23 Ekim 2017 Pazartesi

SA5050/KY1-CÇ431: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman I-11

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak, bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Birinci Bölüm
AFRİKALILARIN SAVAŞ HAZIRLIĞI
-11-

Mühendisin Korkusu- Açık Ordugâhta- Zenci Ordusu Hareket Ediyor- Keşif- Elektrik Projektörü- Selahaddin’in Hazırlıkları- Gece Savaşı- Yararlı Bir Konuşlanma- Topçu Yaylım Ateşi Ve Piyade Ateşi- Kimsenin Dönmediği Bir Saldırı- Cesetlerden Siper- Tuareqlerin Saldırı Hilesi- Bir Katliam- Son Sancağın Yanında-

Balon, yaklaştığı zaman general Karteron bağırdı:

- Efendiler ne var bakalım? 

Fakat kimse cevap vermedi. Tekne yere iyice yaklaşınca:

- O kadar uzağa gitme gereği duymadınız öyle mi? Sözlerini bağıra bağıra söyledi.

- Büyük bir ihtimal yarın gerek duyacağız…

General savaş kurmaylarına dönerek bir sigara yakıp:

- Yarın gitmek; ancak gerek kalmayacak sanırım. Şimdi bu keşfin ayrıntılarını dinlemek üzere kulak kesilelim.. dedi.

Merdiven yere inince:

- Bu mühendis ne cesur adam; diyerek balona çıktı. Mösyö Dörvil’in yüzündeki üzüntüyü ve hüznü görünce:

- Ne oldu? diye sordu.

Mühendis:

- Geri çekilmek için kuşkusuz vakit yok; eğer olmuş olaydı affınıza sığınarak…

- Geri çekilmek mi? diye bağırdı.

- Evet geri çekilmek… eğer yeterli vakit olsaydı, size “ bu ovada kalmayınız.. bir sırta, bir yamaca dayanınız, zira kuşatılacaksınız” derdim.

- Kuşatılmak mı! Ancak ben bunu biliyorum ve göreceksiniz ne olacak?

Mühendis titrek ve boğuk bir sesle:

- Yalnız kuşatılmak değil, general beki tümüyle yok edileceksiniz.

- O! Ya benimle eğleniyorsunuz veya hiçbir şey bilmiyorsunuz..gerçek bir bilgin, saygın bir kişisiniz yinede tabyanın ne olduğunu bilmiyorsunuz, tarih derslerini unutuyorsunuz.

- Çünkü gördüğüm şeyin tarihte bir benzeri görülmüş değil; Hun, Vandal, Got, Moğol işgalinden beri böyle bir topluluk görülmemişti… yarınki düşmanınızın sayısı sayılamayacak kadar çoktur.

- Buradan uzaktalar mı?

- On beş kilometre kadar.. tuhafı şu ki, düşman bu kadar yakında olduğu halde haber almamışı olmanız..

- Bizi mi bekliyorlar?

- Şu anda yerlerinden kımıldamıyorlar; böyle geç vakitte kuyularını terk etmelerini aklım kesmez.

- Onlar da bizim gibi.. aynı günde daha fazla işlere gerek görmüyorlar… onlar da ordugah kuracak, abdest alacak, namaz kılacak, rahat edeceklerdir ve yarın…Albay Lemadi bu gece ileri karakolları sıklaştırmak, iyi bir güvenlik düzeni almak, erleri tamamiyle dinlendirmek gerekir… Anlıyor musunuz?

- Anladım generalim. Bu tür emirler derhal askerlere duyurulacaktır.. her şeyden haberdar bir adam..bu derbeder memlekette on kişiye bedeldir; mühendis efendi, sizi de üzüntünüzle uğraşmak için baş başa bırakıyorum. Ayıplamam; fen adamısınız… bizim gibi eski kurtların sükuneti ve ağırbaşlılığına sahip olmayışınız doğaldı…yine de bize ettiğiniz hizmet gerçekten pek büyük olduğundan size teşekkür ederim.. izninizle ben de gidip emirlerimi vereyim, ordugahı dolaşayım, diyerek merdivene doğru yürüdü, yaverine hitaben:

- Döparki duyuyor musunuz, cephanemizden 300 metre ilerde biri diğerinden 50 metre aralıkla on iki kişiden oluşan küçük karakollar.. bunların arkasında da yarım mesafe ile büyük karakollar bulunacak.. çadır yık borusunda çadırları yıkmaya hazır bulunmalı.. bu zencilere mızıkada dinletelim… mızıkadan sonra “Hurra!” oynayacağız ama onlar buna pek yaklaşamazlar.. dedi.

Ayağını merdivenin ilk ip basamağına basarken durdu; bulunduğu noktadan ordugah bütünüyle görünüyordu.

Bir çeyrek saat sürmeden kumdan bir şehir meydana çıkmıştı. Bu şehri oluşturan beyaz çadırlar batan güneşin son ışıklarıyla pembe bir renge dönüşmüştü.

Bundaki düzene hayret etmemek mümkün değildi. Her taburun silah çatları gayet düzgün bir biçimde bir hizaya dizilmiş bir kare oluşturan taburların her cephesi bir bölükten kurulmuştu. Ancak karelerin boyutunu küçültmek, savaş yeteneklerini belirginleştiren aralıkları doldurmak için tek numaralı mangalar birinci hatta çift numaralıları da ikinci hatta idiler. Her bölüğün arkasında subay çadırları kurulmuştu.

Karelerin ortasına top çeken hayvanlar bağlıydı. Topçu hayvanları bu dinlenmeden pek fazla memnun görünüyorlardı.

Her taraftan bir gürültü işitiliyordu. Kimi bağırıyor, kimi çağırıyor.. özetle tam bir ordugah yaşantısı.
En çok gürültü, develerin bulundukları yerdeydi.

Bir tarafta, artezyen kuyuları açmak için toprağa giren aletlerin boğuk gıcırtıları duyuluyordu. General, bu gözlem noktasından şanlı ordusunun hoş görüntüsünü ilk defa olarak böyle izliyordu. Çünkü bu ana kadar böyle bir gözlem noktası bulamamıştı.

Her tarafta ateşler yanıyor, çorba pişiyordu. Fazla istihkak için emirler verilmişti. Ellerinde alüminyum karavanalar, sırtlarında çuval taşıyan hizmet erleri öteye-beriye koşuşuyorlardı.
General Karteron, pek yakın bulunan düşmanın karşısına böyle düzgün ve seçkin bir ordu ile gittiğinden ötürü gerçekten mağrurdu.

Bakışlarını güneye dikti; memnuniyetle başını salladı. Ordugahın bütün çevresi, eşit aralıkla kuşatan, mevzilenen mangalardan oluşmuş bir şebekeye benziyordu.

Süvariler, kendilerine ayrılan yerlere yerleşmek üzere aralıklardan geçiyor ve gündüz yerine getirdikleri nöbetçilik görevini geceleyin piyadelere terk ediyorlardı.

General başını çevirmeksizin:

- Aziz mühendisim, geceniz hayrolsun; eğer arzu ederseniz, istihkam askerleri balonun sabit kalmasını sağlayabilirler… sizin tayfalar da uyusunlar… dedi.   

Fakat mühendis hiçbir şey işitmiyordu. Gözlemle meşgul olduğundan dürbünüyle ufku inceliyordu.
General elini Küyi dö Branten’e uzatarak:

- Ne tuhaf! Amcanız yine eski kuruntularına düştü… dedi.

Delikanlı:

- Sayın general, sanırım onun düşüncesi yerde kalmak değildir; eğer sizce bir sakıncası yoksa yüz metre kadar havaya çıkacağız…

- Serbestsiniz; ben sizleri komşumuz görmek isterdim; ancak balonun güvenliği elbet daha önemlidir…

Bu sırada mühendis dürbünün başından ayrılarak ileri geldi; iki eliyle izin istemeden generalin bileklerinden tutup boğuk bir sesle:

- İşte korktuğum başıma geldi.. zenci ordusu üzerinize geliyor!

- Üzerimize mi geliyor?

- Geliniz siz de görünüzü…

General dürbünün merceğine gözünü dayadı:

Yavaş yavaş:

- Evet, gerçekten ilerliyorlar; hem de büyük bir cephe ile… kanatlar merkezden daha seri bir biçimde hareket ediyorlar. Bunlar için en uygun olan hilal şeklinde bir taarruzdur. dedi.

Bu sırada Kamaradan çıkarak kimse tarafından fark edilmeksizin oraya kadar gelen Selahaddin:

- Onlar, elbette kendilerini gördüğümüz çukurda kalamazlardı. Epeyce zamandan beri Fransız kıtalarının burada olduklarını biliyorlardı; çünkü gözcü birlikleri gereken bilgileri toplamıştı. Dolayısıyla böyle kötü bir mevkide kalmanın ne kadar sakıncalı olduğunu anladılar.. şimdi ileride yer kazanmak için sırtarlın ön tarafına geçiyorlar. Eğer yarına kadar o çukurda kalmak hatasını sürdürseydiler, kuşkusuz bizim kıtalarımız bir gece yürüyüşüyle hakim sırtları tutarak yarın sabah güneşin doğamsıyla beraber üzerlerine atılırlardı.

General gözünü dürbünden ayırmayarak tercüman:

- Altın gibi değerli bir söz söylediniz… siz de benim düşüncemdesiniz.. asker olaydınız iyi bir general olurdunuz… dedi.

Selahaddin eğildi:

- Bizi yolun yarısını kat etmekten kurtarıyorlar; özellikle bir gece yürüyüşünden; ne ala!

- Evet; Afrika’da bir asker yemek yemez ve uyku uyumazsa savaşamaz; çünkü, sıcaktan pek çaresiz kalan askerler için bu iki koşul en fazla yerine getirilmesi gerekendir. Dolayısıyla bu gece asker rahat rahat uyurlar.

General aşağı indi. Mühendis hala gözleme devam ediyordu.

- Yürüyüş berdevam… merkez genişliyor, hilal uzanıyor. Hatta pek hızlı bir biçimde.. kanatlarda bulunanlar piyade değil… bak! Bak! Bizi adam akıllı sarıyorlar… acaba nerede duracaklar?  Küyi’ye dönerek:

- Çabuk yükselelim… daha yüksekten görelim. Emrini verdi.

Delikanlı:

- Peki… fakat, bizim deminki iki kavgacı arabı göremiyorum.

- Onlara gerek olmayacağını bildiğim için aşağı indirdim.

- Pek iyi yaptınız. Bize gerekmedikleri gibi bir işe de görmediler, bunların ağırlığını kumla karşılamak gerekecek.

Tercüman:

- Gerek yok… bunları balona aldığımız zaman safradan aşağı bıraktığımız miktarı tekneye aldım. Artık denge sağlanır, endişe etmeyiniz.

Delikanlı:

- General ile o kadar meşguldük ki bu şeylerin farkında olmadık. Neyse, pek isabet oldu. Artık yükselebiliriz.. diyerek aşağıdaki istihkam subayına da:

- Mösyö, size bir telefon teli sarkıtıyoruz… bunu generalin çadırına kadar uzatınız… diye bağırdı. 

Balon yavaş yavaş yükselmeye başladı. Hafif bir sarsıntı 100 metre kadar yüksekliğe çıkıldığını işaret etti. Zeminle de haberleşme sağlanmıştı. Yukarıda pervanenin yanında bir ses duyuldu:

- Aman yarabbi! Bu ne kadar kalabalık! Daha var mı?

Evet, daha çok vardı.

Balonun bulunduğu noktadan zenci ordusunun bütün hareketi görülüyordu. Güneş tamamiyle batmıştı. Ortalık kararmaya başladığından yarım saat sonra artık düşman ordusu seçilemeyecekti. Acaba bu, Fransız ordusundan birkaç kilometre uzakta mı duracaktı, yoksa temas mı edecekti?
İşte mühendis, ıstırapla bu sorunun cevabını arıyordu içinde. Saat sekiz buçuğa gelince, gözlemekten yorulduğu için iki arkadaşıyla akşam yemeğini yemeğe geldi.

- Silahlar dağıtıldı mı?

Küyi;

- Hazırdır.. odamda duruyor, isterseniz yukarı çıkaralım.

Selahaddin:

- Yerden bu kadar az bir yükseklikte kalamayız; balonun kaplamasının bir kurşunla delinme tehlikesi vardır; sonra bu deliği nasıl kaparız?

Mühendis:

- Gerçi önemli bir konuysa da ben bunu düşündüm. Tayfaların en küçük ve en çevik olan Roka’nın başı dönmeyeceği için hazırladığım zamklı sert lastikten tıpaları açılacak deliklere tıkayabiliriz.

Küyi eğilerek:

- Silah ve beygir gürültüsü işitiliyor… süvari keşif birlikleri… dedi.

Mühendis:

- Evet öyle… yerde verdiği güvene rağmen general de endişelidir… elbette düşmanın nerede duracağını öğrenecektir.

Telefonla açıklama alan tercüman:

- Evet… doğur... sözcükleriyle mühendisin düşüncesini onayladı.

Dürbünün yanına giden mühendis:

- Bu zavallılara acıyorum.. çünkü zifiri karanlık bir gece… ay da doğmadı.

Küyi:

- Ay, sabahın saat birinde doğacak…

- Doğur ama, bir çeyrek sonra insan burnunun ucunu göremeyecek…

- Nasıl bir şeyler fark edebiliyor musunuz?

- Düşman görünüyor, ancak hareket mi ediyor, duruyor mu? Bunu kestirmek zor.. 

Mühendis birden bire fırladı:

- Ne düşünüyorsunuz? Projektörümüz yok mu? diye bağırdı.

Küyi, kamaralara inen merdivenlere koşarak:

- Çok doğru… işte bunu kullanmak için önemli bir zaman… dedi.

- Ben de öyle sanıyordum… o halde, projektörü sen yönetirsin değil mi?

- Aşağı iniyorum amca.

- Elektrik dinamosu çalışınca Renbar’ı da yanına vereceğim..

Mühendis:

- Jesland, projektörü yukarı çıkarınız.. diye bağırdı.

Jesland, kamaralara inen deliğin kapağını kaldırdı. Küyi ve tayfa aşağı indiler.. Selahaddin bunları gözleriyle izledi.

Bütün hazırlıkları görmek, tercümanın alnında derin kırışıklıklar meydana getirmişti. Ancak, bunların merdivenden inerek diğer bir kapıyı daha açıp girdiklerini görünce rahatça bir nefes aldı.

Bir saniye kadar, korktu: acaba balonun alt kısmından, anahtarını cebinde sakladığı kamarasına gidecek bir delik var mıydı? 

Çünkü bir saatten beri, izlediği amacını gerçekleştirecek bir plan hazırlamıştı.

Bunu ne zaman ve ne şekilde eyleme geçirecekti?

Henüz o da bilmiyordu; ancak içinin derinliklerinde beliren garip bir duygu ona zamanın oldukça önemli olduğunu fısıldadığından fırsattan yararlanmaya karar vermiş ve gerektiğinde zor kullanmayı da göze almıştı.

Jesland, bir projektörle yukarı çıktı.

Tercüman kendi kendine:

- Balonun alt bölümünü de öğrenmeliyim.. dedi.

Aşağı indi; ikinci deliğe girmek üzereyken Küyi dö Branten’in kamara kapısının aralık olduğunu gördü.

Yatağın üstünde hidrojen basıncıyla mermi atan tüfeklerin yığınla durduğunu gördü.

Bir an kadar bir kararsızlık içinde kaldı.. daha pek zamansız değil miydi?

Belki… gerçekten, her şeyi inceden inceye düşünmek gerekiyordu. Yanan gece kandilinin aydınlığında, yatağın yanındaki duvarda süslü silahlardan oluşmuş bir arma gördü.

Bunların içinden iki hançer dikkatini çekti… amacının düşünceden pratiğe geçmesi için bunlara da gerek vardı. Acaba gürültüsüzce yerlerinden çıkarabilecek miydi?

Kalbi yerinden koparcasına çarpıyordu.

Ya yakalanırsa!

İkinci hançeri de çıkardığı zaman aşağıda bir gürültü duydu. Alnından iki soğuk ter damlası düşerek hançerleri yatağın üstüne attı ve tüfeğe sarıldı; titreyerek durdu.

Küyi dö Branten içeri girmiş olaydı, acaba ne yapacaktı?

Tayfalara dağıtmak üzere silahları almaya geldiğini söyleyebilecek kadar bir soğukkanlılık sergileyebilecek miydi?

Elini alnına götürdü. Korkusu boşunaydı. Şimdi bir tekdüze bir düzene giren gürültü elektrik elde etmek için gazolin makinesinin piston gürültüsüydü.

Hançerleri alarak kendi kamarasına girdi ve kapıyı kilitledi. Orada rahat bir nefes aldı. Doğrusu yalnız değildi.

Gayet ustalıkla gizlemeyi başardığı iki Tuareq yatağının üstüne diz çökmüşlerdi. Bunların ayakları serbest ise de elleri bağlıydı.

Selahaddin, acaba hazırladığı bu dramada bunlara ne gibi bir rol veriyordu? Fransız ordugahında kendilerine:

- Sizi bu melunların ellerinden kurtarmak için cenabı hak beni size doğur gönderiyor, onları tamamen aldatmak için elbiselerini giydim; aslında ben de sizin gibi Müslümanım… şimdi bana itaat etmeye karar veriyor musunuz? demişti.

O zaman iki arap bir birlerine işaret ederek, kabul cevabını vermekle balona çıkmışlardı.

Bir birlerine acaba rüya mı görüyoruz diye sormak üzereler iken yukarıdan, aşağıdaki din kardeşlerini görmüşler ve son kez onlarla namaz kılmışlardı.

Fransız ordugahına döndükleri zaman, gece olup herkes güverte üzerinde meşgul bulundukları sırada bunlar, ayaklarının çözüldüğünü duyumsamışlar ve Selahaddin’in de kendi dilleriyle yavaşça:

- Beni sessizce izleyin, dediğini duymuşlardı. son kez bunu izleyerek yılan gibi delikten aşağı inmişler ve tercümanın kamarasına girmişlerdi.

Tercüman, tüfeği kamaranın duvarına dayayarak iki tutsağa “Bu benimdir!” demek istiyormuş gibi bir işarette bulundu.

Hançerleri göstererek:

- Bunlar da sizin için… dedi.

İki Arabın gözleri, karanlıkta parladı.

Selahaddin, bunların ellerini bağlayan ipleri kesti. Araplar sevinçle kımıldadılarsa da, Selahaddin parmağını dudağına götürerek durdurdu.

Demir merdivenden inme-çıkma gürültüleri duyuluyordu.

Kuşkusuz Küyi, makineyi çalıştırdıktan sonra yukarıya çıkıyordu.

Gürültü kesilerek, kapak kapanınca tercüman yavaşça söze başladı.

- Sizi kurtarmayı vaat etmiştim. İşte vaadimi gerçekleştirmek için işe başlıyorum. Elleriniz çözüldü.. silahlarınız yanınızda.. yukarıdaki köpeklerin hepsini öldürmeye hazır mısınız?

Araplar “Evet!” anlamında başlarını salladılar.

- Kollarınız güçlü mü? Titremeyecekler ya?

Sıkılmış dudaklarında bir gülümseme belirdi.

- Gelip size kapıyı açınca, arkamdan yukarıya çıkacaksınız.. o zaman kaplanlar gibi oradakilerin üstlerine atılıp hepsini öldüreceksiniz… iyice anladınız ya!

Araplar yine başlarını sallayarak adamı cevaplamışlardı.

Evet, anlamışlardı; Selahaddin düşünüyordu.

- Eğer benden başka bir kimse gelip kapıyı açarsa bir söz söyletmeden öldürünüz; sonra da, diğerlerini öldürmek için alelacele yukarı çıkınız.. bunu da anladınız mı?

Araplar başlarını sallamakla yetindiler.

- İşte bu fedakarlık sayesinde özgürlüğünüzü kazanacaksınız… sizi, hareketinizden memnun olacak sultanımızın yanına götüreceğim. Şimdilik, yemek yiyin; güç kazanın.. işte size ekmek ve su…

Bunun üzerine bir gölge gibi dışarı çıkarak kapıyı kapadı. Bıyık altından gülerek:

- Bu iki kaplana kapıyı kim açarsa açsın hapı yuttu… Ah! Şu Küyi çapkınını göndersem! Bana karşı takındığı davranışların cezasını bir hançerde görecek! Şimdi her şey hazır! Biraz sabır! Diye söylendi.

Güverteye çıkmak üzere kapağı kaldırırken uzaktan tüfek seslerine benzer bir şey işitti. Fakat şaşkınlığını çeken şey  projektörün yaydığı ışıktı.

Jesland, aletin kabzasından tutarak mühendisin emriyle istediği tarafa çeviriyordu.

Dörvil:

- Daha uzağa! dedi.

Işık demeti ilerledi. Hızla hareket eden bir çok noktalar gözüktü Selahaddin, bunların geri çekilen Fransız avcıları olduklarını fark etti. Diğer silah sesleri de duyulur oldu.

Aşağıdaki manzara değişmişti… şarkılar kesildi. Şiddetli bir velvele balona kadar yükseldi. Komutlar, emirler işitildi. Acı bir bor sesi sessiz gecede ortalığı çınlattı.

Kulağı telefonda olan Küyi:

- Çadırlar yıkılıyor ve savaş konumuna geçiliyor… dedi.

Tercüman sordu:

- Düşman ilerlemeye devam ediyor mu?

- Evet, tüfek seslerini işitmiyor musunuz?

- Onlar mı ateş ediyor?

- Hayır; onlarlar karşılaşan bizim keşif birlikleri..

- Fakat nasıl oluyor da böyle büyük kitleler gece yürüyebiliyorlar?

- Alışkanlık… ordugah ateşleri de hedef gösteriyor. Öteye beriye koşan binlerce fenerleri görmüyor musunuz?

- Pek korkunç şey! Nerede burada mı kalacağız?

Mühendis;

- Dikkat edin işte bulduk! dedi.

Işık demeti yavaş yavaş zemini tarayarak Müslüman ordusunun ilk saflarını parlatıyordu.

Bu keşif birlikleri değil son derece yoğun bir kümeydi.

Küyi telefonla bilgi verdi. Ek olarak: bunların yaklaşık olarak beş kilometre kadar uzakta olduklarını söyledi:

- Sürekli ilerliyorlar mı?

- Sürekli…

Karanlıkta gelişen bu tehlike müthişti… ışık demeti yavaş yavaş bütün cepheyi yalamaya başladı; mühendis hilalin daha fazla büyüdüğünü gördü. Avcılar hızla ilerlerken merkez de yürüyüşü azaltmıştı.

Avrupalılarla araplar arasındaki ilk savaşlardan bu ana kadar hiç böyle bir düzene rastlanılmamıştı. Bu geceki saldırı düzeni, vahşi sayılan arapların ne denli konuşlanma bilir olduklarını gösteriyordu.

Bunların:

- Ah! Siz ellerinizdeki mükemmel silahlarla mağrur oluyorsunuz! Fakat, mermiyi hedefe isabet ettirmek için göz gerekir! Bu karanlık gecede gözleriniz neye yarayacak? On iki kilometreye kadar ölüm yağdıran ve dakikada on beş mermi atan toplarınıza güveniyorsunuz… şimdi, karanlıkta bunlarla nişan almaya çalışın bakalım! Manevracısınız; saldırı ve savunma düzenleriniz var; hızla bu düzenlerin birinden diğerine geçiyorsunuz… bakalım, karanlıkta gelip boğazlarınızı sıkacak düşmana karşı bunların size ne yararı olacak! Hemen her zaman düzenli ve bilgili süvarilerinizle bizim düzensiz saldırılarımızı püskürttünüz, ancak şimdi atlılarınız kaçıyor.. bu karanlıkta süvarileriniz ne iş yapabilir? Gündüz, savaşı istediğiniz gibi yönetiyorsunuz: bir noktayı takviye için diğerini boşaltıyorsunuz.. zayıf noktamızı kolaylıkla bularak belirlenen zamanda bunu deliyorsunuz.. ateşli silahlarınız saldırıyı hazırlıyorsunuz, sonra süngülerinizle saldırıya geçiyorsunuz… süvarinizle izliyorsunuz… çevirmeyi, kuşatmayı, baskın yapmayı biliyorsunuz.. şimdi sizi hareketsiz kalmak zorunda bırakıyoruz.. göğüs göğse gelince yüreklerimizin titreyip titremediğini, pazılarımızın gücünü göreceksiniz! Demek istiyorlardı. İşte bu cüretkâr yürüyüş bunları anlatmak istiyordu.

Mühendis yavaş sesle:

- Ne kadar çabuk yürüyorlar! dedi.

Işık demetini derinliğe hareket ettiren Küyi:

- Derinlikleri de pek çok! Sözlerini ekledi.

Acaba general bu gibi halka karşı ne yapacaktı?

Dünkü verdiği güvence ne oldu?

Aşağıdan tanıdıkları bir ses duyuldu:

- Bütün toplar aralıklardaki mevzie alınsın! İlk yaylım ateşini ben ettireceğim.. sonra, bütün topçu ateş açacak…

Bunu söyleyen generaldi; bir boru sesi emeri en uzaktaki bataryalara kadar ulaştı.

Yavaş yavaş sessizlik egemen oldu; çadırlar bütünüyle yıkılmıştı; bu şekilde aradan yarım saat geçti.
Selahaddin ayakta durarak küpeşteye dayanıp projektörün ışık demetini izliyordu.

Mühendis ıstıraplı bir sesle:

- Hala yürüyorlar! Sözünü yineledi.

Telefon:

- Işığı, bunların merkezine yansıtınız; sonra, yavaş yavaş bu şekilde sağdan sola doğru, ilk yaylım ateşiniz izleyerek, ağır ağrı gezdiriniz.. dedi.

Generalin sesi yeniden duyuldu:

- Yüzbaşı oraya gidiniz; dikkat ediniz; kısa düşmesin; kümenin ortasına düşmeli…

Selahaddin eğilince, altı çelik ağızdan fışkıran altı alev demeti gördü.

Hemen o anda, zencilerin sık safları arasında altı alev sütunu yükseldi. Yüzbaşı, her topa, sağdan sola doğru büyümek üzere ayrı nişangah verdiğinden mermilerin düşüş noktası, batarya cephesine eğik bir çizgi üzerineydi.

Bunun üzerine, projektörün ışığıyla yer değiştirerek topçunun seri ateşi de devam etti. Piyadeler de hatt açamaya başlamışlardı… birden bire, açılan taburlardan ateş edildi. Zenciler hala ilerliyorlardı.

Düşman hattı 1000 metre kadara yaklaşmıştı. Ortalarına düşen top mermileri bunları ne durduruyor ve ne de yürüyüşlerini yavaşlatıyordu… daha şimdiden bu gidişle bir çeyrek saat içinde Fransa kıtalarını ezecekleri görülüyordu.

Selahaddin saatine baktı: on biri çeyrek geçiyordu.

Fransızların iyi nişan almalarını sağlayan elektrik ışığını yok etmenin araplara büyük bir hizmet olacağını düşünüyordu.

Fakat bunu nasıl başaracaktı?

Aklına, iki Turaqı koyuvermek geldi… lakin bütün tayfalar güvertede olduklarından başarısızlık geleceğe ait bütün ümitlerini yok edecekti!sonunda balonun yerden yükselmesini beklemeyi uygun buldu.

Artık tüfek ateşi adam akıllı şiddetlenmişti. Bölük cephesiyle, dört sıra ile yapılan yaylım ateşler son derece etkili oluyordu.

Ateş ve doldur komutlarından sonra subayların:

- Aşağı nişan alın! Silahı düşey tutun! Ateş komutunu bekleyin! Uyarıları işitiliyordu.

Şakaklarından ter boşanan, daha önce hiç görülmemiş bu savaşın nasıl sonuçlanacağını düşünen Selahaddin gözlerini zeminin aydınlanan bölümünden ayırmıyordu.

Artık bireysel devinimler bile seçilmeye başlamıştı. İlk safların yere serildiği görülüyordu.

Tercüman:

- Size yardım etmemi ister misiniz mösyö? Ben de sizin gibi projektörü istenilen yöne yönlendirebilirim… dedi.

Ateşin başladığından beri aleti zevkle yöneten mühendis:

- Hay hay! Zaten benim de gözlerim kamaşmaya başlamıştı.

- İşi bana bırakarak rahat ediniz…

- Mil açısının dişli çarkını ağır ağır indiriniz; işte böyle…ufku taramak için de yavaş yavaş hareket edilmeli. 

- Anladım…

Selahaddin sağ eliyle aletin kabzasını tuttu. Açılmış bıçağı tutan sol eliyle de kabloyu arıyordu.

Mühendis:

İşte böyle.. ben de gidip gidiş hazırlıklarına bakayım; çünkü biraz sonra burada durulamaz.. fakat düşmana bak; ileri hareketini daha da arttırdı… dedi.

Pek doğruydu; aydınlatılan zemin üzerinde araplar coşkun bir sel gibi akıyorlardı.

Artık 400 metre kadar gelmişlerdi… birden bire durdular… onlar da etkili ateş menziline girmiş olduklarından ateşe başladılar.

Mühendis bağırdı:

- Telefonla söyleyiniz ipleri bıraksınlar.. yükseleceğiz.

Bu sözü söyler söylemez projektör söndü.

- Ne oldu? diye sordu.

Selahaddin:

- İşitmediniz mi?

- Hayır..

- Bir kurşun…bereket versin ki kimseye isabet etmedi…

- Kabloyu koparmış demek.. ne ise.. şükür ki aleti kırmadı. Jesland, hemen projektörü söküp aşağı indiriniz.

Bu anda sanki tercümanın yalanını doğruluyormuş gibi bir iki kurşun da kaplamaya çarptı.

Mühendis:

- Kaplamaya da değdi.. vakit yok… dedi.

Aşağı eğilerek:

- Hepsini bırakınız! diye bağırdı.

Fakat Çar balonu yükselmek için gereken güce sahip değildi. Telefonun toplayan Küyi:

- Çabuk safra atınız.. emrini verdi.

Tercüman bir saniye kadar, çılgın gibi dolaşan bu adamlara baktı… fırsat değil miydi?

Aynı zamanda Jesland tüfeklerle kamara deliğinden çıkmıştı. Fırsat kaçmış olmakla bir diğerini gözlemek gerekiyordu. Çar balonun, biraz safra atarak 600 metreye kadar yükseldi. Kurşun vızıltıları kesilmişti.

Mühendis, projektörü yeniden kullanmak için kontrol ederken Selahaddin:

- Boşuna zahmet ediyorsunuz.. bakınız! dedi.

Batı yönünden bir kırmızı leke görünerek hızla büyüyordu ki, bu da ay’dı. Çöl artık aydınlanmıştı. Tüfek ateşi yakın mesafeden son derecede bir şiddetle devam ediyordu.

Küyi:

- Bakınız, avcılar ata biniyorlar… acaba general bunlara saldırı yaptıracak mı? dedi.

Mühendis:

- Öyle görünüyor!

- Ben onun yerinde olsam bunu yapmazdım.. bakınız, bu kara denizinde boğulmaya gidiyorlar.
Ay hızla yükseliyordu.

Delikanlı:

- İşte gidiyorlar…acaba içlerine nasıl gidecekler?

İki taburun arasındaki açlıktan dört süvari bir biri ardından çıkarak saldırıya geçmişti.. bu an o kadar müthişti ki insan bakamıyordu…

Bunlar, bir birinin arkasından düşmanın içine daldılar… birkaç sabiye kadar belli belirsiz göründüler… dehşetli bir çatışma başladı; boğaz boğaza, kılıç kılıca boğuşuyorlardı… artık yavaş yavaş azalmaya başlayarak dört manga kadar kaldı… nihayet hepsi de yok olup gittiler.

İkinci Afrika süvari avcı alayı tamamen öldürülmüştü. Balondaki gezginler, bu korkunç, tüyler ürperten manzarayı izlemişlerdi.

Küyi, silahla nişan alarak ateş etmeye başladı. Tayfalar da bunu izlediler. Kurşunların hepsi de isabet ediyordu.

Birden bire zenci ordusunun arkasında büyük bir ateş yakıldı. Bu dev kitlenin reisi orada olmalıydı; çünkü bu işareti gören ordu birden bire hareketlendi.

Artık hiçbir şeye bakmayarak saldırıya geçildi.. Fransızların bulunduğu tarafta ateş şiddeti oldukça artmıştı.

Araplar, bir coşkun sel gibi ileri atılıyorlardı… an be ana yere düşen binlerce cesetlerin yeri anında doluyordu. Bu öyle bir manzaraydı ki betimlemek özelliklerini anlatma için bir tek sözcük bulmak bile zordu.

Küyi dö Branten üzüntü ve kederle:

- Oh! diye bağırdı. Bunların üzerine hepsi de geri dönerek ateş etmekten vazgeçtiler.
Zaten gereksiz bir şeydi!

Tek başına bir iki kayanın, kükreyen ve dalgaları, sedleri aşan bir denize karşı ne hükmü ve etkisi olur?

Ordugahın arkasından da ateş başladı… burada bir tabur vardı. Ancak iş işten geçmişti.

Düşman gecenin karanlığından yararlanarak ordugahın arkasını çevirmişti.. bunlar: en cüretkar, en savaşçı, en cesur 8000 bin kadar Tuareq olup Esraleddin tarafından gönderilmişti.

Şimdi ay da gökyüzünde yükselmiş olduğundan ortalık iyice aydınlıktı.

Artçı taburu, asker başına üç fişekten fazla atamadı. Birkaç dakika içinde tamamen yok edilmişti.
Buradan açılan gedikten Tuareqler ordugaha girdiler. Mühendis bir üzüntü çığlığı fırlattı. Yere düşmüş oldukları halde yolcular bakıyorlardı.. gerçi ellerinde tüfekler vardıysa da bu korkunç sonuç karşısında hiçbir şey yapamıyorlardı.

Bir boru sesi ayrımsandı. Esraleddin’in süvarilerini püskürtmek için ikinci bir süvari alayı harekete geçti. 

Fakat ordugahın içi o kadar karışıktı ki dışarıya çıkmak için bin zorluk çektiler.. ilk takımlar gerçek bir mızrak duvarına çarptılar… Tuareqler daha ileri atılarak deve kafilesine ulaştılar, devecileri kovdular, mızraklarıyla hayvanları ürküttüler. Bunun sonucu ve etkisi pek büyük oldu.

Kuduran, iplerini koparan nakliye develeri taburların aralarına atılarak, safları çekinerek, ordugahı müthiş bağırmalarla doldurarak çeşitli yönlere koştular.

Develer yirmi bin kadardı.

İşte yenilginin nedeni, kahroluşun başlangıcı bu oldu.

Aynı zamanda ilk zenciler, piyade hatlarına kadar gelerek süngüleri altında düşüyorlardı. Fakat bunları izleyen coşkun İslam seli o kadar müthişti ki Fransız hatları yirmi yerde dağıldı.

Mühendis:

- Ah! Yarabbi! dedi.

Küyi, artık bir şey görmemek için gözlerini kapadı kalbi şiddetle çarpıyordu.

Zencilerin kalabalık oluşlarına rağmen savaşın böyle sonuçlanacağını aklına getirmemişti. 

Cephelerden birisinde ateş kesilmiş ve göğüs göğse bir çatışma başlamıştı. Ama nasıl bir çatışma!
Ah ve inlemeler, umutsuz feryatlar, heyecanlı komut sesleri, süngü, kılıç şakırtıları, namlu parıltıları, tek tük atılan tüfekler.. sonra! Hepsi de bir hiçe dönüşüyorlardı.

Diğer cephede aynı biçimde darbeye uğradı; içten ve dıştan oluşan baskı ile bu da dağıldı, parçalandı… topçu da İslam saflarının ateş kıran şiddetine direnemeyerek susmak zorunda kaldı.
Yeniden saldırıya geçen süvari alayı da canını verdi. Artık pek geçti. Bu da ötekiler gibi bitti.

Sabahın saat üçüydü: savaş başlayalı beş saat olmuştu. Mühendis:

- Acaba general nerede?, diye mırıldandı.

Eğer general evvelce bulunduğu yeri terk etmemiş ise her halde ölüler arasında bulunması gerekiyordu.. merkez yönünde bulunuyorsa orada da, saldıran zencilerin elinde ölmüş olması kesindi.

Mühendis:

- Ne müthiş bir düşüş! Ne müthiş bir çöküş! dedi.

Küyi:

- Müthiş! Pek müthiş! Sözünü yineledi.

Katliam devamda ve korkunç olay yerüstünü kaplıyordu! Zenci ordusunun artık hiçbir şekli yoktu; muzaffer bir heyula idi.

***

Doğan güneşin ilk ışık zerlerini bu kan gölünü yıldızlarken henüz son bir kale, bir yedek taburu direnç gösteriyordu.

Bu Tuareqlerin saldırısından önce oluşturularak şimdi bu vahşi katliam yerinde tek başına, hiçbir yardım gelmeyerek ölmeye, arkadaşlarına kavuşmaya hazırlanıyordu. Kale düzeninin ortasında bir tunç heykel gibi hareketsiz duran bir manga ve sancağı vardı.

Küyi, parmaklarının arasında titreyen dürbünü ile batı; ayakta, başı açık, sancağının önünde kollarını kavuşturan bir adam duruyordu…

- General! diye mırıldandı.

Bütün bakışlar, ölüm yolunda ordusunu izlemek üzere bulunan bu adama yöneldi. Delikanlı, üzüntü ve ıstırapla ellerini bükerek:

- Hiçbir şey yapamayacağız! dedi. Sonra bağırdı:

- Amcacığım! Henüz hayatta olanlardan kimseyi kurtaramaz mıyız?

Mühendis üzüntüyle boynunu büktü.

Tonu herkesin dikkatin çeken bir ses:

- Sanırım artık burada yapılacak hiçbir şey yok! dedi.

Bu sözü söyleyen Selahaddin idi. Kalbini şen bir sevince boğan, İslam ordusunun başarısından kaynaklanan coşkun sevinci gizleyememişti. Artık İslam ordularının zaferine tamamiyle inanmıştı.
Gözleri önünde bulunan şu manzara onu bu yüce zaferin mutlak olduğunu duyumsatmıştı.

Evet, artık İslam aleminin, bu heybetli dini kitlenin zaferi yolunda engel olacak hiçbir güç göremeyecekti!

Şimdi kendisi de başarısı için ne bekliyordu? 

Artık çatışmalara son verilen savaş meydanından gözlerini etrafındakilere çevirmişti.
Bunlar sekiz kişi olup hepsi de silahlıydı.

Tayfalar da silah bulundukça bir şeye kalkışamayacağını anladı. Her halde balonun yükselmesi, buradan gitmesi gerekiyordu. Selahaddin ikinci kez:

- Artık burada yapılacak bir şey kalmadı! Tekrar etti.

Küyi öfkeyle:

- Susunuz; sizin burada oy sahibi değilsiniz; bir düşünce belirtemezsiniz… dedi.

Mühendise döndü:

- Rica ederim amca, hiç olmazsa şu sancağı kurtarmak için bir girişimde bulunalım…

Dörvil üzüntüyle başını saldı:

- Bu: kendimizi, mahvetmek tehlikesine atmaktır; çünkü 100 metreye kadar inmek gerek; o vakit her taraftan ateş yiyeceğiz, eğer bir kazaya uğrarsak bu olanları kim bildirecek..

Bu anda teknenin etrafında kurşunlar vızıldadı.. alüminyum kaplama iki yerden delindi. Gözlerini barometreden ayırmayan Jesland:

- Aşağı iniyoruz; 550 metredeyiz.. diye bağırarak bir miktar safra daha attı.

Balon yükselerek uzaklaşırken son defa olarak eğildi. Son kale de saldırıya direnemeyerek yok olmuştu. Birkaç süngü, güneş ışığıyla parlıyordu.. sonra bunlar da düştü.. General Karteron da kılıcı elinde olarak kurşunla öldürülmüştü. Son sözleri: “ Yaşasın Fransa!” oldu.

Güneş tamamen yükselmiş olduğundan, katliam meydanını en küçük noktasına kadar aydınlatıyordu.
Afrikada, şimdiye kadar böyle bir ölü yığını görülmemişti.



<< Önceki                   Sonraki>>




Cemal Çalık, 23.10.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman
İstilâ-i Cihan-Kara Öfke

Cemal Çalık Yazıları








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı