6 Nisan 2015 Pazartesi

SA1252/KY5-PT54: Tasavvuf; Bir Düşünce Virüsü/ B- Amelî Tasavvuf- Tasavvufçuların Zikri Bir Yahudi Bid'ati'dir

 بسم الله الرحمن الرحيم
Bismillahirrahmanirrahim

“Tasavvuf” İslâm dünyasına hicri II. asırdan itibaren girmeye başlamış bir “düşünce virüsü"dür. 

***

Tasavvufçuların Zikri Bir Yahudi Bid'ati'dir

149. Mezmur'da şunları okuyoruz: "Siyon oğulları hükümdarlıklarına sevinsinler, tef ve ud ile dansederek adını tesbih etsinler, terennüm etsinler. Tehlil getirin, kutsallığında (Kudüs'de) Allah'ı tesbih edin. Rebab ve ud ile tesbih edin. Tef ve dans ile tesbih edin. Sazlar ve zurnalarla tesbih edin. Türlü naralarla tesbih edin." 

Tasavvufçular da aynı bu şekilde zikir yaparlar. Yahudi cahiliyye bid'atı ile tasavvufçuların zikri arasında sıkı ilişkiyi ve benzerliği görmek için bir zikir meclisini müşahade etmek yeterlidir. Bu apaçık bir gerçek iken, Abdulaziz ed-Debbağ'ın şu sözlerini görüyoruz: "Zikredenler sağa sola sallanırlar, çünkü kutuplar meleklerin böyle yaptığını görmüşlerdir." 

Zikrin Şekli ve Sözleri

Zikreden kişinin tepeden tırnağa kadar sallanması, önce sağa “lâ” ile başlayıp sola “ilahe” ile dönmesi ve doğrulması gerekir. Sola doğru öne eğilerek illallah demesi ile bu işi tamamlar. 

Allah, “hû” gibi tek isimle zikrediyorsa çenesini göğsüne vurması, koro halinde ve yüksek sesle yapması gerekir. Kelimeyi göbeğinden başlayarak kalbinin derinliklerinden çıkarması icabeder. 

İşte bu eşsiz pehlivanlık tasavvufçuların zikir şeklidir! Allah için söyleyiniz, Rasûlullah rabbini zikrederken böyle tepeden tırnağa kadar sallanıp dans mı ediyordu? Sakalını göğsüne vurup sağa sola mı sallanıyordu? 

Şüphesiz hayır! Hiçbir zaman böyle yapmamıştır. Çünkü o Allah'ın peygamberidir ve Allah'ın huzurunda nasıl edeple ibadet edileceğini bilir ve insanlara bildirir. Kör testerenin ağaç keserken çıkardığı sesler gibi de sesler çıkarmamış ve naralar atmamıştır. 

Nasıl zikredeceğini Allah ona şöyle tarif etmiştir: 

"Namazında yüksek sesle okuma. Onda sesini fazla da kısma. İkisinin arasında bir yol tut." (İsrâ Suresi 110)

"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilmelisiniz ki haddi aşanları O sevmez."  (A'râf Suresi 55)

"Rabbini içinden, yalvararak ve O'ndan korkarak yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam zikret (an). Gafillerden olma!" (A'râf Suresi 205)

Namazda sesin fazla yükseltilmemesi ve tamamen kısılmaması, belki ikisi arasında bir yol tutulması esas iken, tasavvufçular güya bir nevi ibadet veya dua olarak yaptıkları zikirlerinde nakarat tutturmak, avazları çıktığı kadar bağırmak, testere sesleri gibi hançerelerden sesler çıkarmak, tepeden tırnağa kadar ter içinde kalacak şekilde tepinmektedirler. Ne yapalım, tasavvufçular Allah'ın hidayetini bu şekilde değiştirmekte ve başka yollara uymaktan çekinmezler!

Zikirde kullanılan sözlere gelince; müridin şeyhine karşı edeplerinden biri de şeyhinin kendisine telkin ettiği kelimeler kullanması ve başka sözleri kullanmamasıdır. Bu sebepten zikir sözleri tarikatların çokluğu ve şeyhlerin farklılığına paralel olarak çoğalmış ve değişik olmuştur. Kimileri Allah'ın tek ismi ile, kimileri hû hû diyerek, kimileri de ıh ıh sesleriyle zikretmektedir. 

Tasavvufçu her tağut kullarına başka tarikatların zikri ile zikretmeyi ve izin verdiği şeylerin dışında kelimeleri kullanmalarını yasaklamaktadır. Çünkü yüce Allah'ın isimlerini şu veya bu şekilde söyledikleri zaman fayda, şu veya bu şekilde söyledikleri zaman da zarar vereceğine inanırlar. Onun için zikreden kişiye fayda veya zarar verecek şeyleri bilen şeyh, kaptan sayılır. 

Bu bakımdan derviş “lailahe illallah” sözü ile ancak şeyhi kendisine izin verdiği takdirde zikredebilir. Rabbine de ya latif diye seslenmemelidir. Aksi halde ona bir uyuşukluk gelir veya çarpılır. 

Tasavvuf kâhinlerinden İbn Ataullah el-İskenderi'nin şu iftirasına bakınız: 

"Allah'ın "Afûv (bağışlayan) ismi avamın zikrine yaraşır. Çünkü onları ıslah eder. Allah'a suluk edenlerin ise bu isimle onu zikretmesi yakışmaz. Bâis (dirilten) ismi ile de gafiller zikreder. Fenayı talep edenler onu bu isimle zikretmez. Gafir (günahları bağışlayan) ismi ile de avam öğrencilere telkin yapılır (onlara bu isim öğretilir). Zira günahın cezasından korkan onlardır. Ama Allah'ın huzuruna çıkmağa layık olanların günahları bağışlayanı zikretmeleri onlarda vahşeti (uzaklığı ve yabancılığı) meydana getirir. Allah'ın "Metin" ismi ise halvet sahiplerine zarar verir, dinle alay edenlere yarar sağlar." 

İbn Ataullah bu iftirayı serdetmeye devam etmekte ve Allah'ın isimlerinin çoğuna bu şekilde iftira etmektedir. 

Hâlbuki yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 

"De ki, ister Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na mahsustur." (İsrâ Suresi 110) 

"En güzel isimler (Esmaulhüsna) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. O'nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır." (A'râf Suresi 180) 

Şu saçmalığa bakınız. Allah'ın Gafir ismi sadece avama yaraşır. Sanki bu tağutlar günahlardan masum veya ilahtırlar! Hâlbuki Rasûlullah günde yüz defa Rabbine istiğfar ederdi. Şimdi söyler misiniz, Kur'ân'ın hidayeti ve gerçekliğiyle tasavvufçuların sapıklığı ve dalaleti arasında bir ilişki buluyor musunuz?!

Rasulullah Nasıl Zikretmiştir?

Rasûlullah'ın Cenâb-ı Hakk'ı nasıl zikrettiğini pak sünnetinden öğreniyoruz. Onun zikir şekli ile tasavvufçuların bid'at ve saçma zikir şekillerini karşılaştırmak mümkündür. 

Rasûlullah buyuruyor: 

"Şu iki kelime, dile kolay, terazide ağır ve Allah'a sevimlidir: Sübhanallah ve bihamdihi, sübhanallahi'l-azim."  

Selam verdikten sonra her namazın arkasında Rasûlullah şöyle derdi: 

"Lâ ilahe illallah vahdehu lâ şerîke leh, lehu'l-mülk ve lehu'l-hamd ve huve ala külli şeyin kadîr, ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billah, lâ ilahe illallah ve lâ na'budu illâ iyyah, lehu'n-Nimetu ve lehu'l-fadlu ve lehu's-Senâu'l-Hasen, la ilahe illallah, muhlisine lehuddîn velev kerihe'l-kâfirun."  

Yine şöyle buyurmuştur: 

"İstiğfarın en büyüğü şöyle söylemektir: Allah'ım, sen benim rabbimsin, senden başka ilah yoktur, beni yarattın, ben de senin kulunum, gücüm yettiği kadar sana verdiğim söze ve ahdime bağlıyım, yaptığım kötülüklerden sana sığınırım, bana verdiğin nimetini ve işlediğim günahları sana itiraf ediyorum, beni bağışla. Çünkü günahları senden başka bağışlayan yoktur." 

Buhari ve Müslim'de İbni Abbas Rasûlullah'ın gece namazı kalktığı zaman şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: 

"Allah'ım, ham senindir. Yerin, göklerin ve içindekilerin nuru sensin. Hamd senindir. Yeri, gökleri ve içindekileri tutan sensin. Hamd senindir. Yerin, göklerin ve içindekilerin rabbi sensin. Hamd senindir. Hak sensin, vadin haktır, sözün haktır, sana kavuşmak haktır, cennet hak ve cehennem haktır, peygamberler haktır, Muhammed haktır, kıyamet saati haktır. Allah'ım sana teslim oldum, sana iman ettim, sana tevekkül ettim, sana döndüm, senin için düşmanlık yaptım, seni hakem yaptım, işlediğim, işlemediğim ve gizlediğim günahlarımı bağışla. Sen ilahımsın, senden başka ilah yoktur. Güç ve kudret ancak senindir." 

Rasûlullah'ın efradının cami ağyarını mani zikri görülüyor değil mi? Peygamberin tertemiz ve halis yakarması ve kulluğundan başka ne vardır? Göğün kapılarının açıldığı dua ve yalvarmalardan başka ne görüyorsunuz? 

İçinde ne müfred isimle (ya Allah, hû, âh, hay... gibi isimlerle) ne bir zikir var, ne sakalı göğse vurmak var, ne de tepeden tırnağa kadar sallanıp dansetmek var! Ne başı sağa sola sallamak var, ne inlemek var, ne de göbekten bıçkı sesi gibi sesler çıkarmak var! Ne bir gazelhan, ne tef, ne ney, ne kaval var! Ne de ortada duran ve alkışlarıyla tempo tutarak etrafında dervişlerin dans ettiği bir put var! 

Sadece ve sadece Allah sevgisi, korkusu ve takvasıyla dolan ve rabbine yalvaran mümin bir kalb vardır. Yüce yaratanına yöneliyor, bütün mülkün sahibi ve hâkimine yakarıyor, gerçek bir iman, halis bir tevhit içinde ona yalvarıyor. Allah'ın salât ve selamı âlemlere hidayet olarak gönderilen kulu ve resûlü Muhammed'in üzerine olsun! Tasavvufçuların zikri ile ilgili şu tarihi olayı da naklederek konuyu bitirmek istiyoruz. 

Darimî'nin süneninde sahih bir senedle şu olay kaydedilmektedir: 

"Ammara İbn Ebi Hasan el-Mazini, babamın dedemden naklederek şöyle dediğini işittim; diyor: Sabah namazından önce Abdullah İbn Mesud'un kapısında beklerdik. Çıkınca onunla beraber cemayi gederdik. Ebu Musa el-Eş'ari geldi ve "Ebu Abdirrahman henüz çıkmadı mı?" dedi. Hayır, dedik. Abdullah çıkıncaya kadar o da bizimle beraber bekledi. Çıkınca hepimiz kalktık. Ebu Musa ona şöyle dedi: Ey Ebu Abdirrahman, az önce mescidde yadırgadığım bir durum gördüm. Onun dışında iyilikten başka bir şey görmedim. Nedir gördüğün? diye sorunca, yaşayınca görürsün, dedim ve anlattım. Mescidde halkalar oluşturmuş oturup namazı bekleyen insanlar gördüm. Her halkada bir adam var, diğerlerinin elinde de taşlar var. Onlara yüz defa tekbir getirin, diyor, onlar da yüz defa tekbir getiriyorlar. Yüz defa lailahe illallah, getirin, diyor. Onlar da yüz defa lailahe illallah getiriyorlar. Yüz defa sübhanallah, deyin diyor, onlar da yüz defa sübhanallah, diyorlar. Abdullah, "Sen onlara ne dedin?" diye sorunca, Ebu Musa şöyle dedi: Onlara bir şey söylemedim. Senin görüşünü veya emrini bekledim. Abdullah şöyle dedi: Günahlarını saymalarını emretmedin mi? Yahut iyiliklerinden hiçbir şey kaybolmayacağını onlara garantilemedin mi? Sonra yürüdü, biz de onunla beraber yürüdük. Ve o halkalardan birine geldik. Başlarında durdu ve "Nedir bu yaptığınız?" dedi. Ey Ebu Abdillah, şunlar taşlar, yaptığımız tekbir, tehlil ve tesbihleri onlarla sayıyoruz, dediler. Abdullah şöyle dedi: Günahlarınızı sayınız. İyiliklerinizden hiçbir şeyin kaybolmayacağını ben size garantiliyorum. Yazık size ey Muhammed ümmeti! Ne çabuk helak oluyorsunuz?! Şunlar Allah Resulü’nün ashabı, her tarafta oktur. Şunlar elbisesi henüz çürümemiş, şunlar da tabakları, henüz kırılmamıştır. Allah'a yemin ederim ki bu yolunuz ya Muhammed'in tebliğ ettiği dinden daha hidayet üzeredir yahut bir sapıklığın kapısıdır. Şöyle dediler: Ey Ebu Abdillah, Allah'a yemin ederiz ki hayırdan başkasını istemedik. Şöyle dedi: Hayrı istiyen nice kişiler var ki hayra erişemezler! Rasûlullah bize şöyle buyurdu: Bir topluluk var ki Kur'ân okurlar, ama Kur'ân gırtlaklarından aşağı inmiyor. Allah'a yemin olsun, herhalde onların çoğu sizdendir. Ondan sonra çekip gitti. Ömer İbn Mesleme şöyle dedi: Nehravan gününde onların hepsinin Hariciler'le beraber bize saldırdıklarını gördüm." 


<<Önceki                Sonraki>>

Puran Tilmiz, 06.04.2015, Sonsuz Ark, Konuk Yazarlar, Tasavvuf; Bir Düşünce Virüsü

Seçkin Deniz Twitter Akışı