13 Temmuz 2018 Cuma

SA6484/KY1-CÇ522: 'O Adamı Kovun!'

Başını evet anlamında salladı yaşlı adam. Kapıya baktı. Yaşlı adamın etrafını saran çocukları pür dikkat babalarına bakıyorlardı. Babanın dudaklarının aralanıp ‘O adamı kovun!’ tümcesini çıkarmasını beklediler. 


Yaşlı adam güçlükle nefes alıyor, arada bir yattığı odanın kapısına başını çevirip gözlerini kapıya dikip ‘O adamı kovun!’ diyordu. Yaşlı adamın etrafını çeviren çocukları her ne kadar kapıda kimsenin olmadığını bilseler de gayr-i ihtiyari bakışlarını kapıya dikiyor, kovulması gerekeni araştırıyorlardı. 

Kimsecikler yoktu. Ne kadar bakarlarsa baksınlar, ne kadar dikkat ederlerse etsinler, baştan ayağa dikkat kesilseler de yaşlı ve yatalak babalarının işaret ettiği yerde kimseciklerin olmadığını görüyorlar, kimsenin belirmeyeceğini de biliyorlardı.

Her bir çocuk ara ara fısıltıyla yaşlı babanın kulağına ‘Orada kimse yok ki baba!’ diyordu, ürkerek. Ürküyorlardı çünkü ağızlardan çıkan fısıltılar bile yaşlı adam için zor dayanılır seslerdi, tıpkı yer yer yara açılmış ellerine uzanan dudakların canını yakması gibi fısıltılar da canını yakıyordu, bunun ayrımındaydı evlatları. Evlatları babalarına sezdirmeden bir zamanlar kendilerini saran, başlarını okşayan, canlarına can katan ve şimdi yer yer yaraların açıldığı elleri öpmenin yollarını bulmakta zorlanıyorlardı. Ellere uzanan dudakları sezen yaşlı adam ellerini sakınmak için çırpınıyor acıklı çığlıklar savuruyordu. 

Yaşlı adamın evlatları gözyaşlarını deyimin tam anlamıyla içlerine akıtıyorlardı. Çaresizdiler. Yapılacak hiçbir şey yoktu. Tıp son sözünü söylemişti;

‘Hastanızı eve götürün.. yaşlılığa bağlı sendromlar.. yapacak bir şey yok!’ 

Yapacak bir şey yoktu, babalarını gözleri yaşlı hastaneden evi getirmişler, oturma odasında yatağa dönüştürülmüş çek-yata yatırmışlardı. Yaşlı adam evlatlarının gözleri önünde günden güne eriyor, küçülüyor, kendi içine kapanan toprak gibi çöküyordu, ateş gören naylon gibi derisi büzülüyor, çekiliyordu. Çoktan çorak bir araziye dönmüştü babaları.

Yaşlı adam son demlerini yaşıyordu, bu apaçıktı. Sayılı solukların ardı gelmek üzereydi. Gözleri açık olsa da gördüklerini tanımakta zorlanıyor, birilerine bir şey söylemek ister gibi bir tavır takınsa da gücü tükenip kendini bırakıyordu. Ve fakat evlatları, tanıdıkları yaşlı hasta adamı kendi haline bırakmaya içleri el vermiyordu. Bir umutla yanı başına çöküyor, konuşuyor, dikkatini çekmeye uğraşıyor, diri kalması için ellerinden geleni yapmaktan geri durmuyorlardı. Bu hal yaşlı adamı sıkıntıya soksa da bırakmaya gönülleri el vermiyordu. Bıkmadan, usanmadan, azarlamalarına aldırmadan, gözleri yaşlı yüzleri sahte bir gülüşle yaşlı adama iyice yaklaşıp,

- Beni tanıdın mı baba? Bu çocuğu bildin mi? Bu cami cemaatinden hacı bilmem kim hatırlıyor musun? Diyorlardı.

‘Beni tanıdın mı? Bak torunun seni görmeye gelmiş, bildin mi?’ sorularına kâh dik dik bakmakla yetiniyor, kâh gülerek yanıt veriyor, kâh gözlerini açıp kapayarak karşılıyordu. Konuşması hepten bozulmuştu. Garip sesler çıkarıyordu. Soruların hiç birine düzgün bir karşılık vermezken, ne dediği anlaşılmazken ağzından çıkan tek düzgün tümce odanın kapısına başını çevirdiğinde söylediği sözdü;‘O adamı kovun!’

Gözüne biri mi görünüyordu? Bilinçaltından gelen yahut geçmişte kalan birer anı kırıntısına dönüşen imgelerin belirginleşmesi sonucu muydu bilinmez. Ne zaman başını odanın kapısına çevirse ezberlemiş gibi yineliyordu; ‘O adamı kovun!

Ölmeden bir gün önce birden iyileşir gibi olmuştu. Konuşması düzelmiş, tanımakta zorlandığı çocuklarının, torunlarının isimlerine varıncaya kadar hepsini söyler olmuştu. Hane halkı hiç olmadığı kadar mutlu olmuş, umutlanmışlardı. Babaları kendilerine dönüyordu. Belki eski gücüne kavuşacak, ayağa kalkacak, yürüyecek, her birini kucaklayacaktı yeniden. Öyle bir hal vardı. Bir mucizeye tanık oluyor gibiydiler. 

Ve fakat yine odanın kapısına bakıp ‘O adamı kovun!’ dedi, tekrar tekrar. Bütün umutlar bir mum gibi eriyip gitmişti. Evet, babaları dile gelmişti, acılara direnci artmıştı, eline uzanan dudaklardan ellerini sakınmıyor, evlatlarının, torunlarının kendisini öpmelerine izin veriyordu ve fakat evlatlarından kovmalarını istediği meçhul kişi işi bozuyordu. O istek hiçbir şeyin değişmediğini ihtar ediyordu.

Yaşlı adam artık arada sırada ve amirâne değil yalvarmaklı bir şekilde ve sık sık ‘O adamı kovun! O adamı kovun!’ demeye başlamıştı. Bu hale dayanamayan oğullarından baştan üçüncüsü;

-Baba, dedi, Neredesin? Kovmamızı istediğin kim? 

- Kânlıların kahvesinde çay içiyoruz! Yanıtını verdi yaşlı adam sakin bir biçimde.

- Kim kim çay içiyorsunuz? Dedi oğul.

- Hacı Seyfettin, Hacı Kâzım!

Yaşlı adamın adlarını saydığı kişiler yıllar önce ölmüş esnaf arkadaşlarıydı. Demirciler çarşısında dükkânları yan yana olan insanlar. Hacı Seyfettin demirciydi, Hacı Kâzım odun doğramacı. Zaman zaman küsüp kavga etseler de birbirlerinden kopmamışlardı ölünceye kadar haberleşmiş, bir araya gelmiş, yarenlik etmişlerdi. Şimdi yaşlı adam tıpkı elli yıl önceki gibi Kân’lıların kahvesinde arkadaşlarıyla çay içtiği sanısıyla mesut bahtiyar gibiydi ve fakat odanın kapısına başını çevirdiğinde mutluluğu uçup gidiyordu. 

- Ya o adam? Dedi oğul, Ya o adam, kovmamızı istediğin adam?

Yaşlı adam oğlunun söylediklerini duymamışçasına;

- Ali’ye –Ali altı yıl önce ölen yaşlı adamın kendinden iki yaş küçük kardeşiydi- de dükkâna gitsin! Ne diye peşimden geliyor bilmem ki.. dünya kadar iş var..

- O da mı kahvede? Dedi oğul.

- Yok içeride değil.. Peşimden geldi, kahvenin kapısında dikiliyor, dedi yutkunarak yaşlı adam, Dünya kadar iş var atölyede, söyleyin atölyeye gitsin, huzurla bir bardak çay içemeyecek miyim?

- Söylerim, dedi oğul, Gitsin tabi.. sen biraz daha oturacak mısın, kahvede?

Yaşlı adam başını sallamakla yetindi. Yorulmuştu. Bir süre bir sessizlik oldu. Oğul babasının başını okşadı, alnından öptü. Yaşlı adam gülümsedi. Sonra başını yine odanın kapısına çevirdi.

- O adamı kovun! Dedi iniltiyle.

- O kim baba.. Ali amcam mı? Dedi oğul.

Yaşlı adam başını salladı.

- Ali kahvenin kapısında dikilmiş, git diyorum gitmiyor..

- Ben söylerim baba, sen canını sıkma! Sen arkadaşlarınla çay içmeye devam mı?

- Gidemiyorum ki.. dedi baba.

- Ben götüreyim, istersen, dedi oğul

- Yok, dedi baba.

- Ben gelmeyeyim mi? Dedi oğul

Yaşlı adam başını salladı.

- Ben de geleyim Hacı Seyfettin’e Hacı Kâzım’a bir çift lafım var? Dedi oğul.

Baba sert biçimde, öfkelenerek

- Hayır, dedi.. sen gelme!

- Ya sen? Sen gidecek misin? Dedi oğul ağlayarak.

Başını evet anlamında salladı yaşlı adam. Kapıya baktı. Yaşlı adamın etrafını saran çocukları pür dikkat babalarına bakıyorlardı. Babanın dudaklarının aralanıp ‘O adamı kovun!’ tümcesini çıkarmasını beklediler. 

Olmadı. Yaşlı adam oda kapısına tedirgin bir biçimde bakmıyordu artık. Derin bir nefes aldı. Son nefesi oldu. Başı kapıya dönük, dudakları hafif aralık. Ruhunu teslim etmişti.


Cemal Çalık, 13.07.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı