10 Aralık 2014 Çarşamba

SA1033/KY1-CÇ88: Çamurlu Sokak'ın Yediği İlk Vurgun

 "Toprağın yüzünü niye ziftle boyadılar? Niye zifte boğdular? Nasıl nefes alacak? Hem karıncalar da.."



Burayı da yıkacaklar. Son ev. Çocukluğumun, gençliğimin dış dünyadaki tek tanığı. Bu ev de yok edildi mi, şu sokak hepten yabancı olacak. Kırk yaşına kadar her karışını bildiğim ve her karışının beni bildiği bu yer geçmişimin üzerine kalın bir örtü serecek. Bu zamana kadar iyi direndi yinede. İyi direnmiş! Bu sözü söyleme hakkım var mı? Ya da benim şikâyet hakkım var mı? Bu düpedüz iki yüzlülük.

Bu mahalle bu sokak ilk vurgunu bizim aileden yedi. Betonlaşmaya bunca yıl dayanmasından güya gurur duyuyorum gizliden gizliye. Oysa ilk bahçeli ahşap binanın kanına benim ailem girdi yirmi yıl önce. Bütün mahallenin şaşkın bakışları arasında, önce bahçe duvarları yıkıldı. Sonra hiç acımadan bir iğde, üç akasya, iki kavak ağacı topraktan diş çekercesine kökleriyle çıkarıldı.


Bu sekinenin ahşap evlerinin kanında ben varım. Aileme karşı çıkabilirdim. Şuan bile ikiyüzlülük içindeyim. Yarın belediye görevlilerince yıkılacak olan bu son ahşap kaleyi kurtaracak gücüm var. Ve benim yaptığım ise karşısına bir araba içinde kurulmuş “hey gidi günler hey!” teranesiyle hayıflanmak.

Bu sokak ilk vurgunu bizimle, Gödel’lerle yaşadı. İlk bozgununu biz yaşattık. Betonlaşmaya karşı direnişin sembolü Çamurlu Sokak..

Kırk beş gün sonra takvimler bindokuzyüzseksen’i gösterecek. Bütün bir kentte “Bahçeli bir ahşap ev gösterin!” denilse tek Sokak Çamurlu sokak olurdu. Bunu bilen beton severler yıl geçmeden yetmişlere ait bir masal olarak bilinsin diye ellerini çabuk tuttular sanırım.

Hey gidi “Alaftarzade Müslim Efendi” ve düşkünler evine yerleştirilen mahdumu Hilmi Amca! Hey gidi Çamurlu Sokak. Alaftarzade’lerin hemen yanında, eve yüzünüz dönükken sağınıza düşen Simsar Necmi’nin evi vardı. Bahçesi küçüktü. Onun yanında Şeref Hoca’nın, onun yanın da Sütçü Aba’nın, onun yanında Kuşçu Fikret’in, Hafız İbrahim’in, Solakzade Naci’nin, onun yanında Keresteci Ali Bey’in, sola düşen tarafında hemen yanı başında Gülhanım Nene’lerin, onun yanında Demirci Rükneddin’in, onun yanında Kalaycı Servet’in ve bütün bu evlerin karşısındaki sıra evlerin başında da “Reisin Evi” bizim ev. Doğduğum ev.

Bu ev bir zamanlar reise aitmiş. Belediye reisine mi, mahkeme reisine mi? Yoksa başka bir şeye mi bilmiyorum. Bir yangın geçirmiş. Derken bizimkiler almış. Çocukluğum o bahçeli evde geçti. Dört-beş yaşlarından itibaren evin en üst katında yüklük denilen küçücük odaya çıkar güneşin batışını izler, düş kurardım. Bu gün bile güneşin batışını izleyebileceğim küçük bir odam var şehrin en yüksek binalarından birinde. Güneşin doğuşu hiç ilgimi çekmedi o yaşlardan bu yana. Batışı peşinden koştururdu. Koşturuyor.

Çamurlu Sokak! Her kesin bir birini tanıdığı, bir birinin derdiyle harman olduğu bu sokağa ilk kazmayı vurarak bozgunu biz başlattık. Alaftarzade’ye kadar bütün evler birer birer yıkıldı. Betonarme binalar yükseldi her birinin yerinde. Balkonlar ikindi çayları için hiç de uygun değil. Koca bir mahalleyi hangi balkon alırdı? Hem kimse kalmış mıydı? Aslında hemen hemen herkes yerli yerindeydi ama kimse bir birini tanımaz olmuştu. Tanımaz değil de bir fırsatını bulup oturup eski günleri yad etme fırsatları yoktu. Yeni günleri konuşmak için ortak noktalar bulunamıyordu.

Ahşap evlerde hastaların iniltisi duyulurdu. Şimdi ambulans sirenleriyle çınlayan asfalt sokakta her hangi bir baş dönüp de bakmıyor ne oldu diye. Bir Halil Amca'nın hüzünlü bakışlarını yakalamak mümkün. O bakışları da buradan söküp attılar bu ikindi.

Halil Amca. Tüm mahallenin amcasıydı. Benim yaşıtlarımdakiler için amca. Kendi yaşıtları için “Ağabey”; evet kendi yaşıtları ağabey derdi büyük bir saygıyla. Ondan büyükler “Halil Efendi” derlerdi. Kimse onu tek bir adla çağırmazdı. Uzun yıllar sadece adı varmış mahallenin ağzında. Kimi sevdiğini vermedikleri için kendi kendini sürgün ettiğini, kimi gurbete çalışmaya gittiğini iddia ederdi. Babasının ölümüne gelmemiş. Annesi felç olup yatağa düşmeden bir iki hafta önce dönmüş evine.

Bense onu hep burada bildim. Ya kışın çeşmenin etrafına kül serperken ya hamile bir kadının elinden su kovalarını alırken ya da biz çocuklara su dağıtırken. Top oynar susardık o imdadımıza yetişirdi. Annesi-babası, babam ve akranlarına su taşırmış, oğlu da bize su taşıdı. Sadece biz mi?

Mahallenin tüm canlıları onlardan beslenirdi desem abartmış olmam. Kadınlar ikindi çaylarında onların bahçesine toplanırdı. Semaverler kaynar hoş sohbet yaparlardı. Kediler sabahın erken saatlerinde bahçeye doluşur kendileri için hazırlanan ne varsa onlarla karınlarını doyururlardı. Kışa doğru bahçedeki ağaçlara, evin damına yerleştirilmiş kuşluklar onarılır, yemler konurdu. İnsanlar, kuşlar, kediler, köpekler. Hiçbir canlı o evden, o bahçeden kovulmazdı.

Çamurlu Sokak kışı pek zor geçirirdi. Çünkü evlerin hiç birinde – reisin evi hariç- su teşkilatı yoktu. Alaftarzade’lerin yaptırdığı ve adı “Gülhanım Nene Çeşmesi” olan çeşmeden cakkılla, kovalarla su taşınırdı.

Çeşmenin etrafı buz olurdu. Kaymayı önlemek için yapılacak fazla bir şey yoktu. Kül dökülmeliydi, buzlar kırılmalıydı. Ve bu işi de uhdesinde bulunduran Alaftarzadelerdi. Arada bir yardım eden çıkardı. Genelde bu yardımlar Pazar günleri olurdu. Hafta içinin koşuşturması Halil Amca'yı yalnız bırakırdı. Evlere su teşkilatının kurulması yükünü hafifletmişti Halil Amca’nın. Ama o bundan pek de memnun olmamıştı. Alışkanlıkların kaybı hüzün sebebidir. Sokağın parke döşenmesinde canla başla çalışmıştı. Sokağın yağmurlardan sonra çamur oluşuna bir son verecekti.

Ve bir gün –ki te tük bahçeli ahşap, kâgir ev kalmıştı- sokağın asfaltla kaplanması gündeme geldi. Otomobil sahiplerinin zevkle izlediği Halil Amca’nın ise ağzının bıçak açmadığı zaman. Bahçenin önünde oturmuş kendi kendine söyleniyordu: "İyi de ya karıncalar.. ya böcekler ne olacak? " işçilere su verdi. Terlerini kurutmalarına yardımcı oldu. Semaver kaynattı. Asfalttan sonra bir daha kendine gelemedi. “Toprağın yüzünü niye ziftle boyadılar? Niye zifte boğdular? Nasıl nefes alacak? Hem karıncalar da.."

Halil Amca’nın evinden götürülüşünü göremedim. Onlara kızmış mıydı? Azıcık bir karşı koyuş benzeri bir davranışta bulunmuş muydu? Yoksa her zamanki ahenkli sesiyle “Yorulmuşsunuz size su getireyim.. ev yapımı limonata da var. Hem vaktiniz varsa şıppadana semaver hazırlarım!” mı demişti?

İhtimal öyle demiştir.


Cemal Çalık, 10.12.2014,  Konuk Yazarlar,  Sonsuz Ark, Öykü



Seçkin Deniz Twitter Akışı