23 Kasım 2018 Cuma

SA7165/KY1-CÇ559: Tekâütler Kahvesi

Ekran açılıyor. Bir yudum daha alıyor kahvesinden. Titrek ellerle fareyi ileri geri oynatıyor. ‘Acaba kahvede kimler var?’ diyor gülerek. 



Sabah olmuştur. Yaşlı adam –lafın gelişi yaşlı adam, henüz altmışına bile varmamış, ellilerinin sonunda- yataktan çıkmayı hiç istemese de bedeninin zoruyla kalkacaktır. Kalktığında bir daha yatağa dönmeyecektir. Bunu biliyor. Bu bilişle de sinirleniyor. Sabahın köründe kalkıp ne yapacak? Hiç! Bir tekâüt –emekli sözcüğünü bir türlü içine sindirememiş, tekaüt sözcüğüne ise sözün gelişi vurgundu adeta- için yapılacak ne vardır ki? 

Eskiden olsa, hani çocukluğundaki, gençliğindeki günler gibi olsa.. ah o günler! Evden çıkar, kendisi gibi tekâütlerin takıldığı bir kahvehaneye atardı titrek, orantısız, kuru muşmulaya dönmüş bedenini.. ya şimdi? Şimdi de var elbet kahvehaneler.. ama gençliğindeki kahvehanelere isimden –ki isimleri de benzer değil artık, her biri cafe adını almış- başka bir benzerliği yok. Koca koca yaşlı başlı adamlar harıl harıl ya okey oynamakta, ya pişti, ya tavla atmakta. 

Yataktan kalkmamak için epey bir süre direnir yaşlı adam. Kendi kendine söylenir. ‘Demek eski günleri arar oldun yana yakıla ha! Akbatur bey’ der, biraz üzgün, biraz kırık, biraz özlem dolu.. nasıl aramaz ki Akbatur? 

O kahvehaneler de neler neler konuşulmazdı. Ne sorunlar çözülmezdi ki. Hele Sivas’ta üniversiteye giderken herkesin ağzındaki Çerkez’in Kahvesi.. memleketindeki iki kapılı kahvehaneden daha entelektüeldi. Yaşlı adam, Çerkez’in kahvesinde – yirmili yaşlarındaydı, bundan tam otuz yıl önce- ‘Senatör’ lakaplı altmış yaşlarını geçkin, her gün sinek kaydı traş olan birini tanımıştı ki.. hali hazırdaki iki-üç fakülte bitiren gençlere taş çıkartırdı. Ya şimdiki kahvehanelerin müdavimleri.. kıyası nâmümkün.

Lavaboda asabi yüzüne bakıyor Akbatur. Gözlerini indiriyor. İyi geçmeyen bir gecenin, kaliteli bir uyku uyumaya hasret adamın sabahı olduğu her halinden belli. Ne yapacak? Geceden kalan tartışmaya mı koşacak? Aa.. az kalsın unutuyorduk.. sanal alem.. çocukluğundaki, gençliğindeki kahvehaneyi andıran sanal dünya.. o da olmasa.. biraz biraz sinirleri yatışır gibi oluyor. Yüzünde hafiften bir tebessüm beliriyor Akbatur’un. Evet, sanal dünya da olmasa hepten zıvanadan çıkardı kuşkusuz. 

‘Ulan bir de şöyle gerçekten çay-kahve ikram etme imkânı bulunsa!’ diye geçirdi içinden Akbatur. Bu sanal alemin tadından geçilmezdi o zaman. Varsın sadece birer isim olsun. Hatta sahte cinsiyetler, sahte isimler.. 

‘Neden kimliklerini saklarlar bilmiyorum ki!’ diye fısıldadı aynadaki kendisine. ‘Belki haz alıyorlardır! Kim bilir?’ diye yanıtladı kendini. Sanal âlem çocukluğundaki, gençliğindeki emekliler kahvesini biraz andırsa da sahtelikler keyfini bozuyordu. İşin içinde çay kahve de olmayınca epey bir keyfi kaçıyordu. Ama yine de helecana kapıldığı olmuyor değildi. 

Kâh Senatör ’ün analizlerini andıran tümcelerle karşılaşıyor, kâh iki kapılı kahvenin müdavimlerinden Ressam Avni’nin aforizmaları denli çarpıcı sözlere muhatap oluyor, ekran karşısında kendini ağlamaktan alıkoyamıyordu, Allah’tan onun bu halini gören yoktu, ‘Ya görüyorlarsa!’ türünden akla ziyan düşüncelerin arada bir yoklamasıyla yüzü kızarmıyor değildi hani, gülüp geçiyordu bu düşüncelere, her şeyden önce pc’nin kamerasını bantla kapatmıştı. 

Sanal alem aklına düşünce lavabodan sevinçle ayrılıyor. Önce mutfağa. Acı bir kahve. Akşamdan kalma meyve kırıntılarını kahvaltı niyetine atıyor ağzına. Kahvesinden bir yudum alıyor. Başını sallıyor memnunlukla. Ağır adımlarla iki kapılı kahveye, Çerkez’in yerine gidiyormuşçasına çalışma odasına doğru yürüyor. Masa üstü pc’nin güç düğmesine basıyor. Kahve fincanını masanın sağına bırakıyor. Ekran açılırken fareyle oynuyor. Gözleri ekrana kilitli. Makinenin geç açılışına sinirleniyor. Tazyikli bir heyecanın tahrikiyle kapıldığı helecan gizemini kaybeder gibi oluyor.

‘Bu lanet makineyi değiştirmenin zamanı geldi!’ diyor öfkeyle. Öfkesini dindirmek için etrafa bakınıyor. Kimi okuduğu, kim yarım bıraktığı kitaplara göz gezdiriyor. ‘Bir kütüphane programı bulup her birini kaydetmeli bu kitapların!’ diyor. Bu sözü kaç kez söylediğini, kaç kez niyetlenip yarım bıraktığını düşünüyor. Ekran hala siyah. Fareyi sıkıyor. Sağa sola sallıyor. Fareyi bırakıp kahve fincanına uzanıyor. 

Karda kışta kıyamette kapalı bir kahvehanenin önünde bekleşirmiş gibi bir duyguyla dolup taşıyor. Akşamki tartışma geliyor aklına. Saçma sapan, sahte kimlikli birine bir şeyler anlatmış ve fakat sahte kimlikli kişi inadına karşı çıkmıştı. Baktı olacak gibi değil engelleyivermişti. ‘Acaba ben mi yanlışım? Ben mi hatalıyım?’ diyor kendi kendine. ‘Iııh!’ diyor. 

Ekran açılıyor. Bir yudum daha alıyor kahvesinden. Titrek ellerle fareyi ileri geri oynatıyor. 
‘Acaba kahvede kimler var?’ diyor gülerek. 

‘Qamirezq kesin yerindedir.. iyi adamdır.. benim yaşlarda. Resminden belli! Dün de benden yana çıkmıştı. Hoş akl-i selim herkes benden yana çıkardı, arkadaş kaz tüyü yorgan ve yastığın olamayacağını boşu boşuna iddia edip durmuştu. Ulan benim çocukluğum, gençliğim o yastıklarla o yorganlarla geçti, diyorum, o bana masal anlatma moruk, diyor. Bir de ağzı bozuk ki sorma.. işte bak Qamirezq de aynı şeyleri söylüyor.. onun da çocukluğunda, gençliğinde kaz tüyü yorganı yastığı varmış.. yalan mı söylüyor kelli felli adam. Hoş imkânı olsa tutup fotoğrafını çeker koyardım ama.. o zamanlar böyle herkesin elinde fotoğraf çeken telefonlar yoktu ki.. hem olsa çekip koysaydım bu kere o terbiyesiz photoshop derdi.. kesin derdi. Bir kere inat etmiş.. sanal alem işte böyle nankörler, inatçı iblislerle dolu!’ 

Yaşlı adam Qamirezq’in sayfasına gidiyor her zaman yaptığı gibi. Selam veriyor. Bir süre sonra selamına karşılık alıyor. Neşeleniyor.. sahte kimlikli biriyle bilgi alıyor. Asabı bozuluyor. 
‘Kendi resmini koymayışından belliydi üstadım!’ diye yazıyor yaşlı adam. Onaylanıyor. 

Qamirezq’in ‘Bugün pek erkencisin!’ mesajına ne yanıt vereyim diye düşünüyor yaşlı adam. Yaşlılık işte.. insan çişini bir yere kadar tutabiliyor, diye cevaplamayı düşünüyor bir an, hoş gitmeyeceğine karar verip, ‘Uyku tutmadı, şiddetli bir fırtına var!’ diye yazıyor. Henüz göndermiyor. Asabını bozan sahte kimlikler hakkındaki düşünceler üşüşüyor. 

‘Böyle göndersem ne farkım kalır?’ diyor. Silip yeniden bir şeyler karalamayı kuruyor. Olmuyor. İki kapılı kahvede olsa sorulan bir soruya kaçamak cevaplar verse de insan gerçeğin ne olduğunu az çok anlayabiliyor, sezebiliyor, diye geçiriyor içinden. Ama burada! Burada böyle bir imkân yok! 

