11 Temmuz 2015 Cumartesi

SA1519/KY26-CA11: Hepimizin Hayal Kırıklığı

"ABD'yi kurtarıcı bilmeyi mazur gösteren sebeplerin baş edilmezliğiyle kapadık 20. yüzyılı, aynı minvalde ilerliyoruz."


“İslamcılığın ölümü” dönem dönem benzeri yorumlarla gündeme geliyor medyada. Kanımca İslamcılığı bazen kerameti kendinden menkul “Siyasal İslam” tanımı açısından, bazen de “Müslümanların Siyaseti” olarak görmekle kısıtlı yorumlar bunlar. Çünkü –tabiatı gereği- İslamcılığın ölümünden değil, geri çekilmesinden söz edilebilir. 

İslamcılık -İslam’ın değil- Müslümanların siyaset ve kültür alanında dönemsel refleksleridir. İslam sabittir, İslamcılık dönemsel meselelere odaklanan bir birikim faaliyeti, bir sorumluluk üstlenme gayretidir. Çeşitli yorumları vardır. Demokrat olabilir, otoriter de olabilir. Gelimli gidimlidir. Gider, birikir, şimdiki zamanın soru ve cevaplarıyla geri gelir.

Türkiye’de 1970’lerden itibaren yükselen İslamcılık, Türkiye’ye, içine kapanmakla veya dışa bağımlı olmakla da üstesinden gelemediği kuruluş zaaflarını hatırlattı. Hatırlatmakta kalmadı, acilen çözümler bulma gereğini öne sürdü. Hiç olmazsa elli yıllık birikimiyle de bir sorumluluk üstlendi. 

Ulusalcılığın bastırmakla görünmez kılacağını var saydığı Kürt Meselesi'nin çözümü için gerekli cevapları haizdi İslamcılık. Kelime-i Tevhid’in “La”sı, Allah’tan başka bir otoriteye tabi olmaya izin vermeyen bir ufuk açıyordu önümüze. Yeni bir vatandaşlık, katılım, güç merkezli değil hakikat merkezli bir kalkınma, gelişme, eğitim, aile, sanat, şehir, medeniyet görüşü… Türk ve Kürt’ün, kadın ve erkeğin, zenginle fakirin, eşitlik ve adalet ölçülerini gerçekleştirme sorumluluğuyla buluştukları secde, yok edilememiş bir kardeşliğin imkânlarını aramanın zeminiydi.

Bütün bunları, Kürt Meselesi'nin hâlâ muhasebesi yapılmamış yönlerine bakışımı kişisel açıdan değerlendirmede bir giriş olsun diye belirtme gereği duydum. 1980’lerde içinde bulunduğum İslamcı kesimlerde köken, belirleyici bir nitelik olmaktan uzaktı. Türk-Kürt, hepimiz yoğun okumalarla İslam’ı öğrenmeye çalışıyorduk. Küçük odalarda, Kur’an ve ilmihal öğretilen mekânlarda, gecekondu mahallelerinde Müslümanların ve insanlığın dertleriyle dertlenmeyi birlikte öğrenmeye çalışıyorduk. Ulusalcı eğitim sistemi ve kamunun sağlamaktan uzak durduğu öğrenme ve buluşmalar için kendimize mekanlar kuruyor, ortamlar oluşturuyorduk. Ulusalcı kamunun yasakları ve kısıtlı dili, alternatif kamuların arayışına sevk ediyordu. Bu bağlamda sürdürdüğümüz çalışmalar, Refahlı belediyeler tecrübesinden itibaren bir devletleşme, devlet gibi görme eğiliminin sınavlarına tabi olmaya devam ediyor.

Bazen ulus devletin katı sınırlarının sebep olduğu daralmadan kaçarken ideallerini uzak beldelerin direnişleri üzerinden okumaya başlayan “Romantik İslamcılık”tan söz ediyorum. Sezai Karakoç’u da bu tür bir İslamcılıkla eleştirenler oluyor. Oysa Karakoç, elli yıllık planlardan yoksun olduğumuzda yapıcı adımlar atamayacağımızı söyler hep. Elli yıllık planlardan yoksunluğumuz bir tarafa, bir öngörüden ve dayanışmadan da yoksunuz.

Ulusçuluğu ortaklaşa eleştirsek de Türk kökenlilerin farkına varmadan sahip olduğu ayrıcalıklar yok muydu? Ayrıcalık, mesela dili nedeniyle horlanmamış olmaktı. Mehmet Uzun’u, Mehmet Efe’yi anasının dilini unutmaya zorlayan öğretmen baskısını birçok açıdan tanısak bile bu yönüyle yaşamamıştık. 

Bunlar pek konuşulmazdı aramızda. Çünkü bizler İslam’ı yeniden öğrenirken bir Zeyd, bir Sümeyye, Yasir, Ammar, Selman, Hatice eşitliğinde buluştuğumuzu düşünüyorduk. Hep beraber okuma yazmayı yeni öğrenen çocuklar gibiydik, ama beraberdik. Zulme kapı açan sistem ise bütün korkunç uygulamalarına karşılık soyut bir varlık sergiliyordu. İslam gelince dertler bitmeyecek miydi? 

İslamcılar, devlete, düzene, iktidara ele geçirme ya da intikam veya ebedî bir iktidar arzusuyla yaklaşmayabilecek, vatandaşını birinci ikinci sınıf diye ayırmayabilecek bir bakış açısını Kürt ve Türk demeden birlikte geliştirmeye gayret ettiler. 

Elbet ana dalga dışında farklı eğilimlere sahip İslamcılıklar olduğunu da hatırlamak gerekiyor. 

Türklerde (ve Milli Görüş’te) etkili olan milliyetçi muhafazakâr damar, Kürt tarafında da eksik olabilir miydi? Ancak ana söylemi oluşturan kadınla erkeğin Allah karşısındaki eşitliğini benimseyen, adaleti önemseyen, demokrasiye güvenmese bile seçimlere inanan, Batıcı veya Doğucu olunması gerektiğini düşünmeyerek evrensel nitelikli okumalar yapmaya çalışan bir İslamcılıktı.

Ulus devletin dışına attığı İslam coğrafyasını konuşmaktan buralarda neler olup bittiğini konuşmaya gelmiyordu sıra. Darbe ertesiydi. Hep “Darbe Ertesi”nde yaşanmaz mı zaman bu topraklarda? 

Birey, Kürt veya Türk değildik. Kadın veya erkek olarak Asrı Saadet zemininde yaşıyor gibi olmayı başarmalıydık. İslam’ı yeniden öğreniyor ve adeta kendi kendimizi yeniden doğuruyorduk. 

Hocalarımızın, ağabeylerimizin çoğu Güneydoğu şehirlerinden Kürt kişiliklerdi. Evleneceğimiz kişiye kadar danıştığımız, fetva istediğimiz alimler ekseriyetle Kürt'tü. Senelerce aynı kitapları okuduk, panellerde konferanslarda konuştuk, dergiler çıkardık. 

İlk dergi cemaatı tecrübesini -Aylık Dergi ile eş zamanlı olarak- yaşadığım dergi olan Girişim’de yazar ağırlığı Kürt’tü. 

Yazı yazdığım bir diğer dergi olan Yeryüzü dergisi “Kürtçü” olarak suçlanırdı. Girişim’in gençlikten kaynaklanan bir heyecanla dile getirdiği başlıklar 1990’larda Yeni Zemin’de daha oylumlu olarak açılacaktı. Ben Yeni Zemin’de en fazla birkaç yazı yazdım. Edebiyata ağırlık verdiğim, yolculuklarla geçen bir dönemdi.

Şimdilerde kimi Kürt Gençleri İslamcıları bir zulme seyirci kalmakla suçluyor. Elbette doğru, Diyarbakır Cezaevi’nden yükselen işkence seslerini zamanında duyamadık. Darbe yıllarıydı, sansür vardı, İslami arayışımızın önündeki engelleri aşmaya çalışıyorduk. Ancak Kürt yazarlarla birlikte, çeşitli çalışmaların içindeydik. Sesleri duyanlar duymayanlara anlatmalıydı. Diyarbakır hapishanesini, ölüm kuyularını, asit tarlalarını gecikerek öğrendik ne yazık ki. Tabii bu bir zulmün yaşandığının farkında olmadığımız anlamına gelmiyordu.

Fakat biz zaten genel olarak düşüncelerini birbirine anlatabilmeyi başaramayan bir toplumuz. Kamusal alanımız buna izin vermeyecek ayrımcı bir yapıyla malul olarak temellendirilmiş. Sadece duymak istediği cümlelerle idare etmeye çalışan bir siyaset, bir kültür de ister istemez kırılganlaşmaz mı? 

Yeni Devir’de yazarken bazen “Kürt” bir âlimin olumlu/olumsuz bir eleştirisini ulaştırırlardı bana. O dönemde veya takip eden yıllarda ayrıntılı olarak düşünme gereğini duymadığım köken farkı etrafında, kimi Kürt gençlerinin eleştirileri üzerine düşünmeye başladım. 

Hocalarımızın Kürt veya Türk kökenli olması üzerinde durmadığım bir ayrıntıydı. Fakat ne kadar çok Kürt Hocamız varmış!

Ve evet, çeşitli İslami ölçüler konusundaki tedirginliğimize karşılık nasıl da kardeşçe konuşabilmişiz!

1980’lerde her kesimden insan “La” diye söze başlayarak okuma yazmayı yeniden öğrenen kardeşler olmuşken, birbirimizle konuşamaz hale geldik. İşte, bedenlerimiz kan sızdırırken bölge bir kez daha parçalanmak isteniyor. Kürtler bu parçalanan yapı içinde kendilerine ait bir devlet arıyorlar. 

Ulus devlet ideolojisi zaviyesinden bakıldığında bu talebe söyleyecek bir söz bulunamaz. Cılızlaşan “Biz”, “daha fazla sayıda devlet” demek; hep böyle oldu. Emperyalizmin “böl ve parçala” taktiğini paranteze almaya yüreklendiren acı dosyaları fazlasıyla kabarık."

ABD'yi kurtarıcı bilmeyi mazur gösteren sebeplerin baş edilmezliğiyle kapadık 20. yüzyılı, aynı minvalde ilerliyoruz.

Ulusçu Kemalizm’in tevhidi tedrisatı kelimelerimizi kısıtladı, inançlarımızı özel alanda yaşamaya zorlandık, tamam, ama daha sonra ne oldu? 

Hep Kemalizmi, ulusçuluğu, emperyalizmi suçlamak, uzak ülkeler düşleri/düşüncesi İslamcılığının avuntusu olabilir. Biz kendi aramızda ne okuduk, nasıl anladık? 

İslamcılar, elli yıl boyunca siyasal kutuplaşma dilinin dışında geliştirdikleri kardeşlik diliyle 2000’lerde bir umut kaynağı olmayı başarmışlardı. İslamcı aktörlerin muhafazakarlık kimliği altında devletle bütünleşmesinin bir sonucu, laik/ulusçu bir dilin mütedeyyin Kürt kesimlerde yankılanması oldu. 

Kendi varlıklarını ulusçu paradigma ile belirleyen ve bölge sorunlarına emperyalizmin desteğiyle çözüm arayan İslamcılar bu olup bitenleri hâlâ “haddini bildirme” diliyle tartışıyor. 

“İslamcı” olduğunu belirten okur-yazarların manşetler bağlamında hiç olmazsa otuz yıl boyunca eleştirilen ulusçu, feodal ve militer üslubu onayladığı izlenimi, toplumsal dil tashihi açısından büyük bir hayal kırıklığı. İslamcılar devleti dönüştürme sürecinde hazırlıksız yakalandıkları sorunlar tarafından manipüle edilirken, bu sorunların ait olduğu dili kullanmayı da önemli bir ayrıntı olarak görmediler. 

Roboski’de ağırlık kazanan ve adaleti paranteze alan devlet dili bir kırılma noktasına yol açtı. Şimdi kimi dindar Kürt Gençleri İslamcıları Kürt Meselesi'ne geç uyanma konusunda suçluyorlar. Oysa kendileri de artık geri çekilmekte olan İslamcılığın bir parçası olarak “sınır”lı, “devlet”li düşünüyorlar. 

Yazımın girişinde belirttiğim gibi, zaten İslamcılığın artık açıklama gücü kalmadığı, bu nedenle de geriye çekildiği söylenebilir.

Beri taraftan İslamcılar sıklıkla ağırlıklı olarak “Kürt” kişiliklerden ders alan “öğrenciler” olmuşlardır. Kürt hocalarımız bize ulusçu siyasetlerle ve dille barışı sağlayamayacağımızı öğretmişti. İslamcılar olarak dünyaya köken perspektifinden bakmamayı sağlayan bir dünya görüşünün, bir dayanışmanın birikimlerinin kıymetini bilemedik. Ulusçu siyasetlerle emperyalizm, bizleri tabi kılan kurguyu birlikte yürütmüyorlar mıydı?

“Kötü insanlar kumpas kurarken iyi insanlar plan yapmalıdır” der, Martin Luther King. Elli yıllık planlarımız yok, ama sanki hafızalarımız da yok, birikimlerimizin kıymetini bilmiyoruz. 

Kardeşliğimiz istenmiyorsa da kardeşlikte direnmeye hakkımız yok mu peki? 

Türk ve Kürt hocalarımız asli kardeşlik sebebinin “din” olduğunu öğretmişlerdi bize. Hayal kırıklığı hepimizin, yeni ortak sorular üzerine düşünmek de hepimizin sorumluluğu.

Cihan Aktaş, 11.07.2015, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, 

Sonsuz Ark'ın Notu: 
Kaynak belirtilmek kaydıyla Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015


Yazının ilk yayınlandığı yer: Dünya Bülteni:
http://www.dunyabulteni.net/yazar/cihan-aktas/20263/hepimizin-hayal-kirikligi

Seçkin Deniz Twitter Akışı