14 Şubat 2016 Pazar

SA2489/KY1-CÇ196: Pazar Yazıları 12

"Sevgili karîlerimin (okuyucularımın) inanılmaz baskıları karşısında yelkenleri indirip yazmam isteklerine boyun eğdiğimi itirafla:)"


PAZAR YAZILARI -12-

Not 1: Arada sırada sizlerden gelen mektupları derleyip toparlamayı vazife addediyorum.
Not 2: Abartmayı itiyat edinenlerin kaçınamayacağı nenlerden biri de abartı ile gerçeği karıştırdıklarının ayrımında olmayışıdır.
Not 3:  
Not 4: Hiçbir im imlediğini göstermezlik yapamaz. Buna kanıt not 3’ün durumudur.
Not 5: Makalenin başlığı görüldüğü gibi kısa. Öyle ise kısa ve uzun olmayı belirleyen içeriktir. Burada öz-kabuk gibi bir metefora gönderme yaptığı sanılmasın. Öz kabuk benzetisi bir yanılgıdır. İç dışı dış içi belirler.. demek ki iç dış aynıdır. Bu yanılgı üzerine daha geniş bir çalışma yapacağımızı belirtelim.

OKUYUCUDAN GELEN MEKTUPLAR
- ya da kurgusallığın kırılganlığı üzerine bir deneme-

"Cemal, pazar yazılarını büyük bir iştahla okuduğumu itiraf etmekle beraber anlamakta zorlandığımı beyan ederek –burada bir parantez açarak sizin de beğeneceğinize inandığım bir uslamlamayı paylaşmama müsaade ediniz; evet kişi “anlamadım!” dediğinde bize bildirdiği şey “anladığı”dır. İlk bakışta burada bir çelişki olduğu söylenecektir. Oysa değil. daha ileri giderek görünüşte bile bir çelişki olmadığını söyleyeceğim. Kişi “anlamadım!” diyerek neyi anladığını söylemiş olmuyor mu?

Burada söz konusu anlam değil, anlamadır. Ve biz ilk okuyuşta “anlamayı” “anlam” ile karıştırıyoruz. Öyleyse diyebiliriz ki anlaşılmayan hiçbir şey yoktur. “Anlamadım!” diyen de anladığı şeyi ifade etmektedir. Peki bizi burada tedirgin eden bir şey yok mu? Elbette var. “Anlamadım!” diyen aslında anlamadığını söylediği şeye bir anlam veremediğini ifade etmeyi dilemiştir. 

İmdi, diyelim ki bir kişi bilmediği bir dilde bir metinle karşılaşsa, yani biri birine bir metin verse ve metin verilen kişi o metnin dilini bilmese nasıl bir karşılık verecektir? En iyi tahminle “Okuyamadım, bu dili bilmiyorum!” diyecektir. Yani anlamadım demeyecektir. Ta ki, bilmediği dilde eline verilen bir metnin eylemini ereklemiyorsa. Öyle ya dilini bilmediğim bu metni bana niçin verdin? İşte burada bir anlaşılmazlık söz konusudur. Söylenen anlamla ilişkin değildir. Ama eğer metni kastederek söylüyorsa burada o dili bildiğini ama orada yazılanlara bir anlam veremediğini söylüyorsa ona “anlamadım!” yani “bilemedim” demek istiyordur. 

Evet, biz “anlamadım!” derken de aslında neyi anladığımızı söylemiş oluyoruz. Bunu burada keserek beyanımıza devamla- evvela şunu sorayım; kuzum bu pazar yazılarını benden ve senden başka okuyan var mı? Varsa ne gibi tepkilerde bulunduklarını söyleyebilir misiniz? Hayır, yani benim temelde anladığım "Kendimizi kendimizde kendimize tutsak kıldığımızda kendimizde kendimizin kendimize söyleyeceği her tür kelam boşluğa fırlatılmış gibi ya da karanlık dipsiz bir kıyıya haykırılmış mesnetli-mesnetsiz bir çığlık gibi ya da usulca çıkarılmış bir fısıltı gibi olacağı ya da olduğu mevzuunda ya da daha başka bir biçimde söylendikte bir başkası olmadan kendisini kendisi olarak var edememiş birinin başkasını başkasız kabul etmesinin bilmesinin muhal olduğu” yargısında sizinle hem fikirim. Ancak bu yargının nesnelliğinden kuşku duymuyorum desem yalan olur. Niye derseniz efendim her şey ortada değil mi? 

Gerçekten her şey ortada, diyelim herhangi bir kurumda bir işiniz var ve fakat öyle bir kuyrukla karşı karşıya kalıyorsunuz ki hemen o anda korkunç bir yeise düşüyorsunuz ama gelin görün ki kuyruğu oluşturan hiç bir birey sizin duyumsadıklarınızdan fersah fersah ötede. Bu gördüğünüz durumu hangi ferd-i ruhiyyat-ı kavanin yahut ictima-i ruhiyyat-ı kavanin ile izah edebiliriz? Buna imkân yoktur ve dahi bir imkan bulunabilme ihtimali de yoktur. şimdi siz söyleyin muhterem edeban-ı güzide-i muharrin haksız mıyım yargımın nesnesiyle örtüştüğüne ilişkin kuşku duymada? 

Zannımca değilim. Öyle bir tuhaf, öyle bir acip zamana erdik ki ben her an şok yaşamaktayım, her an allak bullak olmaktayım. Bakın bu satırları yazarken öyle tuhaf bir şeyin tanığı oldum ki, nasıl ifade edebileceğime inanın karar veremedim. Hayır, anlatır anlatmaz nasıl küfürlerle, nasıl hakaretlerle karşılaşacağıma dair bir düşüncem. "düşüncesiz!" suçlamasını göze alarak anlatayım. 

Tanığı olduğum olayı anlatmadan bir hatıramı anlatayım; çocuk yaşlarda mahallemizin sokağında köpekler vardı; sokak köpekleri. 70’li yıllar. O vakitler sosyete denen varlıklı kişilerin dışında köpek besleyen var mıydı bilmiyorum. Bizim sokakta belki yirmi otuz kadar köpek vardı. Tüm mahalleli o köpekleri beslerdi. Merhametten kaynaklanan bir besleme idi bu eylem. Bir sabah belediye ekipleri köpekleri itlafa kalkışmıştı. Av tüfeği ile avlıyorlardı. Ben bir tanesini –bembeyaz, süt beyaz bir köpek- kucaklayıp kurtarmıştım. Yani ben hayvanlara karşı merhametsiz biri değildim. Değilim. Ve fakat biraz önce tanığı olduğum olay beni çılgına çevirdi. 

Bir yaşlı kadın bir köpeğe adını soruyor. Evet, köpekten cevap bekler şekilde soruyor. İşte bu beni allak bullak etti. hayır niye böyle bir sevgi gösterisi yapıyor diye şaşırmadım. Köpekten adını söylemesini istiyor! “Adın ne senin bakayım şirin şey! Ah sen ne tatlı şeysin, hadi kuzum adını söyle bana!” birden kendimi Gogol’ün “Bir Delinin Hatıra Defteri”nin içine düştüğümü sandım. Hani kahramanımız köpeklerin mektuplarını ele geçirmeye çalışır, köpeklerin konuşmalarını işitir filan.. işte öyle. Bu yaşlı kadın acaba köpeklerin dilinden anlıyor mu? 

Cevap beklediğine göre anlıyor olmalı. Hayır yani köpeği sıkıştırmasından anladım ki köpeğin adını köpekten duyuncaya kadar çıkaracak. Bunu nasıl mı anladım? Efendim köpeğin sahibi adını söyledi ama kadın onu bir azarladı aklınız durur. Bir de demez mi “Ben size mi sordum?” sonra köpeğe döndü ve “Hadi tatlım söyle bana adını da şunları bir kıskandır!” köpek şaşkın şaşkın kadına bakıyor. Kuyruğunu tuhaf tuhaf sallıyor, başını sağa sola döndürüyor. Ve fakat kadın ısrarda. Köpeğin ne kadar rahatsız olduğunun farkında değil. hadi bu yaşlı kadın bunamış diyelim! Peki ya onunla beraber olan daha genç 30’lu yaşlarındaki kadının aynı ısrarını nereye koyacağız? 

Ey ediban-ı güzide-i muharrir siz söyleyin nereye koyacağız bu ısrarı? Hayır, aline olmuş deyip bir kenara çekilmesine çekilirim de denecekleri şuan duyuyor gibiyim, gibisi dahi fazla, duyuyorum. “Ay ne merhametsiz, ne duygusuz bir yaratık! Nihayetinde insan işte!” evet böyle denecektir. Ki siz de böyle deneceğini, dendiğini duymuşsunuzdur, duyuyorsunuzdur. Şimdi yanlışlık nerede? Yanlış kimde? Diyelim siz oturmuş döner yemektesiniz hemen yanı başınızda da kundaklı bir çocuk çığlıklar savuruyor. Yediğinizden bir parça ağzına koymaya kalksanız o bebeğe iyilik mi yapmış olursunuz? Yoksa kötülük yapıyorsunuz diye size müdahale mi etmek gerekir? 

Hayır eğer köpek o kadının dediklerini anlıyor ve yanıtlıyorsa –yani kadın köpekçe ya da köpek kadınca anlıyorsa- elbet ben haksızım. Kadının ısrar etmesinde, köpeğin utangaçlığını yenmeye çalışmasında bir tuhaflık yoktur. Ben dahi evet merhametsiz ve duygusuz biriyim. Ama değil. Köpek sittin sene kadına adını söylemeyecek ve kadın da inadından vazgeçmeyip “Hadi tatlım adını söyle anneciğine!” diye sıkıştırıp duracak. Yahu ayıptır, günahtır, köpeğe yazıktır. Azıcık merhamet et! 

Demeyeyim mi şimdi? Şimdi bana söyleyebilir misiniz yargılarımın nesnesiyle örtüşüp örtüşmediği kuşkumun yersizliğini? Kuşkulanmamda bir beis hala görüyor musunuz? Görüyorsanız boşuna Pazar yazılarınızı okumakla vakit geçirmeyeyim. Demek ki ben o seviyede değilim. Ve henüz hiçbir yargıda bulunmamalıyım. Zira bulunduğum yargılar sağın yargı olmaktan uzak olacaktır.

Pek muhterem ediban-ı güzide-i muharririn sizden ricam evvela “şey”in bir tanımını yapmanız. Bence bütün sorun “şey”lerin tanımlanmayışından kaynaklanmaktadır. Biz “şey”leri hazır bulduğumuz ve onları da öyle oldukları olan olarak kabul ettiğimiz için sürekli istendik sonuçlara ulaşmaktan uzak kalıyoruz. Baki selam!"

Cemal Çalık, 14.02.2015,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Pazar Yazıları

Pazar Yazıları
Cemal Çalık Yazıları

Seçkin Deniz Twitter Akışı