Aynı tümceleri yazıyor yeniden. Hafif esen rüzgâr fırtınaya dönmüş, prostatın büyümesiyle ortaya çıkan durum başka bir hale evrilmiş.. yazıştığı kişi kendinden otuz yaş küçük bir üniversite öğrencisiymiş çok mu önemli? "Madem o kendini başka bir kişi olarak sunmuş sen de öyle kabul et!" Diyor esefle. Öfkeyle oturduğu yerden kalkıyor, klavyeyi kaldırıp sert bir biçimde masaya çarpıyor. İçi bir hoş oluyor. 

‘Allah’tan pc’ye bir şey olmadı!’ diyor sevinçle. ‘Yeni bir pc alacak gücüm yok!’ 

Qamirezq’in gülücük emojisine beğeni emojisiyle karşılık veriyor. Gecenin geç bir vaktine kadar sayfasında süren tartışmaya, kendisinden sonra bir şeyler yazılıp yazılmadığına bakıyor. Yeni bir şeyler yok! Pencereden dışarı bakıyor. Hava kapalı. Yağmur yağacak. Öyle bir hava. Yazıp paylaşıyor. 

‘Şiddetli bir yağmurun habercisi bulutlar toplanıyor!’

Bir iki beğeni. Ardından çocukluk dünyasından fırlayıp geldiğine inandığı Aybora, daha ilk tanışmasında hemen ‘la bu Miğdatların damadı değil mi?' dediği Aybora;

- Hayırdır abi hangimiz ördek? Yorumunu düşüyor. Kahkaha emojisiyle.

- Daha neler? Diye yanıtlıyor Akbatur, şuan bulutları görmelisin. Miğdatların damadı bu durur mu?

- Abi kesin bir iş var.. sen boşuna sabah sabah böyle bir şey yazmazsın! Tümcenin sonunda yine kahkaka emojisi.

Aybora yazdıysa, Deli Abanın oğlu Hani de yazacak demektir. Deli Abanın oğlu Hani.. o da çocukluğundan bir kişi. Gülümsüyor Akbatur Hani’nin yazdığıyla.

- Aybora’ya katılıyorum..

-Etmeyin eylemeyin gençler, diye yazıyor Akbatur, inanın gerçekten bulutlar toplandı.

Bahar yetişiyor, Nalbantların kızı bahar. Karşı komşu nalbantların kızı. Sözleri onu andırmıştı. Selam vermesi, hafif meşrep yazıları. 

- Bizim burada da hava aynı, diye yazıyor Bahar, koca adam size niye yalan söylesin, diye çıkışıyor.

Barkın Sölemişlerin büyük oğlu Barkın’da geldi. Akbatur sevinçten uçacak neredeyse.. Sölemişlerin küçük oğlu Başar da katılacak demek ki. Bahar yazdı mı bu iki kardeş hemen biterdi orada. Önce Barkın, ardından Başar.. yine öyle oluyor.

Barkın – Bahar hanım doğruladığına göre somut bir şeyden söz ediliyordur, herhangi bir ima yoktur.

Başar – Yağcılarda inecek var, kahkaha emojisi.

- Olmuyor Başar bey, diye yazıyor Akbatur. Divanların oğlu Çelebi yetişiyor imdadına Akbatur’un.

- Akbatur amcanın sayfasında hakareti andırır sözcüklerden kaçınalım lütfen, diye yazıyor Çelebi.

Bayrakların oğlu Cübeyr destek çıkıyor Çelebi’ye. Nalbantların kızı Bahar öfkeli bir emojiyle karşılık veriyor. Çağır yetişiyor. Alipaşa Mahallesinin kabadayısı Çağrı. O geldi mi ortalığın harareti yavaş yavaş artar. Öyle oluyor.

Akbatur neşeli. Neşesi git be git artıyor. Yağmur çiselemeye başlıyor.

- İşte yağmur başladı, diye yazıyor.

- Resmini at, diyor kabadayı Çağrı.

- Benim telefonum sizlerinki gibi akıllı değil, diye yanıtlıyor Akbatur.

- Benim telefonumu al, diye yazıyor Bahar iki kahkaha emojisi ekleyerek.

Başar ve Barkın kardeşler telefonlarının resimlerini atıyorlar Bahar’dan önce davranıp,

- Benimkinin pikseli Barkın’dan yüksektir, yazıyor.

- Hadi oradan köftehor, diye karşılık veriyor Barkın abisine.

Hiç olmayacak şeymiş gibi olan şey oluyor. Elektrikler kesiliyor. Elinde fincan donup kalıyor Akbatur.

- Olacak şey mi, diyor, olacak şey mi? 

Gözleri yaşlı kararmış ekrana bakıyor. 



Cemal Çalık, 23.11.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları







Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı