19 Nisan 2019 Cuma

SA7596/KY1-CÇ618: Melek

"Canı yanan insanlar yabancı olmaz gerçekten. İnsana, insanlığa yabancı olan acı çekmemiş olanlardır, yüreği burkulmamış birinden her kötülüğü, her alçaklığı bekleyebiliriz, ama acı çekmiş biri.. acı çeken biri insana, canlıya yabancı değildir."


Bisikletten düşmüş sağ kolumu kırmıştım. Bir hafta geçmişti üzerinden. Kolumdaki alçı ilk başlarda oldukça ağır gelmiş ve fakat alıştıktan sonra hafiflemişti. Arada bir sancı giriyordu koluma. 'Geçkin yaşta kırıklar zor iyileşiyor', demişti doktor. Sancılara da alıştım. Bisikletten düşüş olayından sonra hemen her öğleden sonra sahile iniyor birkaç saat dolaşıp eve dönüyordum. Yine öyle yaptım. 

Sahilde yürüyordum. Güneşli bir gündü. Oltayla balık tutanlar, kumlarda sere serpe uzananlar, piknik yapanlar vardı. Epey dolaştıktan sonra cadde ile sahili ayıran duvarın dibine oturdum, sırtımı duvara yasladım. Kıyıda koşuşan birkaç çocuklu aileye içim sızlayarak baktım. Altı yaşlarında sarı saçlı, mavi gözlü dünya güzeli bir kız çocuğu elinde kovasıyla benim bulunduğum yere kadar geldi. 

Sanırım alçılı kolum dikkatini çekmişti. Bana gelmemiş gibi yaptı. Hemen sağımda kovasına kumla doldurup boşaltmaya başladı. Alttan alta bana baktığını görüyor, belli etmiyordum. Yirmi yirmi beş metre ötede iki genç baş arada bir benim olduğum tarafa bakıp durdular. Çocuğun anne babası olduklarını anlamıştım. İkisinin de gülümsediğini görebiliyordum. 

- Sen Angel olmalısın? Dedim.

- Hayır, dedi başını kaldırmadan, Ben Meleğim!

- Ya, dedim, özür dilerim.. sen gerçekten Meleksin.. ama kanatların yok, dedim.

Melek oyuncak küreğini kaldırıp yüzüme doğru salladı, kaşlarını çatmıştı.

- Hah, dedi, sen de yanlış bilenlerdensin.. meleklerin kanadı olmaz.. melekler nurdur, dedi.

Büyümüşte küçülmüş denen bu yavrunun konuşmaları eski yaramı yeniden kanatmıştı.

- Kolun acıyor mu? dedi Melek.

- Hı hı, acıyor! Dedim.

- Yüksekten mi düştün? Dedi Melek.

- Bisikletten düştüm, dedim gülerek.

- Kollarını bırakmışsındır, dedi Melek bilmiş bilmiş.

- Evet, deyip yalan söyledim, sen sakın öyle yapma!

- Benim hem kaskım hem kolluğum var, dedi.

- Aferin, dedim. Yabancılarla, dedim yutkundum.. 

Melek kum dolu kovasını boşalttı. Başını kaldırıp dik dik gözlerime baktı.

- Sen yabancı sayılmazsın, dedi. Sağ elini böğrüne yapıştırdı.

- Ben yabancı değil miyim? Dedim.

- Canı yanan insanlar yabancı değildir diyor anneannem, dedi.

Yuvadan almış dersi, diye geçirdim içimden. Canı yanan insanlar yabancı olmaz gerçekten. İnsana, insanlığa yabancı olan acı çekmemiş olanlardır, yüreği burkulmamış birinden her kötülüğü, her alçaklığı bekleyebiliriz, ama acı çekmiş biri.. acı çeken biri insana, canlıya yabancı değildir.

- Anladım, dedim gülerek, peki kaybolmaktan korkmuyor musun? 

Takip cihazı bilekliği takılı sol kolunu kaldırıp gösterdi.

- Melekler bununla anneme babama anneanneme yerimi söyler, dedi kendinden emin bir biçimde.

- Harika, dedim, sen yine de annenden babandan fazla uzaklaşmasan daha iyi olur.

- Biliyorum, dedi, sonra başını arkaya çevirip anne babasına baktı, işte oradalar, uzakta değiller.

- Anneannen çok akıllıymış, dedim.

- Elbette, dedi. Senin de çocuğun var mı? Diye sordu merakla.

- Yok, dedim.

- Ya kardeşin, dedi.

Gözlerim buğulandı. İçim burkuldu. Onun yaşında kaybolan bir kardeşim olduğunu söylemekle söylememek arasında tereddüt ettim. Kardeşime ne çok da benziyordu. Elli yıl önce geriye gidebilsem saçıyla, göz rengiyle, edasıyla aynı Zeliha. 

Zeliha kız kardeşim. Benden iki yaş küçüktü. Ben sekiz yaşındaydım. O altı yaşında. Okuldan eve döndüğümde evde tarifsiz bir acıyla, ağlama inlemelerle karşılaşmıştım. Sanki bütün mahalleli bizim eve dolmuştu. Annem kâh inliyor, kâh feryat ediyordu. 

Ben okula giderken Zeliha beni kapıdan geçirmişti. Kapıyı ardımdan kapatmıştı. Kapı kapanmadan önce dönüp ona bakmıştım. El sallamıştı bana. Göz kırpmıştım. Annem mutfakta yemek işiyle uğraşırken her zamanki gibi bahçede kendi kendine oynuyormuş. Arada bir mutfağın penceresinden bahçeye bakan annem kendi kendine oynarken görüyormuş. Su böreği yapmış annem. Eğilip fırına sürmüş tepsiyi. Sonra mutfaktan çıkmış. Kilerden bir şeyler almak için kilere gitmiş. Kilerde çok kalmamış, belki beş, belki on dakika. Yeniden mutfağa geçmiş, fırındaki tepsiyi kontrol etmiş. Pencereden bahçeye bakmış. Zeliha bahçede değilmiş. 

Eve girdi, diye düşünmüş annem. Tepsiyi alt üst edip yeniden fırına sürmüş böreği. Bu arada Zeliha’ya da seslenmiş ama cevap alamamış. Evi tepeden tırnağa aramış. Dışarı koşmuş. Sağa sola sormuş. Birkaç komşu daha kendisine katılmış. Evin arkasındaki faytoncuların durduğu caddeye çıkmışlar. Kimse görmemiş Zeliha’yı. 

Zeliha bazen gizli gizli faytoncuların yanına giderdi. Annem babam kızardı. Yalnız başına gitmemesi için sık sık tembihlerdi. Bazen birlikte giderdik. Çünkü kız kardeşim atlara bayılırdı. Onların kuyruklarıyla üzerlerine konan sinekleri kovuşunu, arada bir tek ayaklarını tırnakları üzerinde tutuşları pek hoşuna giderdi. Yalvarırdı bana. Hafta sonları anneme bana yalvarıp dururdu, yine tek başına gittiğini düşünmüştü annem. 

Babama da haber vermişler. O da iş yerinden izin alıp soluk soluğa eve gelmiş. Yok! Yıkılmıştım. Yıkılmıştık. O gece neredeyse hiç uyumadım. Bir ara dalmış korkunç kabuslar görüp haykırarak uyanmıştım. Zeliha bir kurt sürüsünün ortasında kalmıştı. Dizleri üstüne çökmüş bana sesleniyordu. Kurtları aşıp kurtaramamıştım. Kurtlar bana doğru koşmaya başlamışlardı. Doğru dürüst uyuyamaz olmuştum. Kararımı daha o gece vermiştim. Zeliha’yı buluncaya kadar durmayacaktım. 

Üzerinden elli yıl geçti. O şehir senin bu şehir benim hep onu aradım. Geçici işlerde çalıştım. Hamallık yaptım, boya badana işleri, bağ bahçe işleri, dülgerlik.. asıl işim kardeşimi aramaktı, öyle yaptım. Yoruldum. Antalya son durağım oldu. Üç yıldır da burada arayıp durdum. 

- Senin yaşında bir kardeşim vardı, dedim ağlamaklı bir sesle söylemiş olmalıyım ki, hüzünlendi yavrucak.

- Melek bilekliğini mi çıkarmış, dedi üzüntülü bir sesle.

- Onun yoktu, dedim.

- Biliyor musun, dedi sevinçli bir telaşla, anneannem bulabilir kardeşini.

- Nasıl, dedim sahte bir merakla.

- Bilmem.. dedi, anneannem kayıp şeyleri öyle kolay buluyormuş ki.. annem söyledi. Seni anneanneme götüreyim mi? 

- Annen baban ne der? Dedim.

- Onlar da kabul eder, dedi.

- Belki başka zaman, dedim.

Kovayı küreği bıraktı. Sağlam elimden tuttu. Beni kaldırmak için var gücüyle asıldı.

- Hayır, dedi, şimdi annemle babamın yanına gidiyoruz..

- Melek ne yapıyorsun? Amcayı rahat bırak! Diye seslendi annesi Melek’e.

- Amcayı anneanneme götürmeliyiz, diye cevapladı annesini Melek, amcanın kız kardeşi kaybolmuş.



Cemal Çalık, 19.04.2019,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları







Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı