Diye tümcesini tamamladı Bora, Soner’in.

Sence haklı değil mi? dedi Soner.

Hiç merak etmedim ki? Dedi Bora. Lanet rüzgârların adını bilsem ne bilmesem ne? Bilmediğimde rüzgâr esmemiş mi, esmiyor mu olacak? Ha ‘beni karayel fena çarptı!’ dediğimde cereyanda kaldığımı daha net bir biçimde mi anlatmış olurum, oluyorum, olacağım?

Tıpkı O’nun gibi uslamlamalar yapıyorsun! Dedi Soner.

Kahretsin evet, biliyorum, dedi öfkeyle Bora. Ve bu beni epey bir sinirlendiriyor.

Gidişimiz O’nun gidişine benziyor, dedi Soner.

Kahretsin evet, görüyorum, dedi öfkeyle Bora.

Hayır yani ayakkabıdan aldanışa nasıl geldi, hala anlamış değilim, dedi Soner.

Evet, ama ne mükemmel bir çıkarsama yahut uslamlamaydı o.. dedi Bora..

Evet.. dedi Soner.. aldanışlarınıza ortak etmek için gösterdiğiniz azimli gayrete teşekkürlerimle birlikte lütfen, hassaten rica ediyorum bu gayretten muaf tutun beni.. inanın kendi aldanışlarım yetiyor kendime.. ne mükemmel bir vargı, ne dehşetli bir farkındalık, sence de öyle değil mi?

Hadi binelim, dedi Soner’e Bora, durağa yanaşan KL08’i göstererek.

İki arkadaş otobüsten içeri girdiler. Orta kapının hemen arkasındaki ikili koltuğa yürüyüp oturdular. Bir süre hiç konuşmadan öylece beklediler. Her ikisi de telefonlarını çıkarıp saatlerine baktılar, sosyal medya hesaplarını kontrol edip telefonlarını ceplerine koydular. Kaptan ve kendilerinden başka kimse yoktu, durakta da kimse yoktu. Otobüs hareket etmeliydi ve fakat etmiyordu. 

Otobüs şoförü kulaklığından arkadaşı olması muhtemel biri ile –belki şirketten bir yetkili bile olabilirdi, ancak şirketten bir yetkili olmadığı konuşmanın oldukça senli benli olmasından belliydi, kuşkusuz şirketten biri de şoförün arkadaşı olabilirdi ve onunla da böyle senli benli konuşabilirdi şoför, bu olasılık olsa bile konuşma ne güzergâh, ne otobüs ne de yolcular hakkında olmadığı için konuşulan kişinin şirketten biri olma olasılığını oldukça zayıflatıyordu, hem şirketten biri ile babaannesine köfte alınması ile ilgili talimatlar niye versin? Muhatap ne dediyse artık ne diye ‘hayır.. o köftecinin köftelerini sevmiyor!’ desin? Bütün bu ve benzeri veriler kaptanın telefonda konuştuğu kişinin kendi ev halkından biriyle yaptığı bir konuşma olduğunu gösteriyordu- rahat bir konuşmayı sürdürüyordu. Soner ve Bora birbirlerine baktılar, beklemekten sıkılmışlardı. Sıkıldıkları bu bekleyişten sıyrılmak için ceplerine koydukları telefonları yeniden çıkardılar ve telefonlarındaki saati birbirlerine gösterip – Soner’in telefonunun saati Bora’nın telefonunun saatinden iki dakika kadar ileriydi, Bora bu ileri oluşu görmezden gelmeyi seçmişti aklının bir kenarına not alarak- dudak büktüler. Sonra yeniden alelacele telefonlarını ceplerine koydular.

Kaptan araba hareket etmeyecek mi? dedi Soner çekingen bir ses tonuyla. Durakta başka yolcu yok, diye sürdürdü konuşmasını.

Kaptan aynadan, kendisine seslenen dazlak kafalı, pala bıyıklı, sağ kulağı küpeli gence sert bir bakış fırlattı. Kaptan sert bakış fırlatmakta oldukça ustalaşmıştı ve bu yüzden şimdi de o kolayca attığı bakışlardan birini bu sabırsız yolcuya fırlatmada hiç zorlanmadı, tüm halk otobüsü şoförleri arasında sert bakış fırlatma yarışması düzenlense belki ilk üçe giremezdi ama –böyle bir olasılık her zaman vardı, oldum olası herhangi bir yarışmada hiç mi hiç ilk üçe girmişliği yoktu, bunu dert etse de dert ettiğini belli etmemede de oldukça mahirdi kaptan- sonlara yakın bir yerde bir derece edinirdi elbette, bunda olağanüstü bir durum olmadığı kendiliğinden açıktır, öyle ya bir yarışma düzenlendiğinde yarışmaya katılanlara ister istemez bir derece verilirdi, hatta yarışma dışı kalsa bile bir derece mutlaka bulunurdu, insan dünyası derece bulmada hiç zorlanmaz ki, bunu her birimiz gayet belgili bir biçimde bilir, bilmesek de sezeriz. Hiçbir yarışmada ilk üçe girmeyi başaramayan bu şoför Otobüs koltuğuna –kendi deyimiyle makam koltuğuna- oturmadan önce munis bakışlı, sevecen tavırlı, merhamet abidesi sayılmasa da merhamet kırıntıları sergilemede cömert, müşfik, kalender, alicenap, hoşgörülü, şen biriyken koltukta kimsenin –kendisinin de- bilmediği tılsımın etkisiyle birden bire kendini herkesten daha önemli biri gibi görmeye başlar ve böylece gülmeyi, tebessüm etmeyi zayıflık bilen, asgari nezaket kurallarını bir çürüyüşün ilk safhası olarak gören, haşlanması, azarlanması gereken kimi yolcuları haşlamada, azarlamada biraz alttan alışını insanlığına yoran birine dönüşüverirdi yine öyle olmuştu. Haşlanacak, azarlanacak iki densiz yolcu oldukları daha otobüse biner binmez anlaşılmıştı. Onca boş koltuk dururken orta kapının hemen arkasındaki koltuğa –ki şoförün en sevmediği koltuklar o koltuklardı Allah bilir nedense en gıcık, en gudubet, en huysuz, en canı tez, en mendebur, en laftan anlamaz, en cazgır, en bed bakışlı, en bed sesli, en bed görünüşlü, en bed kılıklı, en kendini beğenmiş, en ukala, en sevimsiz, en sıska, en şişman, en uzun, en kısa, en çelimsiz, en gürbüz yolcular gider o koltuğa otururlardı, öyle ki bazen bu enlere sahip olmayan yolcu olmadığında otobüs tıklım tıklımken bile kimse oturmazdı o koltuklara- geçip oturmuşlar kendilerini ele vermişlerdi.

Araba hareket saati durakta yazıyordu genç adam, beş dakikamız daha var! Dedi şoför sert bir sesle.

Dikkat etmemişim, dedi Soner utanarak.

Elbet etmeyeceksiniz, dedi şoför alayla. Niye dikkat edesiniz ki? Şoför ne güne duruyor. Ona sorar, ona asılırsınız olur biter, onu işini yapmaktan alıkoymuşsunuz çok mu önemli? Zamanını çalmışsınız, zamanını çalarak uğrayacağı duraklara geç varmasına sebep olmuşsunuz, böylece hakkında tutulan dosyaya ‘işini savsaklar!’ notunu düşürerek bir takım cezalara, yaptırımlara uğramasını sağlamışsınız, maaşından kesintileri sağlamışsınız ne önemi var? Durakta hangi otobüs saat kaçta hareket ediyor, hangi duraklardan geçiyor nereye gidiyor yazan tabelalar asılı.. ama siz okuma zahmetine girmezsiniz. Yanaşan otobüs şoförü ne güne duruyor? Ona sorarsınız, ha madem bu araba geçmiyor öyle ise hangilerinin geçtiğini tek tek saysın istersiniz. Arabaya binince de işin şekli değişir. Telefonlarınızı çıkarır ofisinizde, evinizdeymiş gibi rahat rahat ulu orta konuşur, sevgilinize fırça atar, şiir okur ya da karınıza kızınıza oğlunuza fırça atar, alacaklınıza küfreder, borcunuzu inkâr edersiniz. Yanınızdaki yörenizdeki umurunuzda bile olmaz. Sadece yanınızdaki yörenizde ki mi? Ya kaptan! O can taşıyor, ya dikkati dağılır bir kazaya uğrarsa.. ama ne önemi var.. şoför şoför olmakla baştan kabahatli, baştan hakketmiş aklınızda her ne varsa.

Özür dilerim kaptan! Dedi Soner epey bir utanmıştı.

Evet, evet, dedi Kaptan, tabi özür diler işi yumuşatmaya kalkışırsınız, hatta işi tamamen düzeltmiş gibi olursunuz, öyle umarsınız.. oysa olan olmuş biten bitmiştir, hangi özür hangi yanlışlığı düzeltmiş, hangi hatayı gidermiştir? Özür diledi daha ne yapsın arkadaş değil mi ama?

İnelim mi? dedi Soner fısıltıyla Bora’ya.

Daha neler? Diye yanıtladı Bora arkadaşını, zaten yeterli kontörüm yok kartta.

Benim de, dedi Soner, şoförün duymayacağını umduğu bir sesle.

Yok bir şey, dedi şoför, telefonda konuşmaya dönmüştü. Her zamanki densizlikler, otobüslere binmeye görsünler babalarının malı sanıyorlar, dağıtım duraklarında otobüslerin bir kalkış saati olduğundan bihaber olmaları yetmiyormuş gibi en ukala tavırlar takınmaktan da geri durmazlar.

Bize saydırıyor, dedi gülerek Bora.

Yarı yolda indirmese ne iyi, diye yanıtladı arkadaşını Soner.

Şoförden mi daha çok sözcük türetilir kaptandan mı? Dedi Bora.

Yine başlama, dedi Soner. Hem şoför beş harfli kaptan altı harfli, ister istemez kaptandan daha fazla türetilir.

Bahse var mısın? Dedi Bora.

Hey, yoksa zaten yanıtı biliyor musun? Dedi Soner.

Hayır, dedi Bora.

O zaman kaptan diyorum, dedi Soner. Şoförden en fazla üç adet üç harfli sözcük olur ve kaptandan da en az dört adet beş harfli sözcük türer ki gerisini sen düşün.

Haklısın, dedi Bora.

Mertçe yüzüme söyleyin, dedi kaptan dikiz aynasından azarlanacak yolcu koltuğuna oturan gençlere sert sert bakarak.

İki genç sustular. Yanıt vermenin onları istenmedik bir sona doğru sürükleyeceği gün gibi ortadaydı. Her iki genç ‘inşallah başkaları şimdi gelir de kurtuluruz!’ diye dua ediyorlardı birbirlerinden habersiz. Aslında böyle bir olasılık yoktu. Fakat dağıtım yerinden çıkıp ilk durağa geldiklerinde liseli öğrenciler olacaktı. Bu da şimdilik en fazla beş yüz metrelik bir mesafede yiyecekleri zılgıtlara katlanacaklar demekti, eh bu da katlanılmayacak bir mesafe değildi. Hoş inip hemen sonraki otobüse –KC33- binebilirlerdi. Bunu yapmalarına kartlarındaki kontör sayısından çok O’nun kendilerine pas vermeyeceği bilgisi engeldi. 

Böyle tuhaflıkları vardı Ucûbe'nin. İlk inişlerinde KL08’den indikleri için böyle olmuştu, artık onlar KL08’le kendisine konuk gelen kişilerdi. Başka bir otobüse –örneğin KR57- binseler bu kez KL08’e binmeleri anlamsız olurdu. Kuralları o koymuştu. Belki bu konuyu Onunla konuşup bir başka otobüse binmelerine bir olanak tanımasını sağlayabilirlerdi. Ama şimdilik bu otobüse binmek zorundaydılar. Ve fakat kaptan susacak gibi değildi. Konuşma gereksinimini telefonda giderememişti anlaşılan. Anlaşılan bu gereksinim bir çığ gibi taşıp durmakta kararlıydı. 

Bora usulca yerinden kalktı. Soner, Bora’nın montunun eteğinden tutup yerine oturmasını sağlamaya çalıştı. Nafile bir girişimdi bu. Bora sağ elinin işaret parmağını dudaklarına kadar götürüp arkadaşına susmasını, sakinleşmesini, rahat olmasını –artık arkadaşı nasıl anlayacaksa öyle anlayacaktı- işaret edip kaptana doğru yürüdü. Bora ayağa kalktığında bütün iriliğini sergilemişti. Az biraz göğsünü de ileri çıkarmış gibiydi. Yüzünde belli belirsiz bir öfke tebessüm karışımı kaptana yaklaşırken kaptan olası saldırıya karşı bir takım önlemler düşündüyse de dinlenme yerindeki arkadaşlarının kendinden haberdar oluşu önlem almasını savsaklatmış, gelmekte olanı beklemeye başlamıştı. 

Bora daha bir iri yarı göründü gözüne kaptanın. Kaptan her ihtimale karşı hemen solundaki pencereyi açtı. Rüzgârın olanca sertliği, soğukluğu sol yanından vurup geçti. Bora yanına vardığında hafif sola yattı kaptan. Bora başını iyece adama yaklaştırıp fısıltı halinde bir şeyler söyledi. Kaptanın bakışları değişti, gözleri büyüdü fısıltılı bir ‘ya!’ sesi çıkardı. 

Başını hafifçe korka korka arkaya çevirip Soner’e baktı. Bu bakışı sezdirmeden yapmayı ummuştu ve fakat Soner kendine yönelen başı ve bakışları çoktan fark etmiş, olan biteni anlamaya çalışır bir konuma geçmişti.

Kusura bakma, dedi kaptan Bora’ya.

Önemli değil, dedi Bora.

Böyle oluyor işte, insan dikkat edemiyor.. dalgın oluyor. Dalgınlığının kurbanı oluyor. Allah seni inandırsın daha arabaya binmeden kendime ‘bak Ramiz bey, dedim, kendimle konuşurken hep böyle Ramiz bey derim. Ramiz Bey dememin nedeni patronumdan yediğim fırçalar yüzündendir. Eğer patron birine ‘Falan Bey’, diyerek söze başlamışsa kendini fırçalamaya, azarlanmalara hazırlamalıdır, işte bu yüzden ben de kendimi kendime getirmek için hep böyle ‘Ramiz Bey’ derim. Yani demem o ki kendimle önemli bir şeyi konuşmaya karar vermişsem, unutulmaması, kulak ardı edilmemesi gereken bir şey hakkında kendimle konuşmaya, kendimi uyarmaya karar vermişsem kendi kendime hep Ramiz bey, diyerek başlarım söze. Yine öyle oldu. hatta Allah seni inandırsın sabah saat altıda evden çıkıp arabaya doğru yürürken, bu hafta sıfır altı on dört sırası bende, bu yüzden altıda çıkıyorum evden, çıktım evden, çıkarken de kendime bak Ramiz bey, dedim, daha dikkatli olmalısın, nihayetinde sana emanet edilmiş bu araç ve bu hat ve bu hattın yolcuları.. gelişi güzel davranamazsın, varsın dişin ağrısın, karnın ağrısın, başın ağrısın varsın ishal olmuş olasın hiç önemli değil, her şeyi unutacak gözünü dört açacaksın.. gözünü dört açmalısın! Bak hava puslu, belki yağmur yağacak.. tamam şirket durak dışı kimseyi alma demişse, böyle bir kural vazedilmişse sen de uyacaksın, uymak zorundasın ama durağa bir iki metre kala el kaldırmış bir yolcuyu da görmezden gelmemelisin, gelemezsin. Özellikle de yaşlılara karşı, hele öğrencilere karşı.. nihayet seni kaçırdılar mı en az kırk kırk beş dakikaları gider, derse geç kalırlar.. hani yaz olsa, hani okullar tatil olsa neyse.. ama bu mevsimde kuralları biraz esnetmek insanlığın gereğidir, bunu sakın göz ardı etme, etmemelisin. Varsın bir takım ispiyoncular durak dışı yolcu aldın türünden raporlar versin, hiç önemli değil.. yaşlı biri bir iki adım daha atsa durakta olacak demek ki nefesi oraya kadar yetmiş, durup alsan ölmezsin ya.. hepi topu bir iki metre durağın ya gerisinde –senin otobüsün geliş yönüne doğru değil de gidiş yönüne doğru- ya ilerisinde kalmış.. azıcık inisiyatif kullan!

Anlıyorum, anlıyorum, dedi Bora, kısa kes dercesine. Kaptan başını salladı.

Evet uzatıyorum, haklısınız. Ama işte bazen kaptırıyorum kendimi, böyle bir pis huyum var işte. Daha dikkatli olmalıydım, leb demeden leblebiyi anlayan bir insana sözü uzatmanın ne anlamı var? Sözü uzatıp kişiyi niçin çileden çıkarasın? Niçin öylesi bir aymazlıkla gününü heba edesin? Niçin gönül kırıp ah alasın? Niçin? 

Önemli değil, dedi Bora, önemli olan üstelememek. Farkına varılmayanın farkına varıldığında kendini düzeltmek.

Evet, dedi kaptan, çok iyi söylediniz, tahsilli insanın hali bir başka oluyor, ne de güzel sözcükler bulup durumu olanca çıplaklığıyla gözler önüne serdiniz, ben olsam uzatır da uzatırdım, dedim ya benim de işte böyle tuhaf bir huyum var, uzattıkça uzatırım, her hangi biri ikaz etmese daha da uzatırım, ama inanın en çok kendim rahatsızım bu durumdan. Her neyse artık yerinize geçerseniz, saatim geldi, kalkabilirim. 

Bora tebessüm ederek ayrıldı kaptanın yanından. Sırıtarak arkadaşına doğru yürüdü.

Neler oldu? Dedi Soner, ne söyledin adama? 

Adam dediği kaptan, ikide bir dikiz aynasından Soner’e bakıp sevecenlikler sergileme uğraşı veriyordu ki, pek gülünç görünüyordu.

Yok bir şey, dedi Bora ciddi bir biçimde. Ciddiliğini bozamazdı kaptanın tarassudu altında olduğunun ayrımındaydı.

Nasıl yok bir şey? Dedi Soner sinirlenerek, adam birden bire değişti, sen yanına gitmeden önce şimdi levyeyi alıp üzerimize yürür, diyordum, sen gittin, bir şeyler fısıldadın kulağına adam yüz seksen derece döndü.. nasıl yok bir şey?

Önemli değil, dedi aynı ciddilikle Bora.

Ben karar versem, dedi Soner.

İnince söylerim, dedi Bora.

Şimdi söylesen, diye ısrar etti Soner.

Gizemi bozulur, dedi Bora.

Ne gizemi? Dedi Soner.

Yeter sıkboğaz ettiğin, dedi Bora.

Daha da edeceğimi bilmelisin, dedi Soner.

Lütfen ama! Dedi Bora.

Hadi ama! Dedi Soner.

Bora Soner’in sorgulamasından kurtulamayacağını biliyordu. Bilmese de seziyordu. Konuyu değiştirmenin yollarını aradı bir süre. Birden, içe doğan bir bilgiyle rahatladı. Gevşedi. Sesine olanca ciddi bir ton katarak;

O’na dedim ki bölünebilir olanın teselsüle düşüp düşmemesi kestirilebilir olan mıdır? O da, ‘Değildir!’ dedi. Sonra ben de O’na bizde olanın biz olmayandaki durumu bize tuhaf geldiği gibi biz olmayana göre de tuhaf olan bizde olandır. Böyle olmasında yadırganacak bir durum yoktur, kuşkusuz bu ilkellikten uzak olan için geçerlidir.

O ne dedi? Dedi Soner inanmadığı halde.

Hava iyiden iyiye azıttı.. Böyle sıcak görmedim, dedi, dedi Bora.

Sıcak hava, dedi. Bu mevsimde, kışa girdik bari usturuplu uydur, üzerimizdeki montlara göre uydur?

İşte bu yüzden böyle sıcak hava görmedim, dedi ya. Bu mevsimde böyle bir sıcak görmemiş.

Anladım. Dedi Soner, dudak bükerek, eee.. sonra.

Sonra senin bir görevli olduğunu, gerekli yerlere betikler yazdığını –bu betiklerin bir tür rapor olduğunu- ve bu betiklerin salt istikbaldekiler için yazıldığını, benim de bir tür tanık olduğumu söyledim. O da ‘Yergiler bir açılıma olanak tanımıyorsa yergi değil demektir!’ dedi ve sonra da ‘neyse ki ayağıma giren kramp ellerimden uzak durmayı akledebiliyor!’ türünden bir şeyler söyledi.

Ben de inandım, dedi Soner.

İster inan ister inanma, dedi Bora, böyle bir olasılık ve olası durum var elbet. ‘olası’ (mümkün) kavramıyla anlatılmaya çalışılan, resmedilen şey bize ‘olası’ olanın bölünemezliğini sezdirse de bazılarınca mümkün (olası) bölünebilir bir şeydir. Ve bu bölünmüşlüğü üçle sınırlandırarak temel argümanlarını bu bölümleme üzerine oturtmuş ve dahi bölünemez olduğu açık olan ‘olası’yı böyle sunanı bu sunumundan ötürü ‘safsata’cılıkla suçlamıştır ki biz bu tarihsel kavganın ne o yanında ne bu yanında durmayı kendimize reva görüyoruz. Onlar geldi geçtiler. Biz de gelip geçmekteyiz. Ben istikbaldekiler için olanın ne anlama geldiği üzerine düşüneyim biraz, dediğinde ben de O’na eğer istikbaldeki denetimci okuyor, okuyacak ise bu yazılanları, biz çoktan geçip gitmişiz demektir. Peki, bu geçmişlik olgusu aleni olduğu halde siz istikbaldeki denetçilerden ne umulmaktadır ki bu satırlar yazılmış. Yazmışız. Başkalarını bilmem ancak ben benim düştüğüm hatalara düşülmemesi için istikbaldeki denetçilere böylesi betikler (raporlar) bir görev olarak verilmemiş olsaydı bile, yine de yazmayı itiyat edinirdim, işte yazmayı itiyat edinmişim. Tarihsel kavgalarda taraf olmak beyhudeliğin en ahmakçasıdır ve fakat gel gör ki nice kelli felli düşünürler bu kavgadan kendilerini kurtaramamışlardır. Biz dahi –Ben Bora ve arkadaşım Soner, Soner belki Selda’yı da katar, ancak Selda’nın buraya katılması hiç de olası görünmüyor, zorlamanın da anlamı yok- zaman zaman kendimizi böyle bir durumda –istemeden de olsa- buluyoruz. İşte betiğin girişindeki ‘olası’ üzerine söylediklerimiz de o kavgada kendimize bir yer bulma çabası apaçık görünüyor. Görünmüyor! Denebilir mi? Dense de bile isteye bir körlüğü seçmekten öte bir anlama sahip değildir. ‘Olası’ kavramıyla anlatılan hiçbir nen bölünebilir değildir. Az olası, çok olası, her iki duruma yakın olası, türünden bir bölümlemenin ussal hiçbir anlamı yoktur. Çünkü az olası, dediğimizde azdan daha az olası dememek için hiçbir gerekçemiz yoktur. Ya da çok olası, dendiğinde çok çok olası diye bir seçenek daha eklememek için elimizde her hangi ussal bir kanıt yoktur. Öyle ise bu bölümleme batıldır ve bizi teselsüle sürükler. Olası olanın az veya çokluğu anlamsızdır. Milyarda bir olasılığı olanın milyarda dokuz yüz doksan dokuz bin olandan özde bir ayrımı yoktur. Öyle ise olası olanın olmasının azlığı çokluğu söylenemez. Söylenmemelidir. İstikbaldeki muhterem denetçiler şunu bilmelisiniz ki bir dönemin, bir çağın, bir devrin rengi, kendisinde anlamlıdır. Kendisinde yakışandır. Siz kendi kavramlarınızı, kendi anlamlarınızı oluşturmanın, kendi yakınmalarınızı, kendi takıntılarınızı, kendi sıkıntılarınızı, kendi şikâyetlerinizi belirlemenin, bu halin savaşımını (mücadelesini) vermek zorundasınız. Bunu yapmadığınız takdirde kendinizi hiç olmamış durumuna sokarak var oluşunuza bir halel getirmiş olursunuz.. he mi?

He mi? Ne oluyor, dedi Soner.

Gerçekten anlamadın ve anladığın için mi soruyorsun, konuşuk olsun için mi? dedi Bora. 

Konuyu değiştirmek için bin dereden su getirsen de adama ne söylediğini söylemeden yakandan düşmeyeceğimi bil.. he mi? dedi Soner.

Peki, peki, dedi Bora. Hala anlamadın mı? 

Denetçi menetçi bir şeyler dedin ya.. o kadarını anladım. Dedi Soner.

Bir daha yineleyeyim senin şirketin denetçisi olduğunu söyledim, dedi Bora.

Gelecekteki denetçiler için notlar yazan bir denetçi öyle mi? dedi Soner.

Evet, dedi Bora.

Yalan söylüyorsun, dedi Soner. Adam sen onunla konuştuktan sonra zincirli bir kaçığa, yüz iki yüz kişiyi öldürüp beyinlerini yemiş seri bir katile bakar gibi bakmaya başladı bana, halen de bakıyor.. gerçekten adama ne dedin?

Seni hastaneye götürdüğümü, akıl hastanesinden firar etmiş bir kaçık olduğunu ve benim de sivil polis olduğumu. Dedi Bora.

Bak buna inandım, dedi Soner gülerek. Bu daha makul, daha makul çünkü adamın bakışlarını tavrını gayet net gözler önüne seriyor.

Evet, dedi Bora sinsi sinsi gülerek.

O bir şey değil de adım çıkacak, dedi Soner somurtarak. Sonra da, diye sürdürdü konuşmasını, öyle bir şey olmadığına insanları inandırmak için kırk dereden su getirmek zorunda kalacağım.

Şüyuu vukuundan beter diyorsun yani, dedi Bora.

Öyle değil mi ama? Dedi Soner.

Şimdilik bir belayı defettik diye yorumla, dedi Bora.

Bir bela ki nice belalara gebe, dedi Soner.

Haklısın, dedi Bora. Eğer istiyorsan inerken gerçeği söylerim..

Bırak öyle kalsın, dedi Soner, yine de gerçeği bilmek isterdim..

Uzatacağım diyorsun, dedi Bora gülerek.

Yo, dedi Soner, uzatmak gibi bir derdim yok.. adamın bakışlarından rahatsızım.. hepsi O.

Bakma sen de! Dedi Bora.

Demesi kolay! Dedi Soner.

Haklısın, hep öyle olur, dedi Bora.

Sence esen kara yel mi? dedi Soner.

Bu da nereden çıktı? Dedi Bora.

Sen dedin ya.. esen rüzgârdan sınav eder diye. Dedi Soner.

Unutmuşum, dedi Bora. Ama kara yel mi, lodos mu, meltem mi? Bilemem. İşin en tuhaf tarafı belki adlarını saydıklarımın hepsi de aynıdır, aynı şeyin farklı adları.. 

Yöreden yöreye değişen adlar gibi mi? dedi Soner.

Aynen, aynen dediğin gibi. Dedi Bora.

Dertlendiğin şeye bak.. ikimizde de akıllı telefon yok mu? Açıp soralım! Dedi Soner.

Hiç canım çekmiyor, dedi Bora. 

Benim de, dedi Soner.




Cemal Çalık, 03.05.2019,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları









Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı