16 Kasım 2018 Cuma

SA7132/KY1-CÇ557: Gel de İşkillenme

"Adliye önünde aleyhime düzenlenen nümayiş bitince mahpushaneye doğru yola çıkarılacağım!"


Olacak oluyor. Hele rüzgâr sert esiyorsa ve kişi hazırlıklı değilse ne kadar çaresiz kalır. Böyle olduğunu benim yaşadıklarımı yaşayanlar bilir, bilmeyenler de dudak altından gülme fırsatını kaçırmasınlar, gülsünler.

Şuan dört duvar arasında, tek başıma terörle mücadele biriminin nezaretlerinden birinde nezaretteyim. Önce savcılığa -eğer savcılık salıvermezse- oradan da nöbetçi mahkemeye. Başıma ilk kez böyle bir şey geliyor değil, onun için biraz –birazdan biraz fazla- rahatım, benim yerimde bir başkası olsa kim bilir nasıl davranır, nasıl dövünür. Gençliğimde de bu hale benzer şeyler yaşadım.
Sahi şimdi altmışımdayım. Allah için gençliğimde zaman zaman konulduğum –durun hemen peşin yargılar da bulunup da yüz kızartıcı şeylerden ötürü olduğunu aklınıza getirmeyin.. hep dilim yüzümden. Dilim dedim de ben bir konuda düşünce beyan ederken meğer birine, birilerine hakaret etmiş oluyormuşum, birini birilerini alenen tahkir edermişim.. bilmiyordum. Örneğin bir keresinde (o vakit yirmili yaşlarda çiçeği burnunda bir üniversite öğrencisiydim ve ülke bir darbe yaşamıştı)  ‘hak hukuk guk dedi guguk kuşu!’ demiştim de buradan meri hukuk sistemini alenen tahkirden nezarete alınmış bir güzel ıslatılmıştım. Allah var şimdi bayağı saygılılar.) – nezarete hiç benzemiyor. O neydi öyle? Duvarlar nemli, keskin idrar kokusu.. duvarlarda tırnak izleri.. tekme izleri! 

Şuan bulunduğum nezaretin mefruşatı olsa bizim evdeki küçük odadan bir farkı olmaz. Ev sahiplerinin davranışları da eskisinden bin kat iyi.. bırakın bir fiske fiziksel darbe, bir tek kötü sözle karşılaşmadım. Gel gelelim niye düştüm buraya? Yine dilim yüzümden. Ama aleni olan bir şey değil.. yürüyüşe çıkmıştım. Baldız bizdeydi. Bir, bilemedin iki saat sonra eve döndüm. Kapıyı açtım. Daha adımımı içeri atmadan evdeki şiddetli tartışmanın yankısıyla olduğum yerde kala kaldım. 

Hanımla kardeşi ne zaman yan yana gelse mutlaka tartışılacak bir konu bulurlar sonra da değme kavgalara taş çıkartır seslere ulaşırlar. Ve nasıl oluyor bilmem bir şey olmamış, birbirlerine öyle ulu orta bağırmamışlar, neredeyse birbir saçlarını yolacakmışçasına davranmamışlar, birbirlerine ateş saçan gözlerle bakmamışlar gibi muhabbetlerine devam ederlerdi. 

Tekrar geri gitmeyi düşündüm, tartışma bitsin öyle geleyim istedim, olmadı. Yorgundum. Sezdirmeden çalışma odama geçme umuduyla kapıyı kapayıp parmak uçlarımda odama doğru yürürken hanım;

- Hah işte Rıfat da geldi, gel Rıfat gel, diyerek koşar adım yanıma gelip kolumdan tuttu ve oturma odasına götürdü. 

Mahcup mahcup eşime baldıza bakıyorum. Kurbanlık koyun sahiplerine nasıl bakıyorsa öyle. Tartışmadan haberim yok! Neyi tartıştıklarını bilmiyorum. 

Eşim;

- Rıfat ebemyaşa tatlısına tuzsuz peynir yerine kelle peyniri konur mu ya? Dedi. Ben daha ağzımı açmadan baldız tiz sesiyle;

- E senin kocan elbet senin tarafın tutacak! Dedi. 

Ben bir birine bir ötekine bakıyorum. Eşim öfkeli bir sesle;

- Kız daha beş dakika önce eniştem adildir haklının yanında durur, kimseyi kayırmaz, dememiş miydin? Diyerek taşı gediğine koymanın rahatlığıyla sustu. 

Baldız kem küm ederken eşim bana aynı soruyu sordu. Ebemyaşa tatlısına tuzsuz beyaz peynir yerine rendelenmiş kelle peyniri konur muydu? Yahu sen benim kırk yıllık eşimsin benim o tatlıyı sevmediğimi bilirsin, ilgilenmediğimi, adını bile anmadığımı bilirsin, ben ne bileyim hangi peynir olmazsa o tatlı olmaz! Tabi bunları yüksek sesle söylemedim. Sorusuna;

- Konu ne? Sorusuyla yanıt verdim. Baldız atladı;

- Canımız ebemyaşa tatlısı çekti.. beyaz peynir yok.. gel kelle peyniriyle yapalım, dedim vay sen misin bunu diyen, sanki küfretmişim gibi, sanki hakaretler yağdırmışım gibi saydırmaya başladı ablam!

- Bak bak.. nasıl da zeytin yağı gibi üste çıkıyor, diye karşılık verdi hanım. Bu tartışmanın ortasında bir pinpon topu olmaya niyetim yoktu hemen;

- Valla nasıl neyle yapılır bilmiyorum.. çünkü ben o tatlıyı sevmiyorum.. hanım aslında hiçbir tatlıyla aram olmadığını iyi bilirsin! Dedim. 

Ben daha cümlemi tamamlar tamamlamaz baldız elindeki akıllı telefondan bir şeyler yazdırmaya başlamıştı. Sanırım sosyal medyaya servis etme gereği duymuştu söylediklerimi. Kimin ne umurundaysa? Ben sözlerimi tamamlayıp apar topar çalışma odama geçtim. Eşim ve baldızımın sesleri kâh sokağın bir ucuna gider boyutta oluyor, kâh bir fısıltıya dönüşüyordu. Tartışmanın harareti git gide azaldı. Neredeyse kaybolmuştu ki, evin kapısı tekmeyle, tokatla, yumrukla dövülmeye başladı. 

- Kapıyı açın! Komutları öyle canhıraştı ki.. odamdan dışarıya çıkmaya korkar oldum. Neler olmuştu? Neler oluyordu? Bir cani, bir zincirli vahşi kapatıldığı yerden kaçıp bizim eve mi sığınmıştı? Evde yangın vardı da biz mi habersizdik? Kapı kırılacak. Bacaklarım titreye titreye odadan çıktım. Gözüm oturma odasına birbirine sarılmış tir tir titreyen hanımla baldıza ilişti. Güç bela kapıya vardım. Az daha geç kalsam çelik kapı yerlere yatacaktı. Kapıyı açar açmaz yabancı dizilerde gördüğüm swat giysili birileri ellerinde silahlar kulak zarını patlatan haykırışlarla içeri doldu:

- Yat aşağı! Kıpırdama..

Sanırsın bir kanlı terör örgütünün hücre evi basılmış. Yine sanırsın bir kanlı terör örgütünün elebaşı basılmış. Eşim baldız ağlamaklı feryatlar içinde, ben yüzüstü holün mermerlerine uzanmış öylece bekliyorum. Neyse bizi yaka paça evden dışarı çıkardılar. Aman Tanrım! Evin etrafı hem kolluk güçleriyle sarılmış hem bir takım gençler tarafından! 

Genç kız ve erkeklerden oluşan güruhun öfkeleri, haykırışları küfürleri bana kolluk kuvvetlerinin burada oluşuna rahmet okuttu. Demek kolluk kuvvetleri önce davranmasa o güruh evden içeri dalar bizi kıtır kıtır keserlerdi. Yok, bu bir yorum, sanı değil, elli altmış kişilik gurup zaten ‘Bize verin dillerini koparalım! Bu yılanın başı ezilmeli!’ türünden naralar atıyorlardı. 

Kolluk kuvvetleri evin önünde iki ayrı minibüse tıktılar bizi. Benim başımı eğip içeri iterlerken sol böğrüme okkalı bir tekme isabet etti ki, sormayın. Canım hala yanıyor. Terörle mücadele birimine getirildik. Ayrı ayrı sorguya çekildik. Eşim ve baldızımı serbest bıraktılar. Neler olmuş neler! 

Baldızın sosyal medya hesabından paylaştığı ‘meğer eniştemiz Rıfat Kaşkül Ebemyaşa tatlısını sevmiyormuş da bunca zaman haberimiz yokmuş!’ paylaşımı öyle yerlere evrilmiş ki şeytanın aklına gelmez. Bu internet denen beladan çekeceğim varmış. İnternet denen bela olmadan önce adam kessen eşin dostun bile belki aylar haftalar sonra öğrenirdi. Şimdi parmağına diken batsa tüm dünya anında duyup yorum yapabiliyor. On beş dakika içinde hakkımda sadece sokağımda, memleketimde, ülkemde değil tüm dünyada öyle şeyler atılıp tutulmuş ki.. akıllara ziyan. 

Dış mihrakların ajanı mı değilmişim, provokatörlüğüm mü kalmış, kiralık hainliğim mi kalmış, meczupluğum mu kalmış.. say sayabilirsen.. o değil akrabalar arasında bile aynı teraneler. Hadi yabancılar neyse.. hanım bile yav! O bile sayfasında;

- İnsan kocasının bile kimliğini yıllar sonra öğrenebiliyor! Diye bir tümce paylaşmış. 

Baldız;

- Hep bir kuşku içindeydim! Diye yorum yapmış, ebemyaşa tatlısını sevmediğimi ilan ettiği ve binlerce yorum yapılan paylaşımının altına. 

Nezarette gençten bir polisle yarenlik ederken öğrendim bunları.

- İşin zor be bey amca, dedi.. vatana ihanetten tut da, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılamayla suçlanıyorsun!

Donup kalmıştım.

- İyi de ben bunu ne zaman yapmışım?! Dedim şaşkınlıkla.. 

- Belli ki sosyal medya üzerinden yapmışsın!

- Yok genç kardeşim ya.. benim sosyal asosyal medyayla işim ne.. anlamam o işlerden.. 

- Artık savcılık karar verir, dedi, sohbeti bitirdik.

Sohbet bitti. Aldı beni bir kaygı. Bu sefer eskiden olduğu gibi bir iki copla bırakmayacakları anlaşılıyordu. Ebemyaşa tatlısının milli birliğin mayası imiş ve ben o mayaya hakaretler etmişim. Tatlı imalatçıları avukatlar tutarak müşteki sıfatıyla davaya müdahil olmuşlar. 

Savcı gençten biri. gözleri çakmak çakmak. Öyle bir 'otur' dedi ki..

- Yok böyle iyiyim, demek zorunda kaldım. 

- Karakoldaki ifadeni okudum, ekleyecek bir şeyin var mı? dedi çatık kaşlarını daha da çatarak.

- Ben masumum Sayın Savcım.. kimseye hakaret etmedim, kimseyi aşağılamadım. Şekerim var.. tatlılara ister istemez uzak duruyorum. Evin içinde..

- Kes, kes.. masal anlatmayı! İnkârla kurtulamazsın.. seni tutuklama istemiyle nöbetçi mahkemeye sevk edeceğim, diyerek cezamı kesmiş oldu.

Savcı birinin tutuklanmasını talep etti mi o iş bitmiştir. Bunu bilecek yaştayım. Bir gülme geldi ki sormayın! Hayır gülsem bir de savcılık makamına hakaret suçu eklenecek. Dilimi ısırdım, içten yanaklarımı ısırdım –bir insan dıştan yanaklarını nasıl ısırır? Hiç böyle şey olur mu?- 

Savcı on yıllık bir ceza talep etti. Hâkim altı hükmetti. Müşteki avukatlar karara itiraz edeceklerini beyan ederek salonu terk ettiler. Adliye önünde aleyhime düzenlenen nümayiş bitince mahpushaneye doğru yola çıkarılacağım!


Cemal Çalık, 16.11.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları







Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı