3 Kasım 2017 Cuma

SA5106/KY57-AHCZD53: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 16: Âl-i İmran (144-160)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


ÂLİ İMRÂN SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (144- 160. Ayetler)[1]

 وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ

“Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz? (irtidât) Kim geri dönerse bilsin ki Allah’a asla bir zarar vermiş olmayacaktır. Allah şükredenleri ödüllendirecektir.” (Âli İmrân,3/144.)

1- Müminler iman ederler ki bu dinin sahibi hay ve kayyûm olan Allah’tır. Bu ayet, Hz. Muhammed'in (s.a) diğer bütün peygamberler gibi ölümlü olduğunu vurgulamak için nazil olmuştur. Müminlerden hiçbir zaman bu temel ve basit gerçeği unutmamaları istenmiştir.  Sanki yüce Allah, bu olay ve bu ayetle, müslümanların aralarında yaşayan peygamberlerin kişiliğine olan şiddetli bağlılıklarını kesmek istemiştir. Sanki yüce Allah Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) ölmesi ya da öldürülmesiyle üzerlerinden kalkmayacak olan sorumluluklarını doğrudan algılamaları için müslümanların İslâm ile olan ilişkilerini ve Allah ile olan sözleşmelerini direkt bir duruma getirmeyi ve Allah’ın önünde yaptıkları bu sözleşmenin sorumluluğunu aracısız duymalarını dilemektedir. 

Müminlere âyette Hz. Muhammed’in fâni, İslâm’ın ise bâki olduğunu, bu sebeple, o ölse dahi müslümanların bunu sükûnetle karşılayıp dinlerine bağlı kalmaları, düşmanlarıyla sürdürdükleri savaşta sebat etmeleri gerektiği hatırlatılmaktadır.   Ayetteki “şükredenler” ifadesi, “İslâm’da sebat edip görevlerini yerine getirenler” şeklinde yorumlanmıştır.  Kim de irtidât edip dinden dönerse, zararlı çıkacak olan, kendisine eziyet edip yoldan sapandır. Onun geri dönmesi Allah a hiçbir zarar dokundurmaz. Çünkü Allah; İnsanlara ve onların imanmalarına muhtaç değildir. İrtidât eden kendine zulmedip, kaybedendir.

يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَاْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَآئِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَآءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

“Ey müminler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki Allah,) öyle bir toplum getirir ki O, onları sever, onlar da O’nu severler (ve onlar); müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda cihâd ederler. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” (Mâide, 5/54.)

“Uhud Savaşındaki mücadelenin anlatıldığı bu ayetlerde  savaş devam ederken Abdullah b. Kamia adında bir müşrik, Resûlullah’ı öldürmek için ona birkaç defa saldırmış, hatta yüzünü yaralamış ve attığı bir taşla dişinin kırılmasına yol açmıştı. Hz. Peygamber’i korumakta olan Mus‘ab b. Umeyr de bu müşrikin saldırılarına karşı koyarken şehit olmuştu. Mus‘ab, Hz. Peygamber’e benzediği için Abdullah b. Kamia Peygamber’i öldürdüğünü sanarak, “Muhammed’i öldürdüm” diye bağırmış, bu haber müslümanlar üzerinde şok etkisi yaptı ve bazı müminler cesaretlerini kaybettiler. Bu haberin meydana getirdiği panik üzerine müslümanlar cesaretlerini yitirmişler, içlerinden bir grup dağa doğru çekilirken, bir grup Medine yolunu tutmuş, bazıları da oldukları yerde yığılıp kalmıştır.

Benzer bir hâdise yıllar sonra Hz. Peygamber vefat ettiğinde insanlar yine şaşırıp ne yapacaklarını bilemez olmuşlar, fakat soğukkanlılığını koruyan Hz. Ebû Bekir, “Kim Muhammed’e tapıyor idiyse bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a tapıyor idiyse bilsin ki Allah diridir, ölmez!” demiş ve bu âyeti okumuştur. İbn Abbas “Ebû Bekir bu âyeti okuyuncaya kadar insanlar sanki böyle bir âyetin daha önce inmiş olduğunu bilmiyorlardı, herkes âyeti (ilk defa) ondan öğrenmiş gibiydi. Ondan âyeti dinleyen herkes onu okumaya başladı” demiştir.” (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, Cilt: 1 Sayfa: 683-684)

Bu ayet “hakk”ı bir insana veya bir anlayışın tekeline veren, o insan ya da o anlayışın hakikat algısı ile hakkı tanımaya çalışan; sistemini bâki olan İslam’dan ziyade fâni olan insanlar üzerine kuran; fâni, âciz ve imtihandan geçen  insana sanki bâki imajı verip, masum ve hakkın kendisi ile bilinebildiği anlayışı veren kimseler bu ayeti iyi düşünmelidirler. 

Bu anlayış ve aldanış genelde Kur'an ve Sünnet rehberliğinde değil; belli bir “üst akıl” ile sevk ve idare edilen, mesiyanik özellikli, karizmatik ve otoriter kimlikli bir dinî liderliğe dayanan, sıkı bir hiyerarşik yapılanması bulunan, açık teşkilat biçimlerini kullanmakla birlikte gizli, kendine mahsus ve komplike bir iç örgütlenmeye sahip bir yapılanmaya sahip olan, her türlü yolu mübah gören, dini ve dinî duyguları istismar eden; fitne, fesat, yalan ve desiselerle kendine insan ve imkân devşiren takiyyeci, bâtıni (ezoterik) ve mistik (gizemli) bir inanca sahip olanlarda bulunmaktadır.
-
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ

“Hiçbir kimse Allah’ın yazılıp bir süreye bağlanmış izni olmadan ölmez. Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz; kim âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz; ve şükredenleri ödüllendireceğiz.” (Âli İmrân,3/145.)

2- İslam’da sebât etmek, müslümanlar için zorlu ve fakat soylu bir tavırdır. Müslümanlara savaş meydanından kaçarak ölümden kurtulmayı düşünmenin yersiz ve  mümine yakışmayan bir davranış olduğu; korkaklığın ömrü uzatmadığı gibi cesaretin de onu azaltmayacağı öğretilmektedir. Çünkü hiç kimse Allah'ın belirlediği zamandan bir dakika bile önce veya belirlenen zamandan bir dakika bile fazla yaşayamaz. 

Bu nedenle insanın dikkat etmesi gereken konu, ölümden nasıl kaçılacağı değil, bu dünyada kendisine verilen zamanı nasıl en iyi bir şekilde değerlendirebileceği olmalıdır. Zaten mesele, Müslümanca yaşayıp, Müslüman olarak ölebilmektir. İnsanların emekleri ve dilekleri zayi olmayacağı gibi yapılan her işin sonucu, yapan kişiyi kaçınılmaz bir şekilde takip ettiği için, inancımıza göre, hayat için sarfedilen çabaların bu dünyanın geçici zevk ve çıkarları uğruna değil de, asıl ebedî olan ahiret'e yönelik harcanması önemlidir.

 Âyetin bu bölümünde ganimet elde etme arzusuna kapılarak savaş sırasında nöbet yerini terkeden ve müslümanların yenilmesine sebep olan sahâbîler kınanmakta; düşman karşısında sebat edip direnenler ise “şükredenler” olarak vasıflandırılmakta, bunların hem dünyada hem de âhirette mükâfatlarının verileceği bildirilmektedir. 

Bir önceki âyetin tefsirinde kısaca değinildiği gibi şükredenlerden maksat, İslâm’da sebat eden, Allah’ın kendisine verdiği kuvvet ve kudreti yaratılış gayesine uygun olarak Allah’a itaatte kullanan, hiçbir engel karşısında Allah’a itaatten vazgeçmeyen, ömrünü bu dünyanın geçici zevk ve çıkarları uğrunda değil, âhiretin sonsuz nimetlerini elde etme ve Allah’ın rızâsına kavuşma uğrunda harcayanlardır. (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 684-685.)

Asıl mesele İslam’da sebât edip, şükreden bir kul olarak, Allah’a verdiğimiz söze sadâkat göstermiş muvahhid bir Müslüman olarak ölebilmektir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ 

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının (takvâ) ve siz ancak müslümanlar olarak ölün.” (Âli İmrân,3/102.)

رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ

“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve müslüman olarak bizim canımızı al.” (A’raf,7/126.)
-
وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌۚ فَمَا وَهَنُوا لِمَٓا اَصَابَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ

“Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri (ribbiyyûn) savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.” (Âli İmrân,3/146.)

3- Müminlere sayıca düşmanlarından az ve teçhizat yönünden zayıf olmalarına rağmen Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemeyen, yılmayan, boyun eğmeyen,  sabreden ve cihâd eden; Allah’ın rızâsını, sevgisini  kazanmış; hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı, sabah akşam O’nu tesbih eden ve kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkan; Allah’a verdikleri söze sâdık kalan;  bâtıla tapanlara boyun eğmeyen sadece Allah’a kulluk eden ve  O’nun dinine-Peygamberine uyan güzel, kaliteli  ve takvâ sahibi Müslümanlar örnek verilmiştir. 

Bugünün Müslümanları olarak bizler de onlar gibi metanet ve cesaret gösterip, sabrederek, gevşemeden, yılmadan ve boyun eğmeden İslam’ın düşmanları ile mücadele edebilmeliyiz.

لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيرًا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ

“Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir.” (Âli İmrân,3/186.)

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا

“Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” (Ahzâb,33/23.)

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ

“Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.” (Nûr,24/36-37.)
-

وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا ف۪ٓي اَمْرِنَا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ فَاٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْاٰخِرَةِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟

“Onların sözü şunu demekten ibaretti: "Rabbimiz! Günahlarımızdan ve işimizdeki aşırılıklardan ötürü bizi bağışla, sebatımızı arttır, kâfir topluluğa karşı bize yardım et!" Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini ve âhiret nimetinin de güzelini verdi. Allah işini güzel yapanları sever.” (Âli İmrân,3/147-148.)

4-Müminler Allah’tan ayaklarını İslâm üzere sabit kılmasını, günahlarının ve işlerindeki aşırılıklardan ötürü kendilerini bağışlamasını, sebâtlarını arttırmasını, kâfir topluluğa karşı kendilerine yardım etmesini isterler. Müslüman bilir ki hidayet üzere kalabilmeleri de küffara karşı başarı kazanmaları da, sırât-ı müstakîm’den ayrılmamaları da Allah’ın yardımı iledir. İslam, kendisine iman edene, gerekeni yapana ve sabredip sebât edene cennet kazandırıyor. Şartlar ne olursa olsun hüküm Allah’ındır. Allah gâliptir, dini de gâliptir. 

Görüntüde bizi üzen manzara ise Allah öyle dilediği için vardır; küfür üstün olduğu için değil… Bu gerçekle Rabbimiz ve Mevlâmız olan Allah Müslümanları eğitmeye devam etmektedir: Sabır… Sebât ve Allah’ın yardımını isteme… Güç ve kuvvet, sadece yüce ve büyük olan Allah’ın yardımıyla elde edilir. Bunun idrâkinde olan Müslüman  “Allah’ım! Senin yardımın olmadan ben hiçbir şey başaramam. Ve senden başka dayanacak hiçbir şeyim yok” itirafında bulunmaktadır. Yani,  İslam'ın en büyük haykırışı olan, kula kulluğun zincirlerini kıran tek gerçeğini hatırlatır bize:  O da elbette “Allah’u Ekber!” dir.

رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.” (Bakara,2/250.)

İslam adına bir şeyler yapmak için ortaya çıkan cemaatler, tarikatların bir kısmı, Suud gibi vahhabi zihniyet, İran gibi Şii anlayışa sahip olanlarda küffarın zulmü ve katliamları karşısında “gemisini yürüten kaptan” edası ile sadece kendi gelecekleri ile meşgul olup, İslam ve Müslümanların diğer meselelerini ya görmezden geldiler ya yok saydılar ya da ilgileniyormuş gibi yaptılar.  

Bu İslam’ı Allah’ın gönderdiği bir hayat programı olarak algılamadaki bir probleminden yansımasıydı ve buram buram cehalet kokuyordu. Bazıları İslam’ı sadece “zikir”, bazıları “eğitim” bazıları “cihad” bazıları “siyaset”, bazıları da “ahlak” olarak gördü. Bunların hiç birisinin tek başına İslam’ı temsil etmediği, bunlar ve Allah’ın diğer emirlerinin tamamının Allah’ın dinini oluşturduğu hakikati es geçildi ve herkes İslam’ın bir parçasını tutup İslam olarak onu saydı. Allah’ın bizlere emrettiği emir ve yasakların hayata yansımasında bu anlayıştan kaynaklı arızalar baş gösterdi. Allah için Allah’ın dini ve Allah’ın kulları ile istenilen düzeyde bir ilişki kuramadılar. 

İslam’dan önce kendi bekâsını düşünen ve artık ciddi maddi güçleri olmasına rağmen “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” dediği için sokulacağı zamanı bekleyen bu insanlar sayesinde Müslümanlar bir araya gelmekte ve birbirlerine tutunmakta zorlanır hale geldiler. Çünkü bunlar gerçekten yığınları arkalarından sürüklemektedirler. Ne yazık ki bu sevk etme gücünü genel olarak İslam ve Müslümanların leyhine değil de kendi çıkarlarına olmaktadır.

Gerçi burada şöyle bir fâsit algılama problemi vardır ki zaten bunlar kendilerini Hakkın tâ kendisi olarak görmekteler, kendileri ile bulunanlar ise hakk cenahında bulunmaktadır, kendi yanlarında bulunmayanlar ise zaten acınası, bâtıl ve cahil, hakkı tanıyamamış insanlardır. (bir tık ötesi tekfirdir!) 

Bu sapkın bakışları neticesinde,  Müslümanların tamamını kucaklama, dertleri ile dertlenme ve Müslümanca bir duruş sergileme cihadını gösteremediler. Bu Müslümanca tavrı gösteremeyince parçalanma ve fitne  arttı, Müslümanlar arasında güven zayıfladı, hainler ve münafıklar istedikleri gibi at koşturdu, küffar da yapması gerekeni yaptı. Sonuç, imkanı olmasına rağmen kendi yaralarını saramayan, düşmanından medet bekleyen, paramparça bir ümmet.

Kendilerine dokunulmadığı zaman seve seve zilleti kabul edebilecek yığınlar…Kendilerini kurtarmak için Allah’ın gönderdiği Kur’an’dan uzak, onu anlayamamış yine Allah’ın elçisi en güzel örnek olan Muhammed Mustafa’yı gerçekten tanıyamamış, rehberliğini öğrenememiş ama yine de en iyi Müslümanlar olduklarını sanan, İslam’ı kimseye bırakmayan sömürülmeye, aldatılmaya ve kullanılmaya hazır yığınlar.  

Sahi, maddi ve manevi güce sahip olan bu cemaat ve tarikatler bu nüfuzlarını katledilen milyonlarca Müslüman için seferber edip, zalimlerin ve küffarın karşısında durma kararlılığını gösterebilselerdi Müslümanın kanı bu kadar ucuz olur muydu diye düşünüyorum? 

Nereden nereye… kâfirlere karşı yüce Allah’tan sabır ve zafer dileyenlerden, kafirler bize dokunmazsa bir problemimiz yok hatta bize destek vereceklerse kafirlerle de rahatlıkla iş yaparız diyenlere…
-
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ بَلِ اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِر۪ينَ

“Ey iman edenler! Eğer inkâr edenlere uyarsanız, sizi gerisin geri döndürürler de sonra hüsrana uğramış olursunuz. Oysa sizin mevlânız (koruyup kollayan sahibimiz, destekçimiz) Allah’tır ve O, yardımcıların en iyisidir.” (Âli İmrân,3/149-150.)

5- Mevlâmız olan Allah  müslümanları “Allah erleri” olarak  düşman karşısında gevşeklik ve zaaf göstermemelerini istediği gibi kâfirlere uymaktan da sakındırmaktadır. Müminlerin yardımcısı sadece yüce Allah’tır ve en iyi yardımcı da O’dur. Mevlâ, dostlarını ve velâyeti altındakileri korur. Onlara yardım eder ve menfaatlerini gözetir. O’nun dostlarının, müşriklerden emân dilemek için münafıkların yardımına ihtiyaçları yoktur. Onların yardımcısı Allah’tır. Müminlerin dostluk ve yardım bekleyecekleri merci burasıdır. Allah’ın dost olduğu kimse için O’nun yarattıklarının birinin dostluğuna gerek var mıdır? Yardımcısı Allah olanın, kulların yardımına ihtiyacı olur mu hiç? Ya da Allah’ın kendisine yardım etmediği kimse nerden destek bulabilir?

Bu ayette Rabbimiz “eğer inkâr edenlere uyarsanız, sizi gerisin geri döndürürler (küfür durumuna)”  uyarısını yapmaktadır.  Zaten onların dinine tabi olmadıkça sizlerden razı olmayacaklardır.

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

“Dinlerine uymadıkça/tabi olmadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara,2/120)

Siyonist Yahudi, Hıristiyan, mason vb. İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık ve nefretlerinin asıl sebebi budur. Yahudilerin ve hıristiyanların müslümanlara karşı verdikleri amansız savaşın gerçek mahiyeti budur. Bu gerçeği Rabbimiz haber verdikten sonra Müslümanların inkar edenlere uymaları, onların ipi ile kuyuya inmeleri, onların sözlerine güvenmeleri, onlardan medet beklemeleri mümkün değildir.

Allah dışında bir yardım ve kurtuluş yoktur. Müslümanların unutmaması gereken hususu Rabbimiz bildirmektedir: “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Müminler yalnız Allah’a güvensinler.” (Âl-i İmrân, 3/160).
-
سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناًۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ

“Kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar, hakkında Allah’ın hiçbir delil indirmediği şeyi O’na ortak koştular. Onların varacağı yer cehennemdir. Zalimlerin durağı ne kötüdür!” (Âli İmrân,3/151.)

6- Allah  bu dünyada kafirlerin kalplerine korku salacağını,  ahrette ise  zalimlere yakışan acıklı ve fena bir sonucun onları beklediğini haber vermektedir. Yani dünya da ve ahirette kaybetmeye mahkûm olanlardan medet ummayın! Bunların pîri, ebedî olarak kaybetmiş şeytandır ve yanındakileri de cehenneme sürüklemektedir. Bırakın size yardımlarının dokunmasını onlar kendilerine ulaşacak azaba bile engel olmazlar. Bunun için onlardan korktuğunuzdan dolayı da Allah’a ve dinine ihanet sayılabilecek işler içine girmeyin demektir. Zaten Müslüman sadece Allah’tan korkar ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmaz. Allah müminlere, düşmanlarına karşı zafer müjdesi vererek onları teselli etmekte, heyecanlarını yatıştırmaktadır. Yeter ki biz Müslüman olarak üzerimize düşen vazifemizi hakkıyla yerine getirelim, gerisi Allah’a aittir.

İnanç ve düşünce konusunda kendilerine hiçbir güç verilmeyen ve kendi uydurdukları sahte tanrıları Allah’a ortak koştuklarından dolayı müşrikler, zayıflık ve yokluğa –hiçe- dayanmaktadırlar. Onlar sonsuza kadar hor ve zayıf çığırtkanlar olacaklardır. Mutlak güç sahibi Rabbimiz, hakka dayanan müminlerle karşılaştıklarında inkar edenlerin içlerini hep bir korku ile sardıracaktır. Yeter ki Müslüman, Müslüman kimliğinin hakkını versin, kafire düşen korku içinde bir yaşam ve ebedî kaybediştir…
-
وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ اِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِه۪ۚ حَتّٰٓى اِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَۜ مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۚ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْۚ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْۜ وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ

“Andolsun ki Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Hatırlayın ki O’nun izniyle kâfirleri öldürüyordunuz, ama Allah size istediğiniz zaferi gösterdikten sonra gevşediniz, emre itaat hususunda birbirinizle tartıştınız ve emre aykırı hareket ettiniz; içinizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti istiyordunuz; derken Allah denemek için onların karşısında sizi bozguna uğrattı. Sonunda yine de sizi bağışladı. Allah müminlere karşı lutufkârdır.” (Âli İmrân,3/152.)

7- Allah Müminlere gevşememelerini, emre itaat hususunda birbirleri ile tartışmamalarını, emre aykırı hareket etmemelerini, Allah’ın devamlı surette kendilerini imtihandan geçirdiğini unutmamalarını bildirmiştir. Uhud Savaşında Ayneyn/Okçular Tepesindeki nöbet yerinden ayrılanların davranışı âyette “isyan” yani “emre aykırı” davranma olarak değerlendirilmiştir. 

Müslümanların yenilgiye uğramalarının yüce Allah tarafından yapılmış bir imtihan olduğu bildirilmiş, bu yenilgi, gerçek müminlerle münafıkların birbirinden ayırt edilmesine imkân sağladığı hatırlatılmıştır. Ayete göre Müslümanların bir kısmı dünya ganimetini, diğer bir kısmı da ahiret sevabını istiyordu. Artık kalpleri dağılmış, saflarda ve hedefte birlik diye bir şey kalmamıştı. Zaaf gösterip aralarında çekişerek isyan edince yüce Allah, güçlerini, heybetlerini ve müşrikler karşısındaki dikkatlerini giderdi ve kaybettiler.  

Bugün de Müslümanlar dünya ve ahiret arasında gidip gelmekteler. Kalplerdeki dağınıklık, saflarda ve hedefte birlik kaybolmuş durumdadır. Tevbe edip, kendimizi ıslah ettikten sonra Rabbimize dönersek inşallah bizleri de yeni Mekke fetihleri beklemektedir. Yok eğer istikâmetimizi düzeltemezsek yeni bozgunlar…
-
اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ فَاَثَابَكُمْ غَماًّ بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

“O zaman siz dönüp hiç kimseye bakmadan yukarı doğru çekiliyordunuz; peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu, kaybettiklerinizin ve başınıza gelenlerin üzüntüsüne katlanabilmeniz için (söz tutmamanıza karşılık) Allah size tasa üstüne tasa verdi. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Âli İmrân,3/153.)

8- Allah müminlere zaaf, çekişme ve isyan sonucu kendilerinden kaynaklanan davranış ve sonucundan mahcup olup tekrar tekrar utanmamaları için Uhud Savaşından ibret almalarını ve benzer hataları sergilememelerini emretmektedir. Hezimete, bozguna doyan Müslüman dünyanın Rabbimizin bu çağrısına kulak vermekten başka çaresi yoktur. Veren O’dur, alan da O’dur. Üzerinize düşen vazifenizi yaptıktan sonra elinizden çıkana üzülmeyin, elinize geçenlerden dolayı da şımarmayın ve Rabbinizi unutmayın. Allah sizi hepsi ile imtihan etmektedir.

لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

“Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.” (Hadîd,57/23.)

Bu 153. âyet müslümanların savaşın ikinci aşamasındaki perişan durumunu tasvir etmektedir. Düşmanın süvari birliğinin arkadan vurması ve Hz. Peygamber’in öldürüldüğü haberinin yayılması neticesinde paniğe kapılıp perişan bir halde dağılan İslâm ordusunun bir kısmı tepeye doğru çıkarak kurtulmaya çalışırken bir kısmı da Medine yönünde kaçmıştır. Hz. Peygamber ise eşsiz bir metanet ve cesaret örneği göstererek yanındaki küçücük bir grup ile birlikte düşmana karşı var gücüyle savaşmış ve “Ey Allah’ın kulları bana gelin!” diye dağılanları etrafında toplanmaya çağırmıştır (Buhârî, “Megåzî, 20, “Tefsîr”, 3/10). Hz. Peygamber’in ve yanındakilerin düşmana karşı böyle kahramanca savaşmaları, bu durumun büyük bir felâkete dönüşmesini önlemiş ve müslümanlar tamamen imha edilmekten kurtulmuşlardır. Bir önceki âyette de belirtildiği gibi zaferin yenilgiye dönüşmesi bir imtihandı. Büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalan müslümanlar neye uğradıklarını şaşırmışlar, bekledikleri zafer ve ganimeti elde edemedikleri gibi yetmiş dolayında şehit vermişler ve birçoğu da yaralanmıştı. Müslümanlar bir bozgun hali yaşarken Hz. Peygamber’in şehit olduğu söylentisi, vatanlarının tehlikede oluşu, Kureyş ordusunun Medine’ye saldırarak yağma ve talan edip halkı kılıçtan geçirme korkusu gibi sıkıntılar müslümanların üzüntülerini daha da arttırmıştı.” ( Kur'an Yolu Tefsiri, Cilt: 1 Sayfa: 690-691)
-
ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاساً يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْۙ وَطَٓائِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِۜ يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَۜ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَاۜ قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

“Sonra o kederin ardından Allah size bir güven, bir grubunuzu kendinden geçiren uyuklama hali verdi; bir grup da kendi canlarının derdine düşmüşler, Allah hakkında haksız yere Câhiliye düşüncelerine kapılarak, "Bu işten bize ne?" diyorlardı. De ki: "İşin tamamı Allah’a aittir." Sana açmadıklarını içlerinde gizliyorlar: "Bu işte bizim görüşümüz alınsaydı burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi. Bu, Allah’ın içinizde olanı ortaya çıkarması ve kalplerinizdeki şüpheyi gidermesi içindir. Allah kalplerde olanı bilir." (Âli İmrân,3/154.)

9- Allah savaşta cesaretlerin kaybetmeyen müslümanlara yardım edip destekleyeceğini, bu kimselere güven duygusu yaşatacağını, acı içinde olmalarına rağmen kendilerini emin hissettireceğini haber vermektedir. Uhud Savaşında olduğu gibi bugün Suriye, Irak, Yemen, Libya, Afganistan vb. savaşa katılanlardan bazıları canlarının derdine düşüp kendilerinden başka bir şey düşünmeyen kimselerden oluşuyor,  bunların bir kısmı her ne kadar mümin görünüyorlarsa da gerçekte inanmamış oldukları için dini savunmak gibi bir kaygıları bulunmayan münafıklardan ve yabancı istihbarat elemanlarından oluşuyor ve bunlar  savaşa sırf ganimet almak veya fitne çıkarmak hatta doyasıya Müslüman öldürmek için katılıyorlar. 

Ayet, her dönem Müslümanların arasında Abdullah b. Übey gibi münafıkların olabileceğini ve Müslümanların onlara karşı çok dikkatli olmalarını da haber vermiştir.  Uhud’da Allah olup bitenlerle müminleri deneyip kalplerindeki yanlış düşünce ve duyguları temizlemeyi murat ettiyse bugün de Müslüman coğrafya da mü’minler denenmektedir. Biz çalışmakla ve sebeplere sarılmakla görevliyiz. Sonuç Allah’ın elindedir. Âkibet ise müttakîlerindir.

Allah, “De ki: İşin tamamı Allah’a aittir” buyurarak emir ve iradenin kendisine mahsus olduğunu, galibiyet veya mağlûbiyetin ezelde takdir ettiği ilâhî kanunlarına uygun olarak meydana geldiğini ve geleceğini vurgulamakta; ölenlerin de yine Allah tarafından takdir edilmiş ecelleriyle öldüklerini, eceli gelenlerin evlerinden çıkmasalar bile ölümden kurtulamayacaklarını, her insanın ölümü nerede takdir edilmişse gidip orada öleceğini bildirmektedir. (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 693-696)
-
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟

“İki ordunun karşılaştığı gün sizden bozguna uğrayanlar var ya sırf yaptıkları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı. Şüphe yok ki Allah onları affetmiştir, Allah çok bağışlayıcıdır, pek halîmdir.” (Âli İmrân,3/155.)

10- Müminlere yaptıkları hatadan dolayı pişmanlık duyarak ve tövbe ederlerse yüce Allah’ın  onları affedeceği haber verilmektedir. Sırf yaptıkları bazı şeyler yüzünden şeytanın, ayaklarını kaydırdığı kimseler her dönemde olacaktır ve bunların yaptıklarından dolayı Müslümanlar çok ağır bedeller ödemek zorunda kalabileceklerdir. Ama yaptığı kötü işlerden pişman olup nasûh bir şekilde tevbe ve istiğfar edenleri, Allah kendisine döndürmüş, O’nunla bağlarını güçlendirmiş, kalplerindeki kararsızlığı silmiş, içlerindeki vesveseleri kovmuş; şeytanın işgal ettiği, Allah’tan kopma, O’nun korumasından uzaklaşma gediğini kapatmıştır. Müslümana düşende, düştüğü yerden kalkıp Rabbine itaatle dönebilmesidir.  

Müslümanlar nöbet yerlerini terk etmişler, şeytanın ayaklarını kaydırmasına izin vermişler ve Müslüman olma sorumluluklarının hakkını yerine getirememişlerdir. Bugün her gün yeni Uhud’ları yaşamak zorunda kalan Müslümanların âlemlerin Rabbi olan Allah’a dönmekten başka çareleri de yoktur. Şeytana ve gavura sövmek diye bir ibadet yoktur, onlarla Allah yolunda ve yine O’nun belirlediği standartlarda mücadele etme, gücümüz yettiği kadar Rabbimizin emrettiği ve razı olduğu bir kul olarak yaşama gibi bir sorumluluğumuz vardır.

Rabbimiz bize ne yapmamız gerektiğini de haber vermektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed,47/7.)
-
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

“Ey iman edenler! Sizler, sefere çıkan veya savaşa giren kardeşleri hakkında -Allah sonunda bunu kalplerinde bir hasret acısı kılsın diye- "Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi" diyen inkârcılar gibi olmayın. Hayat veren de öldüren de Allah’tır; Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Âli İmrân,3/156.)

11- Ne yazık ki bu alçak söylem bugün, dünyanın ve Müslümanların kendilerine sırt döndüğü ve kendilerini savunmaktan başka çareleri kalmayan Gazze ve binlerce Müslümanın katledildiği, binlercesinin hapsedildiği Mısır’daki Müslümanlar için de söylenmektedir. Hatta Mavi Marmara’da Siyonist katil İsrail askelerinin şehit ettiği Müslümanlar için de dillendirilmiştir. Allah'ın iradesinden kaçılamayacağı bir gerçektir. Hayatı veren de alan da Allah’tır.  

Münafıkların arada gidip-gelen, omurgasız ve inançsız olduklarından seferi veya savaşı ölüm sebebi olarak değerlendirdikleri bilinmektedir. Zaten onlar alçakça, ikiyüzlü, izzetsiz bir yaşamı hayat olarak kabul etmektedirler. İşte bu sebeple yüce Allah müminleri uyararak kâfirler ve münafıklar gibi yanlış inançlara sapmamalarını ve yanlış düşüncelere kapılmamalarını emretmektedir. Müslümanların Allah için yaptıkları hiçbir şeyde münafık ya da başkalarının ne dediğine bakıp kendilerini yıpratmamaları, vesveseye mahal bırakmamaları istenmiştir. Yeryüzü yapmadığı ile övünen, hayır/iyilik yapmayan ve iyilik yapana da engel olmak isteyen fıtratı bozuk, ihanete gönüllü garip tiplerle doludur. Allah’ın dışında kimin ne düşündüğünün hiçbir ehemmiyeti yoktur. Mesele de Rabbimizi râzı edebilmektir.

الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

“Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” (Bakara,2/156.)
-

وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

“Andolsun ki Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz biliniz ki Allah’tan gelecek bir bağışlama ve bir rahmet, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (Âli İmrân,3/157.)

12- Allah yolunda ölmek ve öldürülmek -bu şartla ve bu itibarla- hayattan, insanların hayatta elde ettikleri mal, makam, güç ve dünya metaından daha iyidir. Çünkü, arkasında gelen Allah’ın bağışlaması ve merhameti vardır. Herkes Allah’a dönecektir. İster yataklarında veya yeryüzünde dolaşırken ölsünler, ister meydanda çarpışırken öldürülsünler; her durumda O’nun huzurunda toplanacaklardır. Bunun dışında dönecekleri, bundan başka varacakları bir yer yoktur. O halde oradaki farklılık; yapılan iş, niyet, yöneliş ve ilgide söz konusu olabilir. 

Dolayısıyla herkesi bekleyen son; Allah’ın bağışlaması ve merhameti ya da öfke ve azabı olacaktır. Herhalde en büyük ahmaklık ise; her durumda öleceği halde, kendine kötü sonucu ve kendini aldatmayı  seçmektir. Allah yolunda savaşırken öldürülen yani şehit edilen veya kendiliğinden ölen kimseler için Allah’ın lutfedeceği bağışlama ve rahmet şüphe yok ki hayatta kalanların zevklerini tatmin etmek için biriktirecekleri mal, para ve elde edecekleri makamdan çok daha iyidir. İman etmeyenlerin  anlamadığı şey, “Allah yolunda öldürülmek veya ölmek”  onların “yaşam” sandığı  zilletten daha hayırlıdır. Allah ona rahmet eylesin, Ömer Muhtar’ın (1858-1931) dediği gibidir: "Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız, ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince. Ben, cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım."

Nasıl yaşamak, nasıl ölmek ve nasıl karşılanmak istersin?

وَلَئِنْ مُتُّمْ اَوْ قُتِلْتُمْ لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ

“And olsun ki, ölseniz de öldürülseniz de Allah’ın huzurunda mutlaka toplanacaksınız.” (Âli İmrân,3/158.)

وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبيلِ اللّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاء وَلَكِن لاَّ تَشْعُرُونَ

“Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” (Bakara,2/154.)

وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.” (Âli İmrân,3/169-170.)
-
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ

“Sen onlara sırf Allah’ın lutfu sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” (Âli İmrân,3/159.)

13- Âlemlerin Rabbi olan Allah gönderdiği elçisi Muhammed Mustafa (sav)’i,  yumuşak huylu, katı kalpli olmayan, Müslümanların hatalarını bağışlayan, onlarla istişâre eden, sadece Allah’a tevekkül eden, Müminlerin sıkıntıya düşmesi kendisine çok ağır gelen,  onlara çok düşkün ve  yine onlara karşı da çok şefkatli ve merhametli olarak bizlere tanıtmıştır. İslâm gibi evrensel bir mesaj getiren, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan (Enbiyâ 21/107) ve yüce bir ahlâk üzere bulunduğu bildirilen (Kalem 68/4) bir Peygamber’in ümmetinin de kötü vasıfları taşımaması ve Kur’an’ın ahlakı ile ahlaklanması gerekmektedir. 

Ellerinde Allah’ın gönderdiği Kur’an ve yine gönderdiği elçisi Muhammed Mustafa (sav) rehberliği varken, Müslümanların yeryüzündeki iyiliğin temsilcileri ve örnekleri olmaları beklenir ne yazık ki realite bu şekilde değildir.  Yüce Allah, Peygamberini müminlere karşı şefkatli ve son derece yumuşak kılmıştır. Bu da Allah’ın rahmetidir. Şayet kaba ve katı kalpli olsaydı etrafında kalpler birleşmez ve çevresinde duygular toplanmazdı. Bugünün Müslümanları olarak bizler de kaba ve katı yürekli olamayız, paramparça olmuş bu ümmeti toparlamak, kardeşlik hukukunun hakkını vermek ve Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olmak zorundayız.

لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ

“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe,9/128.)
-
اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْۚ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

“Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Müminler yalnız Allah’a güvensinler.” (Âli İmrân,3/160.)

14- Sonuçlar ve akıbetler, Allah’ın dilemesine ve kaderine bağlanmıştır. Müslüman, elinden geldiğince çalışır, çaba sarf eder, bunların sonucu konusunda da Allah`ın iradesine teslim olur. Zaten müminler sadece Allahâ güvenirler. 150. âyette buyurulduğu üzere müminlerin yardımcısı yüce Allah’tır ve O, en iyi yardımcıdır. O, dostlarını ve sevdiği kullarını korur, gözetir ve onlara yardım eder.  müminler sadece O’na dayanmalı, O’na tevekkül etmeli ve O’ndan yardım istemelidirler. Allah’ın bir kimseye veya bir millete yardım etmesi veya onları yardımsız bırakması şüphesiz ki sebeplere ve hikmetlere dayanmaktadır. 

Ayet-i kerime, Müminleri  Allah’ın iradesine ve gücüne bağlar. Şayet Allah onlara yardım ederse kimse onları yenemez. Çünkü, Allah’ın kuvvetinden başka kuvvet, O’nun gücünden başka güç ve O’nun dilemesinden başka dileyiş söz konusu değildir. Ancak bu anlayış, müslümanları üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmek ve çaba sarf etmekten alıkoyamaz. Bütün bunlardan sonra da Allah’a güvenip dayanmak zorundadır Müslüman.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ

“Ey iman edenler! Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır” (Muhammed 47/7) meâlindeki âyette buna işaret buyurulmuştur. 

Allah’ın dininin bizim yardımımıza ihtiyacı yoktur; bizim izzet ve şeref ile asalet içinde bir dünya hayatı için İslam’a ihtiyacımız vardır. Burada Allah’a yardımdan maksat O’nun emir ve yasaklarına, evrende yarattığı ilâhî kanunlara uygun davranarak sebeplere sarılmak yani kul olarak üzerine düşen sorumluğu yerine getirmektir. Aksi takdirde Uhud Savaşı’nda olduğu gibi başarısızlık kaçınılmaz olur. Yeryüzü fitne, fesat, nifak, zulüm, tuğyan ve dalâlet ile dolmuştur. Bugün Müslümanlar olarak, Arakan, Filistin, Suriye, Irak, Libya, Yemen, Keşmir, Afganistan, Afrika ve daha bir çok yerde   yaşadığımız başarısızlık, hezimet ve kaosu başka nasıl açıklayabiliriz? 

Biz Müslümanlar, yalnız Allah’a güveniriz ve yalnız ondan yardım bekleriz. Müslümanların ilahi yardıma mazhar olabilmeleri için maddi ve manevi anlamda büyük bir cehd içerisinde olmaları lazımdır. Elimizden gelenleri yapmalıyız ki, yapamadıklarımızı da Allah’tan istemeye yüzümüz olsun. Bildiklerimiz ile amel edelim ki Allah bize bilmediklerimizi öğretsin. Başka türlü bu rehavet ve cehalet içerisinde, tevhidi ve vahdeti koruyamamışken Allah’tan hangi yüzle ve neyi isteyebiliriz ki!...  

Müslümanlar, Allah’ın dininde sebât etmeden, Kur’a’n cahili olarak, Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa’yı tanımadan ve anlamadan, en hayırlı ve mutedil ümmet olma yükümlülüklerini yerine getirmeden –sünnetullâhı hiçe sayarak- işlerin yoluna girmesini, Allah’ın yardımını istiyorlar.




<<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 03.11.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları


[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir. 




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı