24 Ocak 2016 Pazar

SA2392/KY45-SB1: Suriçi’nden Aileler: “Bizi canlı kalkan olarak kullanmak istediler!”

"Kendi memleketimizde kiminle nasıl konuşacağımızı artık bilmiyoruz, herkesten korkuyoruz. Konuşursak başımıza bir şey gelecek diye ödümüz kopuyor."


Yavaş yavaş aralıyorum kapıyı! Sanki çocukluğum elimden alınıp gidecekmiş gibi, kimseye duyurmamaya çalışıyorum! Odanın hemen baş köşesinde tavus kuşlarından yapılmış bir duvar halısı. Kalabalık bir cemaat var içerde, çocuklara yer yok sanırım o yüzden çıkarıyorlar beni. Neler konuşuluyor bilmiyorum, sadece bir ses geliyor kulağıma: "Dema seferberligê."

Bana kısaca çocukluğunu özetle deseler en çok göçlerden söz ederim sanırım! Yüzleri kapıda bir milletiz vesselam, tehlikenin nerden geleceği ise hep meçhul!

Bilen bilir; "Malan Bar Kir" türküsü de Şivan Perwer tarafından Dersim katliamı için yazılmış bir ağıttır. "Evimizi barkımızı topladık, göç yollarına düştük. Yüreğimiz acıdı." der türküde. Sonrasında Dersim Katliamı'nın sorumlularının Kürtler adına konuştuğunu da gördük, üstelik sadece görmedik, desteklendiklerine de tanık olduk ya kalsın bir kenarda! Daha da fenası çocukluğumuzun "gizli" kahramanı Şivan Perwer'in hain ilan edildiğine tanık olduğumuz gibi, Kürtlerin kurtarıcılığına soyunanların Kürtleri göç yollarına düşürdüklerine de tanıklık ettik!

Her şey değişiyor elbet, bu değişen dünya düzeninde bizim yerimizde saymamız pek mümkün değil. Ama Kürtlerin makus talihi bana Hewlêr'in dönüp dolaşıp aynı yere varan yollarını hatırlatır hep. Yüzler değişir, sonuç değişmez! Bugünlerde Kürtlerin gündemini özerklik ve bu taleple birlikte hendekler oluşturmakta! Kimileri bunun meşru müdafaa olduğunu düşünse de çoğunluk hendeklerin şehirleri boşalttığını ve insansızlaştırdığını düşünüyor ve bu duruma karşı çıkıyor.

Esasen artık kimse bir diğerinin ne dediğiyle de ilgilenmiyor, ağızdan çıkan cümlelerle insanlar yaftalanıp hedef alınıyor, olan bitenin özeti bu!

Şu dönem en zoru da sahada gazetecilik yapmak şüphesiz! Bir taraftan tanıklık edip, diğer taraftan tanık olduklarınızı aktarma gayreti içinde düştüğünüz yalnızlık! "Ötekileştirilme!" Of ki off.. 

Söylenecek söz çok var! Gözümüzün önünde bir tarih akıp gidiyor; şehirler boşalıyor, insanlar yatak yorgan ne buldularsa yine yeniden göç yollarına düşüyor!.. Kürtler bir kez daha bu kanlı düelloda kendi şehirlerinin mültecileri oluyor! Aralarında "Cumhurbaşkanı isterse bu işi çözer" diyenler de var; "Demirtaş Kandil'e karşı gelebilseydi bu kadar insan ölmezdi" diyenler de... 

Kendi adıma derdim olup biteni deşmek değil, tartışmaya açmak! Zira kanımca şiddeti konuşmak aynı zamanda meşrulaştırmaktır da! Bundan hareketle bizler  bu sisli ve puslu ortamda sadece aktarıcı olabiliyoruz. Buna rağmen biliyorum, zor çok zor konuşulanları olduğu gibi yazmak, aktarmak! Çünkü öyle bir dönemden geçiyoruz ki, aktardıklarımızla yargılanıyoruz aynı zamanda!

Her neyse, gelelim Suriçi'nden halkın neler söylediğine! Onlar kimsenin kendi adlarına siyaset yapmalarını istemiyor, konuşmalarını da! Tek istedikleri bu ateşin söndürülmesi, üstelik kimin söndüreceğiyle de ilgilenmiyorlar! Yani taraf olmayı çoktan bırakmışlar! Buna rağmen konuşurken korkuyorlar, isimlerini söylemekten imtina ediyorlar. "Abla ne olur, bak sana güveniyoruz. Yarın öbürgün bu dediklerimizi bizim söylediğimizi bilirlerse vallahi yaşatmazlar" diyorlar. Böyle de bir yükle aktarmaya çalışıyoruz işte olup biteni! 

Korkuyorlar, korkuyoruz! Ancak genel geçer bir gerçek var ki; bugünler anlatılmalı, aktarılmalı. Bu vicdanı sorumlulukla neredeyse günlerce dil dökerek ikna ettiğim birkaç aileyle görüştüm. Şimdi biz boş verelim siyasileri, Türkiye'nin batısında yaşayıp burayı ateşe vermek isteyenleri; insanlar ne diyor, Suriçi halkı ne diyor olup bitene gelin hep birlikte kulak verelim.

"Silahlılardı, çok korkuyorduk onlardan!"

M.E (Memur): Sabah kalktık ki kapımızın önü kazılmış. Birkaç tane çocuk baktık kazı yapıyorlar, bir kapı komşum geldi bağırdı biraz, dedi ayıptır hastalarımız var. Araba gelemez, hastalarımız ne olacak dedi? Onlardan biri de dedi ki; "fazla konuşma, belediyenin malıdır sen karışamazsın, müdahale edemezsin." dedi. Ondan sonra baktık derinlere kadar kazmışlar, daha da bir şey yapamadık. Öncesinde de hazırlık vardı, ama kimse müdahale edemiyordu. Daha doğrusu başta kimse kulak da asmadı, çünkü hiç kimse bu kadar büyüyeceğini tahmin etmiyordu. Ondan sonra velhasıl geldiler silahlarını ellerine alıp hendeklerin arkasına oturdular. Birçoğunu ben tanımıyordum.

Ondan sonra evimin bütün duvarlarını deldiler. Biri caminin avlusuna bakıyordu, diğeri de komşumun evine gidiyordu. Silahlılardı, çok korkuyorduk onlardan. Tabi sonra çocukları yolladım, ben biraz daha kaldım ama baktım çaresi yok ben de kaçtım. Geldim burada Yenişehir'de bir daire kiraladım. Hiçbir şey çıkaramadık evimizden. Sadece yorgan almıştık omuzlarımıza gelip onu da indirttiler omuzlarımızdan. 

"Gitmeyin, burada kalın, evinizi bırakıp nereye gidiyorsunuz. Bura da bekleyin" dediler. Kimseyi bırakmak istemediler, ama biz cesaret edemedik kalmaya, fırsatını bulup kaçtık. Ben ev tuttum, ama evde hiçbir şey yoktu. 2 gün boyunca betonların üstünde yattık. Sonra bir yorgan komşudan aldım, başka şeyler de verdiler sağ olsunlar. Şimdi bakın kızım 4. Sınıfa gidiyordu. Bu sene daha kalem eline almamış. 

Hepimiz, herkes perişan olduk, psikolojimiz bozulmuş. Hendekler en çok Yoğurt Pazarı caddesinde, okulun arkasında, pazarın orda kuruldu. Artık bu hendeklerde bomba olduğunu biz bilmiyorduk. Şimdi bu saatten sonra açılsa da  gidemeyiz. Üzgünüz, perişanız, maddi durumumuz yok. Zaten bizler evimizi terk ettiğimizden beri diğer yerlerdeki evler de arttı. Eskiden 500 liraya kiraya verilen evleri şimdi ev sahipleri 800 liradan aşağı vermiyor. Bu işi de fırsata çevirmişler.

"9-10 yaşındaki çocuklara bile hendek kazıttırıyorlardı!"

A.Ç (Serbest Çalışan): Kurşunlu Camii'nin yanında oturuyorduk. Doğma büyüme oralıyım, 50 yıldan fazladır orda oturuyorum. Bir sabah erken kalktım baktım, bir branda asmışlar pencereme. Kapının önünü hangi ara kazdılar öyle, bir baktık ki hendekler hazır. Kurşunlu Camii'yle aramızda 10 metre var. Camiye girdim baktım, içeriyi doldurmuşlar. Bir şey söyleyemedik, yapmayın etmeyin dediğimizde de "biz sizin için buradayız" diyorlardı. Ondan sonra kaldı öyle. 

Sonuçta karşımızda silahlı çocuklar vardı. Sonra kazmaya yine devam ettiler. Valla doğrusu biraz da ağır karşılıklı hakaretler ettik birbirimize, sonra biz dedik evimizi boşaltacağız. "Yok dediler, çıkamazsınız, biz sizin için buradayız." 

Vallahi ablam ben bu işten bir şey anlamadım. Bence onlar da ne yaptığını bilmiyordu. 9-10 yaşındaki çocuklara bile hendek kazıttırıyorlardı. Okul çantası öyle duvarın dibinde, onlar da giriyordu o hendeklere. Aileler de çaresizdi, bir şey diyemiyorlardı, dedikleri zaman zaten kızıyorlardı bize. Yani bizi bir nevi canlı kalkan gibi kullanmak istediler. Vallahi karım, çocuklarım, gelinim hepsi hala o şokun altındalar. Zaten her birini bir yerlere gönderdim. Doğru dürüst uyuyamıyoruz. Ben burada uyuyorum. Ne oldu bitti orada bilmiyoruz, ben de herkes gibi televizyondan izliyorum.

"Devletin gözünde Suriyeliler; HDP, BDP, Belediyelerin gözünde Êzîdiler kadar olamadık!"

M.Y (Erkek): Devletin gözünde biz Suriyeliler kadar olamadık; HDP, BDP, belediyelerin gözünde de Êzdîler kadar olamadık. Ben bunu vali yardımcısına da söyledim, HDP genel başkanına da. Yani bize verilen 3 kilo şeker, 5 kilo bulgurla nasıl geçineceğiz. Her bir evde 20-30 kişi kalıyoruz. Varın gerisini siz düşünün. Bizi kimsesiz bıraktılar. 

"Kalemin olduğu yerde, silahın ne işi var? Kimse bu savaşı halk için yaptık demesin!"

R.Ç (Ev Kadını): İlk bir sabah kalktık, camiinin önünün kazıldığını duyduk, ama çok dikkate almadık. Sonra küçük küçük çocuklar, mahallenin gençleri ?birçoğunu tanıyorduk- ondan sonra nöbet tutmaya başladılar. Onları uyardılar mahalledekiler, ama birçoğu da destek verdi. Çoğunluk destek verince, azınlık bir şey yapamadı. Sonra olaylar büyümeye başlayınca destek olanlar da azaldı, çatışmalar başladı sonrasında. Polis çağırıyorduk, polis de gelmiyordu. Böyle böyle büyüdü. Hendeklerin oraya örtüler takmaya başladılar, oralarda nöbet tutmaya başladılar. 

Geceleri 8'den sonra çıkamamaya başladık, daha sonra 4'te herkes evine gidiyordu. Yavaş yavaş etkilenmeye başladık. Sonra sokağa çıkma yasağı ilan edildi. En son yasakta da evlerimiz terk etmek zorunda kaldık. Ama eşyalarımızı hiçbir şekilde alamadık. Şimdi 4'er, 5'er aile bir evde kalıyoruz. Eşlerimiz de orada çalışıyordu, e şimdi otomatikman işsiz kaldılar, e çocuklarımız okula gidemiyorlar eğitimsiz kaldı onlar da. 

Bizim milletvekillerimizin hiçbiri hendeklerin başında oturmuyor, hepsi lüks sitelerde oturuyor, çocuklarının konforu yerinde. Olan bizlere oldu. Kimse bu savaşı halk için yapıyoruz demesin. Siyaset yapıyorlar, ama beni savunmuyorlar. Çocuklarımız eğitim görmedikçe, bunun devamı gelecek. Okumayan gençler daha çok boşluğa düşecek, bununla birlikte bir sürü kötü şeyler de olacak. 

Diyarbakır böyle değildi, ama bakın şimdi ne hale geldi, Diyarbakır böyle olmamalıydı. Hendeklerden dolayı tamamen halk zarar gördü. Bizi devlet de yalnız bıraktı. Ben şuan açım, işsizim, hani kimse bize sahip çıkıyor mu? Biz evlerimizde oturuyorduk, kimseye de muhtaç değildik, ama şimdi bizi herkese muhtaç hale getirdiler. 

Kendi memleketimizde kiminle nasıl konuşacağımızı artık bilmiyoruz, herkesten korkuyoruz. Konuşursak başımıza bir şey gelecek diye ödümüz kopuyor. Yoksa ben de şimdi adımı yazmanı, fotoğrafımı çekmeni isterdim. Ama konuşamıyoruz, ödümüz kopuyor. Sürekli başımıza bir şey gelecek diye ödümüz kopuyor. Milletin güvencesi kalmadı artık. Vallahi her iki tarafa da güvenimiz kalmadı. Ne olacak bu milletin hali. 

Biz oylarımızla zaten onlara gereken desteği vermiştik, şimdi niye bunu yaptılar bir türlü anlayamıyorum. Çünkü bizi çok iyi bir şekilde temsil edebilirlerdi. Hendekle mendekle bu işin yürümeyeceğini gördük, evlerimizi bize geri versinler. Kalemin olduğu yerde silaha ne gerek var bize söyleyin? Diyarbakır'ı temsil eden yer herkes biliyor ki, Suriçi'dir. Suriçi'ni kaybedersek, özümüzü kaybederiz! Kim bu işi çözerse biz desteğimizi vermeye hazırız. Vallahi artık o taraf bu taraf demekten de yorulduk. Kim bu ateşi söndürürse halkını o düşünüyor demektir.

"Ben ne zaman televizyondan Suriçi'ni izlezem oturup ağlıyorum!"

F.Ü (Ev Kadını): Biz 40 yıldan fazladır Suriçi'nde oturuyorduk. Kocamla birlikte evde 9 kişiydik. Gelinim de vardı. Biz evimizden çıkmadan önce 3 oğlum ve eşim çalışıyordu ama şimdi hepsi işsiz. Yani biz ne borçluyduk, ne de ev sahibiydik anlayacağın. Kapımızın önünde hendek kazınmadı, yani ben hiç görmedim ama komşularım çok şikayetçiydi, korkuyorlardı. Sonra duyduk ki yasak başlamış, bir hafta boyunca evdeydik, bir yasakta da 4 gün evden hiç çıkamadık. En son yasakta da artık evlerimizi terk ettik, hiçbir şeyimizi alamadan kaçtık. 

Şimdi eşim de 3 kere ameliyat oldu, yatakta. Ne yapalım bilmiyorum, evimi istiyorum, geri dönmek istiyorum evime. Her gün ağlıyorum. Artık umudum da kalmadı. Allah bize bir kapı açar inşallah. 

Ben ne zaman televizyondan Suriçi'ni izlesem oturup ağlıyorum. 3 oğlum da askerliğini yapmış evde boş boş oturuyor.

"Kızıma hazırladığım çeyiz vardı, hiçbirini alamadım!"

E.K (Ev Kadını): Ben de doğma büyüme Suriçi'ndenim. 10 çocuğum var. Evimizde kendi halimizde yaşıyorduk, geçiniyorduk. İlk kazındığında bizim evden uzaktı, sonra yavaş yavaş bizim eve doğru geldi. Engel olmaya çalıştılar ama kimse bir şey yapamadı. İnsanlar korktu da. Polisler de geldi, bir şey yapmadan geri döndüler. 

Bize dediler ki ,"Sizin kapınızın önünü kazacağız", biz de onun üzerine çıktık. Bir arabaya eşyalarımı yükledim ama bütün eşyaları geri indirttiler, çıkartamazsınız dediler. Sonra tek tek çocukları gönderdim, ben de hastaneye gittim. Kalp krizi geçirdim. Üzüntüden kaldıramadım, çok zoruma gitti. Kızıma hazırladığım çeyiz vardı, hiçbirini alamadım. Beyim de şimdi hastanede, o da kalp rahatsızlığı geçirdi. Şimdi 5 oğlum da boş, liseye giden bir oğlum vardı, o da okulu bıraktı. Küçük kızım gece kalkıp ağlıyor, "anne bombalar patlıyor" diyor. 

Daha da kimseye güvenim de kalmadı. Her sabah kalkıyorum diyorum, bugün evimize geri dönebilecek miyiz diyorum. Sabah kalkıyordum, evimin önünü yıkıyordum, çocukları okula gönderiyordum. (Ağlamaya başladığı için daha fazla devam edemiyoruz.)

"Silahlar patlamaya başlayınca, çocuğum korkudan altına işedi!"

H.A (Ev kadını): Ben aileme misafir olarak geldim, savaşın içine düştüm. Yani bu dava neyin davası onu da anlamıyorum. İnsan düşündükçe kahroluyor. Yani doğduğumuz ev, evlendiğimiz ev hepsi elimizden gitti. Ben evlenene kadar oradaydım. Sabahları kalkıyorduk, evlerimizi süpürüyorduk, sonra komşularla bir araya gelip çay içip sohbet ediyorduk. Zaten herkes birbirini tanıyordu. Yazın damlarda yatıyorduk. Hayatın bin bir türlü zorluklarını beraber atlattık. 

Bir gün çocuğumla kız kardeşim birlikte ablamlara gitti. Sonra birden silahlar patlamaya başladı, çocuğum geldi korkudan altına işemişti. "Anne polisler, anne silah" diyerek uyanıyor gece. Bazen ağlıyoruz, sonra sinirden gülmeye başlıyoruz. Bu ne ekmek davası, ne de namus davası, bizi perişan ettiler. Boşuna hendek kazdılar, olmaması lazımdı. Sur'umuzu geri istiyoruz. Yani biz koli istemiyoruz, para da istemiyoruz, biz sadece evimizi geri istiyoruz.

"Bizi de Cizre'dekiler gibi canlı kalkan yapmak istediler! Yani bu özerklik hendeklerle olacak iş değil!"

M.Y (Serbest Çalışan): Bak abla Diyarbakır halkı gururlu bir halktır. Düşün ki bu belediyelerden hiçbir hizmet verilmiyor halka. Ama yine de oy zamanı geldiğinde insanlar gidip oyunu HDP'ye veriyor, bak bu bir örnektir, yerlere baktığın zaman her yer çöplük içinde ama biz de gidip oyumuzu onlara verdik! Biz Sur halkı olarak biran önce çözüme gidilmesini, barışın olmasını, ölümlerin olmamasını istiyoruz. Yeter artık, yeter yeter yeter. 

Sur halkı çok bunalımda. Sur halkı olarak bizler bir kutu yardım, bir battaniye değil, iş istiyoruz aş değil.  Zaten çalışırsak kendimiz aşımızı getiririz. Yani bu hendek iyi bir şey olsaydı, inanın burada konuşan herkes, şuan burada oturan 10 aile var, biz hepimiz oyumuzu HDP'ye verdik.

Eğer ki yapmış oldukları bu hareket güzel bir şey olsaydı biz de Sur'dan çıkmazdık. Fakat biz 80 tane milletvekili çıkardık ki bizi savunsunlar, daha konuşmaya başlamadan hendekler kazılmaya başlandı. Yani bu özerlik hendeklerle olacak iş değil. Hendekler kime zarar verdi? Fakir fukaraya zarar verdi. Diyarbakır'ın en mağdur olan semti Sur semtidir. Zaten bu insanların çoğu 90'larda köylerini terk edip gelen insanlardı. Sur'da maddi durumu en iyi olan insan asgari ücret alan insandır. 

Doğduğumuz büyüdüğümüz yerlerdi oralar. Orada komşular birbiriyle yardımlaşıyordu. Herkesin sınıfı aynı sınıftı. Herkes kendi yağında kavruluyordu. Şimdi apartmanlarda oturanların birbirinden haberleri yok. Hepimiz bir aile gibiydik. Önce hendekleri kazdılar, çatışmalar başladı insanlar çıkmak isteyince de izin vermediler. Çünkü insanları kendilerine siper etmek istediler, bir nevi canlı kalkan yapmak istediler. Devlet bazı şeyleri yapmasın diye bizi kullanmak istediler. 

Mesela şimdi bakın Cizre'de insanların çıkmasına izin vermediler, bir sürü sivil insan öldü. Bizi de oradakiler gibi canlı kalkan yapmak istediler. Suriçi'nin %90'ı eşyalarını çıkaramadı. Oradan gelin çıktı, ama çeyizini alamadan çıktı. Mesela benim akrabamın doğum sancısı tuttu, ama hastaneye götürülemedi evde doğum yapmak zorunda kaldı. Büyük rantlar var bence, yani çünkü niye böyle yapıldığını anlamıyoruz. 

Yani çünkü düşünün ilkokula giden çocuk çantasını bırakıp o hendekleri kazmalarını istiyorlardı. İlk başta çok kayda almadık, ama sonradan iş işten geçtikten sonra insanlar uyandı, bir şeyler yapmaya çalıştı ama herkesin eli kolu bağlandı. Bir sokağa çıkma yasağında devlet geldi ve çatışmaya başladılar arada olan insanlara oldu. 

Bir de kötü olan ne biliyor musun ablam, ben sana %100 mühür basıyorum içlerinde kapkaççısından tut da hırsızına kadar hemen herkes vardı. Tabi içlerinde gerçekten davasına inananlar da vardı. Nerden biliyorum bunları biliyor musun ablam, çünkü birçoğunu tanıyorduk, sonuçta hepimiz aynı yerlerdeydik. Bir de devlet girince zaten çok korktular, birçoğu silahını bırakıp korkup kaçtı oradan. Biz diyoruz ki biran önce barış olsun çözüm olsun. 

Yani devlet şunu dememeli: "Bir PKK'li kalmayana kadar devam edeceğiz." Bu doğru değil. Bizim beklentimiz şunu desinler, iki tarafa da söylüyorum: "Biz bu işi nasıl çözeriz?" Mesela sen nasıl geldin bizim sıkıntılarımızı dile getirmemizi istedin, biz diyoruz ki devletimiz de kalksın bizi muhatap alsın, sıkıntımız, derdimiz nedir bizi dinlesin? Yani bütün Kürtleri kalkıp da bir yere bağlasınlar. Devletin içinde paralelciler vardı, şimdi belki bu Suriçi olaylarında da belki sırf ortalık karışsın diye sağa sola ateş edenler de vardı. 

Mesela şimdi kim biliyor ki Kurşunlu Cami'yi kim yaktı? Belki polisler yaptı, belki de gençler. Kim bilebilir. Çünkü bakın bizler dinimize düşkün insanlarız, belki de paralelci polisler yaptı da istediler halk ayaklansın! Yani devlet önce bunları araştırmalı. Biz artık huzur istiyoruz, barış istiyoruz. Lanet gelsin eve, eşyalara inan artık bunlardan da vazgeçtik. Yeter ki barış gelsin. 

Bir insan ölüyorsa, kimin ciğeri yanmıyorsa o insanlar insanlıktan nasibini almamış bir hayvandır. O yüzden biz ölen her iki tarafa da üzülüyoruz. Askerine de, polisine de, gerillasına da. Niye ölüyor bu insanlar? Şimdi bir de öyle kötü bir dönemdeyiz ki halk korkudan doğruları da konuşamıyor. 

Gerçekler konuşulsa var ya yer yerinden oynar. Çünkü korkudan eleştiremiyoruz, eleştirdiğimiz an bize diyorlar "Oğlum sen devletçisin." Halbuki doğru değil bunlar, biz diyoruz ki barışı getirin. Batı niye ayağa kalkmıyor mesela, bak umurlarında bile değiliz. Burada bu kadar insan ölüyor, hani batıdakiler niye bir şey demiyor.

"Ben evime gitmek istiyorum, daha da kimsenin evinde kalmak istemiyorum."

R.Y (Ev Kadını): Biz önce Suriçi'nde oturuyorduk, sonra cezaevinin oraya taşındık. Baktık orada sabrımız gelmiyor, tekrar geri Suriçi'ne taşındık. Biz taşındıktan 20 gün sonra bu olaylar başladı. Bütün varımızı yokumuzu verip bir ev aldık onu da öylece bırakıp çıktık. Eşyamız her şeyimiz yeniydi, her şeyimizi bıraktık, evimize kurşunlar geldi. Biz kaç aydır annemin evinde, kaynanamın evinde, orada burada kalıyoruz. Duraklar evimiz oldu, düzenimiz yok. 

Çocuklarım kaç aydır okula gitmemişler. Çocuklar evini, okulunu özlüyorlar. Diyorlar "anne evimize gidelim" ama evimiz yok ki. Çocuklarımın kıyafetlerini bile alamadım, e nasıl geçinelim böyle. Kiraya gitsek neyimiz var, hadi kiraya gidelim nasıl alacağız o eşyaları. Kim bizim elimizi tutuyor, bak bize kimse sahip de çıkmıyor. 

Bundan sonra ne olacak, ben daha da kimsenin evinde kalmak istemiyorum. E zaten kiralar da artmış. Fırsattan istifade edenler de oldu. Millete acıyacaklarına faydalanmak istiyorlar. Vallahi her bir polis öldüğünde, gerilla öldüğünde ben oturup ağlıyorum, ama kimse bizim için ağlamıyor, kimse bize acımıyor.  3 çocuğum var, hadi sen söyle nereye kadar böyle devam edecek?

"Her sabah kapımızı çalıp bizi ölüme götürüyorlardı!"

E.D (Serbest Çalışan): Abla bizim doğup büyüdüğümüz yer Suriçi'dir, orda gözümüzü açtık. Ben yeni evlendim, evlendiğim gibi yine Surçi'nde kiraya gittik. İşte Yoğurt Pazarı'nda tam hendeklerin kazıldığı sokakta oturuyorduk. Benim halılarımda hala kurşun izi var. Her gün kapımızı çalıp diyorlardı bize "hepiniz dışarı çıkın tencere tava çalın." Kimseye rahatlık vermiyorlardı. 

Çıkmayanların tek tek kapını çalıp dışarı çıkartıyordu. Yani düşün silahlar patlıyordu, o silahların arasında bize diyorlardı sokakta bekleyin. "Ya ölürsek" diyorduk, umursamıyorlardı, kanımca bizi ölüme götürüyorlardı zaten. Eşim mutfakta yemek yapıyordu, ben de yanına gittim o anda bomba patladı o anda kendimizi yere attık, zaten yere yatmasaydık yüzümüz, gözümüz parçalanırdı. 

Duvarımı görsen, kocaman delikler vardı. Sabah ezanı başlıyordu, kapılarımızı çalıyorlardı. Zaten sabaha kadar nöbet tutuyorlardı orada. Bize diyorlardı "hadi çıkın dışarı, biz sizin için buradayız." Biz de mecburen alıyorduk tencere, tava ne bulduysak çıkıyorduk dışarı. Sonra baktık olmuyor gizli gizli kaçtık oradan. Eşyalarımızın bir kısmını aldık, ama çoğu kaldı orda. Zaten diyorlar ki o bina komple çökmüş. Sağımızda, solumuzda her yerde hendek vardı. Zaten hendeklerde de küçük tüplere mayın yerleştirip hendeklerin içine yerleştiriyorlardı. Gece yatamıyorduk, sabaha kadar uykusuz kalıyorduk.




Sidar Basut, 24.01.2016, Sonsuz Ark, Konuk Yazar

Sidar Basut Yazıları

Seçkin Deniz Twitter Akışı