20 Ocak 2017 Cuma

SA3886/KY1-CÇ361: Hangisi Sen?/ Roman-Bölüm I-4

"Osman bekleyecekti. Sonraki seansa fazla bir şey kalmamıştı. Gogol’ün çalınan paltosuna daha bir sımsıkı sarıldı."


Bölüm Bir
-4-

Osman’ı Yalçın Sinemasının önünde bırakıp kendi yolumuza gitmeliyiz. Burada kalırsam yani S. Kentinin merkezinde kepenek caddesinde, Yalçın Sinemasının önünde hep böyle durup beklersem, biraz daha oyalanırsam Füsun’u kaçırırım. Günümü, dünümü, yarınımı kaçırırım. Hem ben.. Neydi? Ne diyecektim? Bir şey vardı aklımda, ‘hem ben’ demiştim birden kesilen elektrikler gibi kesildi ve karanlıkta kaldım. Böylesi de başıma ilk kez geliyor. İlk kez geldi. Gerçekten bak! Acaba, acaba diyorum hafıza kaybı falan da mı yaşayacağım.. oh my God! Hayır! Kesinlikle buna dayanamam. 

Başka bir şey olmalı. Kesin başka bir şey vardır. Belki ‘ben’ sözcüğü kavramı birden hafızamın gırtlağına bir kılçık gibi takılmıştır. Hayır, evet bu kötü bir benzetme oldu, kabul ediyorum. Çok zorlama bir benzeti. Böyle arabesk kolaycılıklarına düşmemeliyim. Yoluma devam etmeliyim. Uzun, upuzun bir yola çıktığımı biliyorum. Dönüş yolu –Ulu Camiden Dadaş sinemasına doğru- daha bir uzun daha bir meşakkatli geliyor şimdi. Yol hiç bitmeyecekmiş gibi. 

Yolun hiç bitmeyecekmiş gelmesinin nedeni kuşkusuz tanık olduğum cinayet. Ve tanık olacağım cinayet. Kemal Durmazpınar da bir yaz günü aynı mekânda gece vakti iki kişi tarafından vurulacaktı yine gözlerimin önünde. Filvaki çarpık bir durum. Biliyorum beni duyarsızlıkla suçlayanlar çıkacaktır. Başkasının ölümü karşısında gösterilen sıradan bir tepki olduğu dillendirilecek gösterdiğim tepkinin ve böylece kınamaların şiddetini azaltmayı seçecek dostlarım. 

“Madem sıradan biridir elbette tepkileri de sıradan olacaktır Sacit’in.” denecek ve hiç bir şey yapmamış biri olarak anılacağım. Oysa ben, evet ben yapmam gerekenleri yaptım. Ağlamadım mı? Ağladım. Yüreğim burkulmadı mı? Burkuldu. İçim de bir şeyler kabarıp ağzıma kadar gelip dilimi, damağımı yakmadı mı? Yaktı. Tanıklık yapmadım mı? Yaptım. Daha ne yapacaktım? Ambulans gelene kadar beklemeli miydim? Bekleyip ne yapacaktım? Maktulün sedyeye alınmasına mı yardım edecektim sedyenin ambulansa yerleştirilmesine mi? Aklınız nerede sizin böyle bir şeye izin verilir mi? Musalla taşından tabut mu sırtlanıyorsunuz? 

Kafanız o kadar çalışıyor işte. Ha yeniden Dadaş Sinemasına gidişime taktınız öyle mi? Eve mi gitmeliydim? Osman’ın yanında mı durmalıydım, hadi Osman’ı es geçtik –gariban on üç on dört yaşlarında bir çocuğu orada, soğukta, ayazda, Sinemanın önünde bir aşağı-bir yukarı dolaşması karşısında bir şeyler yapmamış, yapmıyor olmak elbet kınanacak bir durum, iyi de Yalçın Sinemasının bekleme salonunun olmayışı benim suçum mu?- gerçekten eve mi gitmeliydim? Anlamı ne olacaktı? 

Hadi diyelim dediğiniz gibi yaptım ve eve yahut ikinci adresimiz olan –ben ve Öteki ve Musa ve diğer üç arkadaşımın sürekli takıldığı- kahvehaneye mi gitmeliyim? Oralara gitmekle birkaç dakika önce geldiğim yere yani dadaş sinemasının önüne gitmek arasındaki fark ne? Birinde sıcağı sıcağına dedikodu –ki adına haber deniyor eğer matbu olursa- yapamayacağım, daha sonra yapacağım için mi ters? 

Seziyorum ki kimi uzmanlar bu halimi dissosiyatif kırılganlıkla açıklamaya kalkışacaktır. Hiç biri umurumda değil. Kim ne der, kim ne diyecek hiç ama hiç önemli değil. İçim rahat. İçimin rahatlığı yapmam gerekenleri yapmış olmanın verdiği rahatlıktır. Tanık olmuşsam tanıklığın gereğini yerine getirmekten kaçınmış değilim ya! Bir cana kıyıldığında ağlamak gerekmişse ağlamışım. Hüngür hüngür ağlamamışsam da sıcacık gözyaşlarım yanaklarımdan akmış içimdeki benim dizlerini dövmüştür. Mahmut Yıldırımı vuranlar önümden hızla geçerlerken engelleyemezdim. Filvaki engelleyemezdim. 

Her şeyden önce ne olup bittiğini anlamış değildim. Üç kişi bana doğru –Ulu Cami ile Çifte Minareli Medreseye doğru- koşuyordu ve ben karın sakladığı buzun farkında olmadıklarına içerlemiştim. Bir oyun oynuyorlar sanmıştım. Kar zamanı büyükler de sık sık oyun oynarlar. Birbirlerini kartopu yağmuruna tutarlar. Ben öyle sanmıştım. Hoş bilseydim arkadan gelen iki kişiye karşı durmayı göze alır çelme takmaya kalkışırdım. Bak bunu yapardım. Ama en ufacık bir kuşku duymadım ki. Hani az biraz dikkatli olsaydım parkalı kişinin siyah uzun paltolu kişilerle arkadaş olmama ihtimalinden hareketle bir şeyler yapabilirdim belki. Hani belki! 

Belki diyorum. Fakat kar o frapan manzara böyle bir uslamlamadan uzak tutmuştu beni. Belki de kardan çok tahayyülün frapanlığıdır. Fimabad böyle davranmayacağım. Bu bana iyi bir ders oldu. Hayır, hayır, kendimi aklamak için söylenmiş şeyler değil bunlar. Ve benim aklanmam gereken bir durum yok. Filhakika hiç heveslenmeyin. Ne herhangi bir bozukluğun kırılganlığını yaşıyorum ne suçluluk duyuyorum. Belki bir çaresizlik. Evet çaresizlik. Bunu inkâr edecek değilim. Olacak olanın bilinmezliği karşısında çaresiz olmayan varsa o rahat olabilir. 

Ben olacak olanın bilinmezliklerini sık sık yaşıyorum. Hadi içiniz rahat etsin ayak bastığım yerler hakkında bile bir bilgim yok ve düşmemek için epey bir kuvvet harcıyorum bu arada gözlerim de doğru dürüst görmüyor, gözyaşlarımdan ötürü. Ara ara gözlerim doluyor ve istemeden de olsa yaşlar gözlerimden aşağı yuvarlanıyor. Tadım kaçtı mı? İtiraf edeyim ki hayır! Ya içimde dolanıp duran heyecanda bir eksilme, bir solma, bir kaybolma, bir hantallık, bir uyuşma, bir fersizlik oldu mu?

Hayır! Dalyan gibi gencecik adamı kanlar içinde yere serdiler, gözlerimin önünde oldu bu, yine de Füsun’u görebilmenin, görecek olmanın heyecanından en ufacık bir eksilme, solma, kaybolma, hantallık, uyuşma, fersizlik olmadı. Bunu söylemekten utanacağımı düşünenler çıkmıştır elbet ama ben bu hainliği kendime yapamam. Nutkum kesildi, her bir şeyi, çevremde ve içimde olan, muhayyel yahut gerçek her bir şeyi unuttum, diyerek sizlerin tatmin olmasını sağlayabilirim ve fakat bu hainliği, bu ikiyüzlülüğü kendime yapamam. Öteki de ve hatta Musa da yapamaz. 

Kendimi unuturum, çevremi, ayaklarımın altında ezilen karı, yüzüme çarpan kar tanelerini ve suratımı yalayan rüzgârı unutabilirim ancak Füsun’u unuttuğumu, unutacağımı söylesem yalan söylemiş olurum. Hayır, Füsun’u unutmayacağım. Suratımı yalayan rüzgâr. Güzel bir buluş, defterime kaydedilecek denli güzel bir buluş. Allah vere de unutmasam. Biraz zor. Bugün içime doğan nice güzel buluştan aklımda kalan sadece “Dirileri rahatsız etmeyen filmler ölüleri rahatsız ediyormuş” tümcesi. 

Kahretsin! Böyle olacağı belliydi. Benim Öteki gibi fotoğrafik bir hafızam yok ki! Bu yüzden tedarik etmemiş miydim not defterini? İnsan böyle bir kötülüğü kendine nasıl yapar aklım almıyor. Aklım varsa eğer. Akıldan yana kaygım yok da hafızam zayıf. Sanırım hafıza ile akıl çok farklı şeyler. Yani öyle geliyor bana. Belki ikisi de aynı şeydir. Uzmanlar farklı farklı şeyler olarak anlatmış olsa da belki aynıdır. Kimse beynin içinde aklı gördüğü yok. Eğer aklın yeri beyinse tabi. Bence uzmanlar sallıyor. Nasılsa tersini kanıtlayacak, gösterecek bir veri elde mevcut değil. 

Hadi ben diyeyim ki akıl dediğimiz şey parmaklarımızın ucundadır. Yahut gözlerimizdedir. Parmaksız biri yahut bir kör daha baştan akılsız olmayacak mı? Olmuyor. İşin uzmanı olmak gerek. Öyle bir şey söyleyeceksin ki insanda o olmadığında insan soluk almayan olacak. İşte o zaman akıl denilen şeyin orada olduğunu söylersin böylece seni yanlışlayacak kesin bir kanıt sunmaktan aciz kalınacak. Aklı hafızayı beyne yüklemelerinin altında bence beyinsiz yaşam olmadığından. 

Acaba diyorum bu dissosiyatif sözcüğünü yerli yerinde kullanabildim mi? Kişilik bölünmesi falan anlamına geldiğini biliyorum dissosiyatif sözcüğünün. Kendimde böyle bir durumun olmadığını da biliyorum. Hani işin içinde Füsun olmasa kuşku duyar mıydım? Duyardım. Oysa dün de ondan önceki gün de Füsun'u seviyordum şimdi de, bu anda da Füsunu seviyorum Füsun’un benden ayır bir varlık olduğunu biliyorum. Demek ki doğru ve tam isabetli kullanmışım. 

Bunu doğrulayacak tek kişi –isabetli kullanıp kullanmadığımı söyleyecek tek kişi- var çevremde o da Füsun. Ondan duydum bu psikolojik terimi. Bak bu terim sözcüğünü de doğru ve isabetli kullandım. Bu ayrımı da yani sözcüklerin durumları ile ilgili bilgiyi de Füsun’dan öğrendim. Sözcükler her hangi bir şeyin adı iken kavramlar genel tasarımlar oluyor terim ise bir insanal etkinliğin –örneğin matematik, fizik, ekonomi vb. bilimler- kendine özgü dili oluyor. 

Ne güzel de örnek vermişti. ‘doğru’ demişti kavram halindeyken üzerinde tartışma kaçınılmazdır, ama biz doğru sözcüğünü matematikte kullandığımızda tartışma biter. Ya da “değerli-değersiz” kavram halindeyken insanların anlaşamaması gayet doğaldır ama ekonomide kullandığımızda işin boyutu değişir, mesela hava insanlar, canlılar için çok değerliyken ekonomide hava değersizdir çünkü ekonominin kullandığı değer bir terim olmuştur ve malların durumuyla ilgilidir. Kıt olan mallar değerlidir, altın gibi mücevherler ve daha nice kıt olan şeyler değerliyken, bol olan herkesin kolayca ve hiç çaba harcamadan uğraşacağı şeyler ise değersizdir, ekonomide havanın değersiz oluşu bu yüzdendir. 

Bir başkadır Füsun. O neyi anlatsa mıh gibi çakılıp kalıyor beynime. Keşke bütün derslerimizi o anlatsa. Keşke o her dersin öğretmeni olsa hiçbir ders can sıkıcı, can yakıcı ve anlaşılmaz olmazdı. Belki matematik dâhil. Gerçi biz edebiyat kolu olduğumuz için bizim matematik dersimiz yok ve üniversite sınavında da matematikten sorumlu değiliz. Ah o ne güzel tümceydi be Füsun, “Daha bu yaşlarda bize sorumsuzluğu öğretiyorlar.. oysa insan doğduğu andan itibaren her şeyden sorumlu olduğunu öğrenmeli.” 

Bu tümce bu kadar mı yakışır bir insanın ağzına. Hangi sözcük hangi tümce yakışmaz ki O’na. Hakaretamiz sözcükler dâhil buna. O ne güzel “eşek” der. Birine öfkelendiğinde, birine kızdığında ya “ayı” ya “eşek” ya “hayvan” ya “facir –bu sözcük eril olduğu için erkeklere karşı kullanır-“ ya “facire –bu sözcük de dişil olduğu için kızlara karşı kullanır-“ ya da “zavallı” der. Bir hışımla söyler ve siz O’nun –Füsun’un- birine öfkelendiğini birine söz saydığını anlarsınız. Bu sözcüklerden bir tanesi bile onda sırıtmaz. Hiçbir sözcük onda sırıtmaz. Ondan öğrendiğim hiçbir sözcük bende tiksinti iğrenme duyurmadı. Duyurmaz. 

Keşke diyorum, keşke o meşum, o tiksinç ‘salaş’ sözcüğünü ilk ondan duysaydım da o sözcüğü duyduğumda bu denli öfkeye kapılmasaydım. Böyle bir ihtimalin ayak seslerini duyduğumu söylesem abarttığımı falan sanırlar. En çok Öteki abarttığımı düşünür. Ve yüzüme karşı da “Çok abartıyorsun birader!” der. Abartmadığıma yemin billah etsem de öyle. Bak demiştim bir keresinde O’na –Öteki’ne- sen fagosit sözcüğünü duydun mu? Hiç yüksünmeden, hiç duraksamadan, hiç kaygılanmadan, hiç sızlanmadan hayır demişti. Bunun üzerine ben tüm bilgiçliğimi hiç çekinmeden, hiç kuşkulanmadan, hiç kaçırmadan, hiç fire vermeden takınarak "Fagosit", demiştim ve eklemiştim "Şu sözcüğün güzelliğine, alımlılığına, frapanlığına, ahenkteki eşsizliğine bak." 

Tuhaf tuhaf bakmıştı yüzüme. "Ateşin falan mı çıktı senin, bir şey mi içtin?", dedi. "Hayır", dedim. "Madem öyle böyle salakça bir söyleşiyi niçin yapıyorsun?" dedi. Hiçbir şey demedim. Suratımı astım. Bütün hevesimi kırmıştı ve fakat ben bütün gün fagosit, demiş durmuştum. "Sen şizofrensin oğlum", demişti. "Sözcükler uyduruyorsun ve ha bire yineliyorsun. Bir doktora görün." demişti. 

"Demek sözcük uyduruyorum öyle mi?", demiştim. "Yani fagosit –fırsat geçmişti elime elbet yineleyecektim- sözcüğünü ben uydurdum öyle mi? İşte bu kadar biliyorsun, sen hep böylesin, bilmediğin şeyler karşısında yalancı aslanlar gibi kükrüyorsun. Fagosit; organik ve inorganik cisimleri sararak sindiren hücredir. Tabi sen fen bölümü öğrencisisin diye biyolojiden sorumlu hissetmiyorsun kendini, oysa insan, hele de o insan bir öğrenciyse her şeyden sorumlu hissetmeli kendini." 

Sus pus oldu. Ve benim yaptığımı yapmaktan başka çare bulamadı. Şimdi o somurtuyordu. Hayır, bıraksa anlatırdım. Ama öyle üstüme gelince, duymuş psikolojiden bir iki terim benimle psikologluk oynuyor. 

"Bak" derdim, "Bak geçen yılki üniversite sınav sorularından en kolayı şu imiş; Organik ve inorganik cisimleri sindiren ve yutargöze de denen hücre aşağıdakilerden hangisidir? Ve inan bu sorunun doğru yanıtını neredeyse kimse verememiş. Bir Allah’ın kulu d şıkkını yani fagositi işaretlememiş. Oysa çok basit bir soru. Sınavda böyle basit soruları kaçırmamak lazım." 

Biliyorum ben böyle desem de Öteki hemen karşı çıkacaktı, bu kere karşı çıkışı sorunun kolaylık zorluk boyutuyla ilgili olacaktı. Bu sorunun ezber gerektiren bir soru olduğunu söyleyecekti, dolayısıyla hiç de kolay olmadığını, hangi asidin, hangi hücrenin adının ezberleneceğinin nasıl belirleneceğinin meçhul –bu meçhul sözcüğüne bayılır Öteki- olmasından ötürü kimsenin yapamamış olmasının doğal olduğu yargısında bulunacaktı. 

Aslında bu uslamlamaya yerden göğe kadar hak verdiğimi, vereceğimi belirtmekle beraber çekincem de yok değil hani. Füsun bu sorunun hiç beklenmedik bir biçimde kolay olduğunu belirtmiş niçin öyle olduğunu da anlatmıştı. Ve fakat niçin öyle olduğuna ilişkin saydığı kanıtların bir tekini bile bir türlü anımsayamıyorum. Hani o kanıtları anımsasam belki de Öteki’nin yahut bir başkasının –bu bir başkasının Musa olmayacağını baştan belirteyim, Musa bu denli ağır uslamlamalara güç yetiremez- itirazlarını çürütecek okkalı bir yanıtımı olurdu. Ve fakat ne yazık ki aklımda kalmamış. Gidip Füsun’a da soramam. 

Aslında sorarım da, yani sormaya niyetlenirim de heyecandan elim ayağım bir birine dolaşır, dilim damağıma yapışır ve ben bu hale gelince o da durumu anlar ve bu anlamanın akabinde bir daha göz göze gelmemiz mümkün olmaz. Anladı mı artık hep tersler durur. Beni görünce yolunu değiştirir, tebessüm yerini kızgınlığa öfkeye bırakır. Kantinde onun için çay kuyruğuna girmemi bir daha asla, ama asla istemez. Allah korusun, böyle bir durumla karşılaşmaktan ise sessizliğe gömülürüm daha iyi. Sınıf başkanı olmamın bütün avantajlarını kaybederim. Bazı derslerin yoklamasını bana yaptırıyor dersin hocaları. Ve ben O’nun adını gayet usturuplu ve müziksel bir biçimde söylüyor onun ‘Burada!’ deyişine kulak kabartıyorum o ‘Burada!’ deyişiyle mest oluyorum. 

Düşünün bir Füsun beni yanıtlıyor. Bu az şey mi? Eğer benim ona karşı bir ilgim olduğunu sezse yahut anlasa artık bir daha ‘Burada’ demez. Bak gerçekten demez. Omuz silker. Duymazdan gelir. Ve fakat şu an bile öylesine acımasızdır ki anlatamam. Bu acımasızlık maşukların genel karakteridir ve bunu bilmekten ötürü içim rahattır. Yani o tavır bana fazla koymaz. Koymuyor. Ama ilgim olduğunu sezdikten anladıktan sonra kuşkusuz tam bir gaddarlığa bürünecektir. Onu kaldıramam işte. O zalimliği içselleştiremem. 

Biliyorum bütün bu söylenilenlerden sonra bana yine yeniden, birkaç dakika önce işlenen cinayetten hareketle ölümler karşısında duyarsız olduğum söylenecektir. Hem de beni iyice tanımadan hakkımda böyle bir yargıda bulunacaklar çıkacaktır. Buraya niçin takılıp kaldığınızı anlamıyorum! Yani ölümler karşısında duyarsız oluşum savını dillendirmek için bu denli inat edişinizi filhakika anlamıyorum. 

Bilmiyorsunuz! Ama beni hiç bilmiyor, tanımıyorsunuz ki! Hiç mi hiç tahmin edemezsiniz ki! Bakın belki anımsayacaksınız, hani Buzdan Göğüsler filminin afişi önünde Füsun’u fark etmiştim. Ve bu fark edişi borçlu olduğum kişi yani Peggy –gerçek adı Mireille Darc- ile Füsun’u ister istemez özdeşleştirmiştim, anımsadınız mı? 

Peki, hiç üzerinde düşündünüz mü filmin sonu nasıl bitti? Filmin sonu beni nasıl etkiledi, günlerce kafası koparılmış tavuk gibi oradan oraya nasıl dolaşıp durduğu mu biliyor musunuz? Ben ölümler karşısında duyarsızım öyle mi? Daha sinemadan çıkmadan, daha filmin bittiğini belirten Fine –the end İngiliz dili konuşan, İngiliz yapımı filmlerin sonunda çıkar ve filmin bittiğini belirtir, Buzdan Göğüsler Fransızca idi ve elbette Fine yazısız çıkacaktı filmin sonunda, çıktı da- yazısı çıkmadan Öteki’nin duyacağı şekilde kızgın ve öfkeli ve nefret yüklü ve bitkin ve şaşkın ve ürkek ve boğuk bir sesle neler söylemedim ki? 

İnanmıyorsanız Öteki kahvededir şimdi, gidin ona sorun. Peggy kendini kaybedip insanları öldürüyor. Karşı cinstekileri. Karşı cinsin onu cinsel bir nesne gibi görüp algılaması karşısında kendini kaybediyor ve ona böyle bir algıyla yaklaşmaya kalkıştıklarında onları öldürüyor ve bu eylemi yapanın kendisi olduğunu bilmiyor, kendini savunduğunu, ölenin kendisine saldırdığını söylüyor. Kendisini canlı bir varlık değil de bir nesne, –hadi daha usturuplu olsun diye başka bir sözcük diyeyim, mesela el diyeyim- kendisinin elinin yerini alacak bir manivela olarak görenlere karşı Peggy tepki göstermeyecek mi? Gösterdiği tepki yanlış mı? Yani ortaya tepki koyması yanlış mı? Kim böyle bir savda bulunabilir? 

Peggy kimsenin mendili değildir, kimsenin eli değildir, kimseye de –öyle görenlere, öyle davrananlara- boyun eğmeyecektir. Güya nikâhlı kocasını da öldürmüş. Filmde kocasını hiç görmedik. Dolayısıyla Peggy’nin böyle bir eylemine de tanık olmadık. Hem bakalım kocası Peggy’e nasıl davranıyordu? Hani diyelim ki gerçekten kocasını öldürmüş olsun. Koca Peggy’e nasıl bakıyordu? Peggy kocasında neydi? Bir insan mı her hangi bir manivela mı, bir zamanlar o şey için kullandığı eli gibi mi görüyordu? Bence büyük bir olasılıkla kocası da Peggy’i öyle –cinsel bir nesne olarak- görüyordu. Ve öyle gördüğü için de öldürmüştü, böyle olmuş olması kuvvetle muhtemel. Hadi yani olabilir, diyelim. Her neyse, filmin sonunda Alain Delon –yani erkek kahraman- Peggy’i başının arkasından vuruyor. Güya üzülerek yapıyor bunu. Güya kahrolarak yaptı o eylemi. Pek seviyordu güya Peggy’i. Peggy’i her türlü kötülükten koruyordu güya. Fransuva’dan korumuştu –belki Fransuva kendisinden daha iyi koruyacaktı Peggy’i, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz-, yasalardan korumuştu güya. Güya cinayetlerden aklamıştı yalan yere tanıklıklar yaparak. Kendisi avukattı ya –Alain Delon, filmdeki kahraman bir avukattı- öylece yasaların açığını bularak Peggy’i işlediği cinayetlerden kurtarmıştı güya. 

Filmde öyle bir ima vardı. Hayır, yalancı tanıklığını anladık da –yani gördük o eylemi- sezdirilen başka şeylere de pek tanık olmadık. Güya Pegyy’nin muhafızıydı. Koruyucu meleğiydi güya. Güya onu insan gibi görmüş ve onu –Peggy’i- korkularından emin kılmak için uğraşmıştı. Güya korumak için çırpınıp durmuştu O’nu! Hani! Böyle mi korunuyor? Öldürerek mi koruyor? Bunan inanmamı mı bekliyor? Hangi saf buna inanır? Bu yönetmen, bu senarist nasıl böyle bir şeye inanılacağını düşünmüş? 

Hani bu herif kızı koruyacaktı, dedim Öteki’ne. Korumadı mı? Dedi Öteki. Ve anlattı da anlattı koruduğuna ilişkin eylemlerin zaman ve mekân bilgilerini söyleyerek. Bu Öteki var ya bu Öteki korkunç bir hafızaya sahiptir. Öyle böyle değil. bir kamera gibi kaydeder. Hem de tarih düşerek kaydeder. Saat, dakika, saniye, salise düşerek kaydeder. İnsan küçük dilini yutar. Filhakika yutar. Onun için kişi onun yanında – Öteki’nin- bir şey yapmadan önce, bir şey söylemeden önce ayağını denk almalıdır. A! Olur ki o an işine gelen bir şey idi ve fakat bir süre sonra hiç de hoşuna gitmeyecek, sana anımsatıldığında belki de utanacağın şey olacaktır. Öyle ise haddinden fazla itina etmelisiniz. Adama bak sahne numarası vererek anlatıyor erkek kahramanın Peggy’i nasıl koruduğunu. Olacak gibi değil!

Tamam, demiştim hepsini anladık demiştim, hepsini anladık ta sen Peggy’i niçin vuruyorsun? Peggy madem hastadır hastaneye yatır, tedavisi için harca ömrünü be adam! A elbet söz söylemek yapmaktan daha kolaydır filhakika herkes öyle bir yükün altına giremez. Yürek ister! Gerçek aşk ister! Karşılıksız, beklentisiz bir sevgi ister. Faraza fersah-fersah ötelerden fitne fücur dedikodular yakana yapışacak olsa omuzlarına çöken fütur karşısında fütursuz olamayacak idiysen Peggy’e sahip çıkmayacaktın, öyle bir eyleme kalkışmayacaktın. O nasıl muhafızlık? Fırsatçılık yapmayacaktın! 

Gerçek fedakârlık ondan uzak durmak olacaktı. Ferda üzerine kurduğun fanteziler apaçık bir fiyaskoyla sonuçlandı ama senin fiyakan bozulmadı. Ne oldu fellik-fellik arayışların? Fenikmelerin ne içindi? Senin gibilere hem kel hem fodul derler. Belki Fransuva yüklenecekti senin yüklenmekten kaçındığın yükü! Hem de belki son nefesine kadar hiç sızlanmadan taşıyacaktı o yükü! Ama hayır! Sen feveran ettin, fesatlık yolunu seçtin adamın yolunu kestin. Sonra da kafasına sıktın zavallı Peggy’nin. Ve bu facia karşısında güya gözyaşlarına bulanıyorsun biz inanalım diye, evet ağlayışın bile sahte. Ağlayışın fasarya, hani feryat hani figan? Gözlerinde bir iki damla yaş! Hepsi bu!

- Bir dakika, demişti, Öteki. Az bir soluklan.. beni neyle suçluyorsun? Hayır, yani çok istemiyor idiysen filme gelmeyi, istemediğini söylerdin olur biterdi, suçlanacak biri varsa  o ben değilim, sensin. 

- Ben seni suçlamıyorum, dedim. 

- Peki, senle kurulan tümcelerin muhatabı kim? dedi. 

- Elbette sen olmadığını biliyorsun, dedim. 

- Peki, kim? dedi. 

- Sen olmadığın açık, dedim. Filmin senaristinden yönetmenine kadar ve oyunculara ve hatta filmin yapımında bulunan ne kadar insan varsa, sette çalışanından çöp taşıyanına kadar hepsini suçluyorum. Bu suçlamada sen yoksun ve hatta bu suçlamada Fransuva’yı bile es geçebilirim, ‘sen’ sözcüğüne gelince konuşma fehvasınca sen denilmiştir. 

- Öyle olsun, dedi Öteki ve devam etti, Fakat f ile başlayan sözcükler kullanmak için gösterdiğin azami dikkatin nedenini öğrenebilir miyim? Kendini niye bu kadar kasıyorsun? 

Şaşırmadım desem yalan olur. Ne diyordu Öteki? 

- Ne fikri sabit adamsın yav! diyebildim zaman kazanmak için böyle yapıyordum. 

- İşte dedi, Yine içinde ‘f’ ile başlayan bir sözcüğün olduğu bir tümce. Ve sorumun karşılığı olduğunda kuşkuluyum. 

- Niye karşılığı olmasın, dedim, Senin fikri sabitelerin benim hakkımda bir takım yargıları dillendirmenin nedeni değil mi? 

- Peki bay fikri muhayyer, benim hangi fikri sabitemdir ki senin her tümcede f ile başlayan bir sözcük kullandığını buluyor?

- Öyle bir şey yaptığım yok. Yani söz, konuşma işte her ne ise o, ‘f’ ile başlayan sözcüğü gerektiriyordur onun için kullanıyorumdur. Senin fikri sabiten benim bunları sözün fehvasınca değil zoraki yaptığım.

- Feci durumdasın, dedi.

- Niçin?, dedim.

- Konuşman çok formel, dedi.

- Şimdi de sen hemen her tümcende f ile başlayan bir sözcük kullanıyorsun! dedim.

- Demek fark ettin, dedi.

- Fark edilmeyecek gibi mi? dedim.

- Bir faytona binip gitsek mi? dedi.

- Niçin sözü değiştiriyorsun?, dedim. Hem fayton da nereden çıktı, salt f ile başlayan bir sözcük kullanman ne kadar anlamasız.. fayton burada sözün fehvasında olmamıştır. Kasan sensin!

- Şimdi önümüzde geçen faytonu görmedin mi? Canım çekti, dedi.

- Bu havada felç oluruz, dedim.

- Hatıralarımız için azıcık fedakârlık yapmış oluruz çok mu? dedi.

- Bu fettanlığın altında bir şeyler var, dedim.

- Fettanın anlamını biliyor musun? dedi.

- Biliyorum, dedim.

- Neymiş?, dedi.

- Gönül ayartıcı, fitneci, fesatlık, dedim.

- Sen gönül ayartıcı anlamında kullandım dersin şimdi! dedi.

- Zaten öyle, dedim.

- Filhakika öyle! Dilersen bu muhabbeti burada keselim, ben yoruldum, dedi. Ve sustuk. 

Oysa Peggy’nin öldürülmesi üzerine konuşmalıydık. Ben onun katli hakkında konuşmak istiyordum. Çünkü beni ne denli derinden yaraladığını biliyordum. Yarama merhem olacak biri varsa Öteki idi. Ve fakat o da kullandığım sözcüklere takılıp kaldı ve çekip gitti pofur pofur sigaraya gömüldü. Bir felaketin içine doğru sürüklendiğimi görmedi. Görmek istemedi. Yahut göremedi. Kuvvetle muhtemel göremedi. Ben de fazla bir şey demedim. 

Hem konuşursam Füsun’u öğrenecekti. Şimdilik öğrenmesini istemiyordum. Bunda –bu istemeyişte- Fransuva’nın varlığının rolü olduğunu düşünmek apaçık bana iftira etmektir. Ben günlerce uyuyamadım Peggy’nin öldürülmesinden ötürü. Düşünün bir gerçek olmayan bir karakterin, kişinin öldürülmesi bile beni böyle yaralamışsa gerçek bir kişinin gözlerimin önünde öldürülmesi nasıl canımı yakmamıştır, diye düşünülür, içinden geçirir insan? Bu insafsızlık değil mi? Hiçbir feraset sahibi bu savda bulunamaz. Bundan men ederim sizi. Böyle bir fitne ateşi sizi de yakar salt beni yakmakla kalmaz ki? 

Bunu, fehmedecek kapasitede olduğunuz yargısıyla yapıyorum. Tamam, belki mavi kelebekleri takip edip toplu mezarlar bulmak için hamle yapmış değilim, ama insaf! Tanıklıktan korkup kaçmış mıyım? Evet, tanıklığını bile inkâr edenler yok mu? Kulağının üstüne yatanı hiç duymadınız mı? Görmezden gelenler, duymadım diyenler yok mu? Ben öyle mi yaptım? Öyle mi yapıyorum? İki de bir ölümler karşısında duyarsızlık gösterdiğim savıyla dikilmeyin karşıma. Ben zaten perişanım! Beni daha da perişan yapınca elinize ne geçecek? 

Ben mavi kelebekleri takip etmediysem hiç mavi kelebeğe rastlamayışımdandır. Görüp de sırtını dönen biri olmazdım görseydim mavi kelebekleri ve bilseydim toplu mezar bulucu bir tür radar olduklarını aklımın ucundan bile geçirmezdim, görmezden gelme düşüncesini. Sırtımı hiçbir dem dönmezdim onlara, dönemezdim. Gece gündüz, sabah akşam, sıcakta soğukta, açlıkta ve toklukta peşlerini bir an bile bırakmazdım. Yine de adımın merhamet dilenciliğine çıkmasını istemem! Hayır, hayır bin kere hayır, merhamet dilenecek değilim!

Atalay Kitabevini geçtim. Duruyorum. Yolun ortasında duruyorum. Gelip geçenler, yurttaşlarım, dindaşlarım, hemşerilerim, yaşıtlarım, büyüklerim, küçüklerim kimi atkısını düzeltiyor, kimi paltosunun dik yakasını daha bir dikleştirmeye çalışıyor, kimi papağını ensesinin bitimine, hatta sırtına kadar uzatma gayretinde, kimi kaymamak için adımlarını dikkatle atıyor, kimi ulu caminin orada olanı görmek için o tarafa doğru koşarak gidiyor. Kimi hiçbir şeyden habersiz gitmek istediği yere doğru her günkü gibi hareket içinde. 

Ben öylece duruyorum. Yolun ortasında durmuşum ve bir sigara çıkarıyorum, titrek ellerle yakmaya çalışıyorum İbelo m23 çakmağımla –hislon saat, İbelo çakmak bunlar bilenler için mühim şeyler- bir türlü yakamıyorum. Elimden düşüyor sigara. Karşı kaldırıma bakıyorum. Tanıdık, aşina bir yer, bir yüz görmek için. Aşina bir şey, bir tanıdık ki tutunayım ona, onlara tutunayım ve düşmeyeyim yere, soğuk karlar üzerine şimdi düşen sigaram gibi yahut biraz önce, birkaç dakika önce düşen -bıyıkları yerçekimine karşı koyamayan iri yarı, dalyan gibi genç delikanlı- Mahmut gibi. 

İçimde bir his düşeceğimi, boylu boyunca yere serileceğimi söylüyor. İnanmıyorum. İnanmak istemiyorum. Düşersem bir daha kalkamayacağıma hükmediyorum. Tıpkı vücuduna kurşunlar saplanan Mahmut gibi, önce havalanıp sonra yere düşeceğim ve bir daha kalkamayacağım gibi bir his, bir düşünce dolaşıp duruyor içimde. İçimi tümden kapladı kaplayacak flu olmayan bir düşünce bu. Yalnızlıktan ötürü oluyor bütün bunlar. Yalnızlıktan ve zamanında orada olamayacağım kaygısından. Ve belki Mahmut’un yüzünde gördüğüm çaresizliğin, korkunun, merhamet dilenen bakışların, suskunluğun doğurduğu bir şeydir, bilmiyorum. Bilemiyor değil, bilmiyorum. Bilemiyor dendiğinde bilme ihtimali kendini duyururken, bilmiyorum da böyle bir ihtimal yok. Bilmiyorum ve bu bilgisizlik hiç de kahretmiyor beni. Ve hatta bu bilgisizliğe seviniyorum. 

Karşı kaldırımda Kümbete takılıyor gözlerim. Arı Sinemasından Güneş Sinemasına –Güneş Sinemasından sonra da Doğu Sineması gelir- doğru yürürken Arı Sinemasını birkaç dükkân geçilince Kümbet çıkar karşınıza. Ve kümbetin hemen yanında Foto Çoruh. Aşina bir levha. Tanıdık bir yüz Foto Çoruh. Fotoğrafçının tam karşısında duruyorum. Yüzüm ona dönük. Gelip geçenler beni hiç görmüyor olmalılar. Görmediklerini şuradan biliyor, anlıyorum ki çarpıyorlar bana. Kaldırımın tam ortasında duruyor olmalıyım. Kaldırımın ucuna kadar yürüyorum. İnsanlar çarpmasın diye bir ağacın hemen yanında duruyorum. 

Bu kaldırımda yürüyenler kaldırımı tanıyorlardır, ağaçlar, trafik levhaları nerededir, nerede duruyorlar biliyorlardır ve bu bilgilerine güvenerek de başlarını kaldırmadan yürürler ve çarpmazlar. Arada bir dalgınlığa gelip karşıdan gelene yahut yanından geçene çarpılsa da üzerinde durulmaz. Çarpılmaktan kurtuluyorum. Foto Çoruh’a bakıyorum. Camlar buz. Ve fakat dükkânın açık olduğu belli. Soba dumanının soba bacasından gür bir biçimde çıkışı dükkânın açık ve çalışıyor olduğunu imliyor ve ben bu imi tüm boyutlarıyla anlıyorum. Foto Çoruh. Demek ki, demiştim ilk gördüğümde, bu adam Çoruh ırmağını biliyor. Ben de biliyorum. Hayır, Çoruh’u Füsun'dan öğrenmiş değilim. Daha ilkokuldan mezun olurken öğrenmiştim. Derslerden birinde de değil. Dedemden öğrenmiştim. 

"Azgın mı azgın bir deredir Çoruh", demişti dedem. İlk zamanlar dedemin dere tabirini kullanmışsam da sonradan Çoruh’un dere değil ırmak olduğunu öğrenmiş ve azgın ırmağa bir daha dere dememiştim. Dedem azgın dereden -dedem Çoruh’un ırmak olduğunu kabullenmediği ve her zaman dere sözcüğünü kullandığı için burada, dedemin geçtiği bir tümcede dere sözcüğünü kullanmamız gerektiğine her feraset sahibi insan hak verecektir- atı ile birlikte –atı beyazmış ve dört ayağı da sekili imiş, dört ayağı sekili at daha değerliydi dedem için ve bir atı değerli yapanın ayaklarının sekiliği olduğunu savlardı, gerçi bir başkası için ve daha nice başkaları için, örneğin faytoncu Ramiz amca için tek ayağı sekili at daha kıymetliydi- dereden –ilkbaharın başlangıçlarında- geçerken atını azgın sulara kaptırmış. 

Bu olayı her bahar anlatırdı dedem ve ağlardı. Sanki ilk kez anlatıyormuş gibiydi. Sanırım unutuyordu anlattığını ve bahar gelince de anıları canlanıyordu ve anlatmak için de birilerini arayıp buluyordu. Bu genelde ev halkı olurdu. Soylu bir atın sahibinin peşinden Çoruh’un azgın sularına kendini bıraktığını da anlatırdı. Foto Çoruh. Madem ikimizde Çoruh’u biliyoruz –dükkân sahibi için demiştim bunu- öyleyse yabancı sayılmaz, diyerek dükkândan içeri girmiştim. 

İlkokul diploması için vesikalık –önlüklü- fotoğraf isteniyordu. Babama söylemiştim, Babam da "Git bul bir fotoğrafçı çektir, Eşşek kadar oldun, elinden tutup fotoğrafçıya mı götüreyim, ben senin yaşında on kişilik ev geçindiriyordum", dedi. Ev bakmanın hele de on kişilik bir ev bakmanın ne anlama geldiğini bilmesem de –halen bildiğim söylenemez- önemli bir şey olduğunu fotoğraf çektirmenin hiç ama hiç önemli bir şey olmadığını –ev geçindirme yanında- fehmetmiştim. 

"Tanıdık bir fotoğrafçı bul çektir fotoğrafını", diye ihtar etmişti. Burada ihtar yerine ikaz sözcüğünü arayanlar, ikaz sözcüğünün olması gerektiğini düşünenler koca bir yanlışın içindedirler. Ve bu yanlışlığın da ayrımında değillerdir. İhtar sadece uyarıyı, tembihi içermiyor aynı zamanda ve en başta anımsatma gelir ihtar sözcüğünde, oysa ikaz daha çok uyarıdır, hatta ikazda en başat olan uyarıdır ve hatırlatma yoktur. Babam "Tanıdık bir fotoğrafçı bul çektir", ihtarını yaparken “Yabancılarla içli dışlı olma” ikazını hatırlatıyordu. Ki öyledir, bakın ikazını ihtar ediyor, ikisi aynı anlamda olsa böyle bir tümce kurulur mu? İkazını ihtar ediyor demek, uyarıyı hatırlatıyor demek oluyor. 

Şimdi anlaşıldı mı niye, tanıdık bir fotoğrafçı bul çektir fotoğrafını, diye ihtar etmişti, tümcesinde ikaz yerine ihtar kullanılmıştır. Bunlar önemli konulardır. Ve bunların –sözcüklerin durumları- önemli olduğunun söylenmesi, savında bulunulması bir tür fetişist eğilim olarak görülmesi basit bir fırıldakçı yaklaşımdır. Böyle bir şeye kalkışmak, tevessül etmek zavallılıktır. Ve evet fesatlıktır. Fimabad bu konuda daha bir hassas olunmalıdır. 

Bir daha aşk ile yineleyelim ki, babam beni uyarmıyor, bana yabancılarla haşir-neşir olmama ikazını ihtar ediyor. Foto Çoruh yabancı olamazdı. Eğer bu fotoğrafçı yabancı olsaydı hiçbir fotoğrafçı tanıdık olamazdı ve ben de tanıdık olmayan bir fotoğrafçıya fotoğraf çektirmeyecektim, fotoğraf çektirmeyince diploma alamayacaktım. Daha doğrusu zamanında alamayacaktım. Gidip bir tanıdığa – örneğin Öteki’ne yahut Musa’ya yahut mahalleden başka birine- tanıdığı fotoğrafçı olup olmadığını soracaktım onunla birlikte tanıdığı fotoğrafçıya gidecek –belki o tanıdığın tanıdığı fotoğrafçı foto Çoruh’un hemen yanındaki foto Görçek veya iki dükkân aşağısındaki Foto Özlem olacaktı- ve istenen vesikalık fotoğrafı çektirecek okula verecektim. Belki hiç kimsenin tanıdık fotoğrafçısı olmayacaktı bu kere yine babama gidecektim. Eğer bir yıl önce –ilkokul dördüncü sınıf- dedem ölmemiş olsaydı ona giderdim. Dedemin tanımadığı esnaf yoktu desem abartmış olmam. Her iş kolundan biriyle edip nedip ahbap olmalısın Sacit, çok işine yarar! Demişti bir keresinde. Demek ki o yaşasaydı doğrudan ona giderdim. Fakat Foto Çoruh yabancı olamazdı ikimiz de Çoruh’u biliyorduk.

Fotoğrafçı minyon tipli biriydi. Ben dükkândan içeri girince o masanın başında bir masa lambasının ışığında bir kutuya eğilmiş çalışıyordu başını kaldırdı gözlüklerinin üzerinden bana baktı. Gözlüklü oluşu da yabancı olmadığına tanıklık ediyordu. Hani olur da babam, "Niçin yabancı birine gittin?", dese, "Yabancı değildi ki Çoruh’u biliyordu ve hem gözlüklüydü, yakın gözlüğü vardı", derdim. 

Allah sizi inandırsın gözlüklü olduğunu görünce daha bir rahatlamıştım. Gözlüklerinin üzerinden bakınca uzağı değil de yakını görmede bir problemi olduğunu hemen anlamıştım. Bu denli feraset sahibiyimdir. Benim gözlüğüm, uzak yakın görme problemim yoktu o sıralarda, çok sonraları belki sekiz yıl –belki değil lise ikinci sınıftan itibaren gözlüğüm olacaktı- sonra ortaya çıkacaktır yakını görme problemi ama daha şimdiden Musa da vardı, yakını göremiyordu, yani net göremiyordu. Musa da gözlüklüydü –ki Musa komşumuzdur, ekmeğimizi bölüşür, çay içerdik- ve işte tanışıklık için bir işaret de buydu. 

Fotoğrafçı kesinlikle yabancı değildi. Çıtı-pıtı desem olmaz, etli-butlu desem hiç olmaz. Böyle mütereddit –bu sözcük, yani mütereddit sözcüğü en bayıldığım, en çarpıldığım, en takıldığım, en hayran olduğum, en feyz aldığım, en fasih bulduğum, en fiyakalı gördüğüm, en frapan bildiğim, en falsosuz, en favorim olan, en ferah bir sözcüktür ve elbet Füsun’dan, yani Füsun sözcüğünden sonra diye belirtmeme gerek yok ve elbet bu sözcüğü öğrendiğim kişinin de Füsun olduğunu belirtmeme gerek yoktur sanırım. Bu sözcük Füsun’un ağzından döküldüğünde bambaşka âlemlere götürmüştü beni- oluşum aklınıza kötü şeyler getirmesin. Aslında hemen her işimde, ama her işimde oldukça kararlı bir tutumum vardır. Ancak kesinliğin kendisinden emin olamıyorum. Filhakika bu halet-i ruhiye istemesem de, hatta kendimi paralasam da beni mütereddit kılıyor ve ister istemez bu bağlamda Musa’ya yaklaştırıyor. 

Fotoğrafçı çok çok iyi bir insandı. Güler yüzlüydü. Yaşıma karşın -daha on iki yaşlarındaydım- beni bir büyük gibi muhatap alışı hoşuma gitmişti açıkçası. İşinin de ehliydi ha! Baştan savma bir iş yapmamıştır. Gerçi bilerek mi –günahını alamam- bilmeyerek mi, yani elinde olmayarak mı yellenmişti bir şey diyemem. Sık sık yelleniyordu ve bu sık yellenmeden ötürü herhangi bir rahatsızlık da duymuyordu. İşinin ehli oluşu ve güler yüzü sayesinde fimabad Foto Çoruh benim ve çevremin fotoğrafçısı olup çıkmıştı. 

Şimdilerde arada sırada çayını içmeye giderim. Sever beni. Kendisine dünya kadar müşteri götürdüğüm için değil bu sevgi, adamın içinde var. Şunu da açık yüreklilikle söyleyeyim ki Füsun’a o fotoğrafçıdan hiç bahsetmedim. Hani ne diye bahsedeceksin, diye sorulabilir, arada sırada fotoğraf konuları açılırdı, iyi bildiğin bir fotoğrafçı var mı? Türünden soruları duyardık, şu yellenme konusundan ötürü hiç adını anmadım. 

Bir sigara daha çıkarıyorum. Düşürmemek için elimden gelen çabayı gösteriyorum. Zorlukla yakıyorum sigaramı. Hava koşullarından ötürü değil bu zorluk. Tanık olduğum olayın bende meydana getirdiği fiziksel durumdan kaynaklandığı kesin. Zaman zaman ellerim aşırı derecede titriyor. Dizlerim de öyle. Ve yutkunmakta güçlük çektiğimi de söylemeliyim, zorluk çekiyorum, gözlerime dolan yaşlardan görüşümün netliğini yitiriyorum. Bir gören olsa, yani bir tanıdık rastlasa ve "Hayırdır arkadaş ağlıyor musun?" dese, "Hayır", derim. "Sigara dumanı. Rüzgâr olanca dumanı gözlerime savurdu." O arkadaş da, "İyi de birader sen de fosur-fosur içme şu sigarayı, hele de böyle bir havada içmek zorunda mısın?" diye yanıtlardı beni. Başımı sallardım. Kimse gelmedi. Gelip geçen ve çarpanlar arasından bir tek tanıdık olmadı. 

Güç toplamaya çalışıyorum. Dadaş Sinemasına bir şey kalmadı. Saatin olduğu kolumu kaldırmaya güç yetiremiyorum. "Dede orda mıdır?" diye soruyorum kendime ve bilmiyorum, diyorum kendime. Soruyu soran ben yanıtlayan bana dil çıkarıyor, gözlerini belertiyor, biraz daha tutmasa kendini pata-küte yumruklarını konuşturacak. O halini görüyorum. Kendime acıyorum! Acımaktan utanmıyorum. Keşke acımayı bilseydi herkes, tümcesi aklıma düşüyor, fısıltıyla o tümceyi söylüyorum. Acımayı bilmediğimiz için değil mi bütün bu cana kıymalar? Bu haksızlıklar!  Acımayı merhameti bilmeyişimiz değil mi bizi böyle zalimleştiren, canileştiren? Soruyu soran bana acıyorum! "Bana acıma!" diyor. Hüzünleniyorum. "Takılma şu arabesk tavırlara" diyorum sevecen ve müşfik bir sesle. Gözlerini karartıyor, kaşlarını yıkıyor. Öfkeden yanaklarını şişiriyor. Biraz daha üstelesem saldıracak. 

Boşveriyorum. Acıdığımı söylemiyorum, yinelemiyorum bir daha ve fısıldayarak –yanıt veren ben fısıldıyor- "Sana acıyorum!" diyorum. Güç toplar toplamaz yola koyulacağım. Fersiz dizlerim fere ulaşınca yürüyeceğim elbet. Fevç-fevç üzerime gelen insanlara karşı yürüyeceğim. Çarpmadan yürüyeceğim. Filhakika burada böyle duramam. Gerçi dershanenin dağılmasına daha var. En az bir saat var, belki bir saatten biraz daha az. Bunu saate bakmadan da söyleyebilirim. En son bir otuzdu. 
Not alan polise sormuştum. O demişti. Hadi olsun bir kırk demek ki elli dakikam var. Elli dakikaya Aliravi caddesinin ta başına kadar yürür, emek apartmanının önüne kadar varır, dinleniyormuş gibi yapar tekrar dönerim ve daha da zamanım kalır. Eninde sonunda durulacağım. Bu kesin. Yani eninde sonunda böyle olmaz mı? 

Tamam, tanık olduğum olay öyle geçiştirilecek bir şey değil ve gittikçe ağırlaşıyor ama yine de hafifleyecek ve ben dedeyi bıraktığım yere zamanından evvel varacağım. Dede oradaysa bir şekilde yollayacağım. Belki binadan içeri girip asansörün kapısında bekleyeceğim. Muhayyel Füsun ile hoşsohbet vakit geçireceğim. "Ne olur böyle mütereddit olma", diyeceğim. "Tereddüt benim otağıma, ocağıma, obama, çadırıma varamaz", diyecek belki. Belki şefkatle uzatacak elini yanaklarımdan akan yaşları silecek çantasından çıkaracağı işlemeli mendiliyle. Neyse ki kâğıt mendil henüz icat edilmemiş. Kâğıt mendile kokusu sinmez insanın, yanlış mı biliyorum? Oysa kumaş mendile sahibinin kokusu ister istemez siner. Ve ben yanaklarımı silmek için uzatılan mendili koklarım doya doya. Niçin bu denli hüzünlendiğimi, niçin böyle virane olduğumu, niçin böyle bitkin, ölgün, yılgın olduğumu sorar ve ben daha bir şey demeden anlar olan biteni. "Vah zavallı çocuk", der –hani ben sevgilim demesini isterim istemesine ama o kadar uzun boylu olmadığını biliyorum, sınırları bilmek, hadde uymak fazilettir- vah zavallım.. demek gözlerinin önünde oldu? Demek dağ gibi bir delikanlıyı, anasının doyamadığı, yârinin saramadığı gencecik canı hiç acımdan serdiler yere.. ve senin gözlerinin önünde. Ve demek aynını birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay sonra bir daha yaşayacaksın! diyecek ve ben orada kendimi bırakacağım. Haykırarak ağlayacağım. Füsun’un dizlerine kapanıp hüngür hüngür ağlayacağım. 

Gücümü toplamalıyım. Taş kesen ayaklarıma sözümü geçirebilmeliyim. Eğer sinemanın önüne varırsam ve eğer dede hala oradaysa onunla yarenlik ederek yeniden toplarım gücümü. Böylece Füsun’u görmem kolaylaşır. Hem gözlerimde yaşlar olmayacağı için net görebilirim. Duruyorum. Foto Çoruh yazısına mıhlı gözlerim. Dükkânın camlar buz olmasa Şakir amcanın –fotoğrafçının adı Şakir’di- olup olmadığını görürdüm. Belki gider bir çayını içerdim güç toplamak için. Onunla yarenlik ederdim. Arada bir yellense de duymazdan gelirdim her zamanki gibi. Böylece her zamanki gibi utanmasına fırsat vermezdim. Yellendiğini duymadığıma kanaat getirir yüzünde silinen gülümseme yeniden belirirdi. Belki Şakir amca yoktur dükkânda oğlu vardır. Oğlunun mizacı babası gibi mülayim değil. Oldukça sert. Ve babasının olmadığı kadar resmidir. Onunla oturulup öteden beriden konuşamazsın. Yarenlik edemezsin, yanan filmlerin nedenleri üzerinde uslamlama yapamazsın. Hele çay hiç içemezsin. "Burası kahve değil, der gibidir. Madem fotoğraf çektirmeyeceksin işin ne?" der. O yüzden cesaret edip gidemiyorum. Hem karşıdan karşıya geçmeyi de göze alamıyorum. 

Bak bunu itiraf edemeyeceğimi sanıyordunuz değil mi? İtiraf edemeyeceğim hiçbir şey yok! İtiraf edeceğim hiçbir şey utanılacak değil. İnsan neyi itiraf edemez? Yaptığı haksızlıkları, etik olmayan davranışları, çalıp çırpmayı, sadakatsizliği.. ne bileyim işte bunları itiraf edemez. Eğer yapmış ise itiraf edemez. Yapmayan da durup dururken itiraf edemez. Ne yani sadakatsizlik yapmamış biri ne diye kalksın kendisinin sadık olmadığını söylesin? Suç severliğin varlığını biliyorum onun bir hastalık olduğunu biliyorum. İtiraf edeyim ki karşıdan karşıya geçmeye korkuyorum. Çünkü buzlanma olduğu aşikâr. Daha demin iki genç arkadaş –arkadaş oldukları her hallerinden belliydi, o kadar ki kol kola girmişlerdi ve yüzlerindeki tebessüm birbir varlıklarından kaynaklanıyordu- boylu boyunca uzandılar yere. Ayakları havada öylece kala kaldılar. 

Allah'tan trafik yoğun değil. Otuz kırk yıl sonra böyle bir olay olsa şimdi gülerek düştükleri yerden kalkmaya çalışan iki gencin belki cesetleri üzerine gazete yayılacaktı. Evet, otomobiller sadece karşıdan karşıya geçen kedilerin canını almıyor, insanların da canını alıyor. Şimdi belki belki bir fayton denk gelebilirdi ve faytoncu da usta bir manevrayla yolunu değiştirirdi gülerek yapardı bunu. 

Karşıya geçme hevesi duysam da çabucak kırılmıştı. Gençlerin düşüşünden önce kırılmıştı. Şakir amca dükkândan çıkıp dükkânı kilitledi Ve arı sinemasına doğru yürüdü. İhtimal malzeme alacaktır. Toptancı –fotoğraf malzemesi satan toptancı- eski bitpazarının hemen başındaydı ve Şakir amca oraya doğru gidiyordu. Başka bir şey için olamaz diye düşünüyorum. Yavaş yavaş, düşme korkusunu yenerek yüzümü hükümet konağına doğru dönüyorum. 

Atalay Kitabevinin levhasının altını buz kaplamış. O görüntü gayr-i ihtiyari başımı elime götürdü. Sarkıtların ucu epey sivriydi. Dükkâna girerken hiç dikkat etmemişim. Neyse ki kazasız belasız atlatmışız. Hani baştan görmüş olsaydım o en az otuz-kırk santim uzunluğunda ve neredeyse bir kazma sapı kadar kalınlığındaki buz sarkıtlarını dükkâna girer girmez adama ‘Tabeladaki buzlar çok tehlikeli!’ derdim. Belki görmüş olsam içeriye de girmezdim. O saçma sapan konuşmayı da yapmamış olurdum. Bilmiyorum. Belki içeri girer yurttaş olmanın sorumluluklarından söz açardım. Dükkânından içeri giren birinin başına düşme ihtimali yüksek olan bu sivri uçlu buz sarkıtlardan kendisinin sorumlu olduğunu söylerdim. Hemen o sarkıtların düşürülmesi gerektiğini söylerdim. 

Bunları yapardım nihayetinde yurttaşlık sorumluluklarının bilincinde olan biriydim. Adab-ı muaşeret kurallarını bildiğim gibi yurttaşlık sorumluluklarının da bilincinde olan biriydim. Biriyim! Hadi, hadi şimdi söylesinler benim duyarsız olduğumu? Hadi gücü yeten söylesin! Kaç kez böyle uyarılar yapmışımdır azarlanmaları, sille tokat kovulmaları göze alarak kaç kez yapmışımdır. Bana duyarsız diyeceklerin önce kendilerini sığaya çekmesi gerek. Öyle oturulduğu yerden ahkâm kesmek kolay. Bedel ödemeyi göze aldın mı? Bedel ödedin mi? 

Zor bela sigaramı yaktım. Rüzgârın bir anlık duruşundan yararlanarak yaktım sigaramı. Ellerimin titremesi azalmış. Gözlerimde beliren yaş aralığı biraz daha uzamış. Ayaklarımın, dizlerimin titremesi de epey zayıflamış. Artık rahatça yürüyebilirim. Öyle umuyorum ummasına ancak yine de korkuyorum. Düşme korkusunun yanında daha nice korkuların varlığını duyumsadığım bir gerçek. Sanki ben bir adım daha atsam sanki ben bir sokağa açılan yere varsam orada da birileri birine kurşunlar yağdıracak. İşte bunu kaldıramam diyorum kendi kendime. Kaldıramam. Korkuyorum. 

Yalan yok korkuyorum. Ne tabansız biri olduğum söylenecektir, kulaktan kulağa ‘şu Sacit var ya, şu Sacit amma pısırıkmış, amma korkakmış, ama tabansızmış, amma yüreksizmiş, amma ödlekmiş, küçücük bir olayda, mini minnacık bir olumsuzlukta karı gibi elden ayaktan kesilirmiş!” fısıldanacak. Şu ifrit, şu yersiz, şu ahmaklığı ifadede zirve olan ‘karı gibi’ ifadesi yok mu? Ah işte en çok ona sinirlenirdim. Sinirlenirim. Diğer söylenenlerin hepsine tahammül ederdim ve fakat karşı cinsi aşağılayarak bir şeyler söylenmesi yok mu? İşte ona katlanamam. 

Ben nice yürekli kadınlar bilirim ki binlerce erkeği cebinden çıkarır. Hayır, Füsun’dan önce de bilirdim, bilirim. Evet, Füsun da yüreklidir. Tanıklık ederim. Füsun'dan öğrenmediysem de annemden öğrendim ne yiğitler olduğunu kadınların. Evet annemden. Beni çıkarmak için alevlerin içine dalan annemden. Ardiye yanıyordu ardiyedeki odun talaşları alev almıştı ve adım adım çevremi sarıyordu, onca bağırıp çağrışanlar arasında –erkekler de vardı onlar arasında- annemden başkası dalmamıştı alevlerin içine. Ben gerçek yiğitliği kadınlarda gördüm kurtarıldığım o yangından sonra da, önce de. Depreme meydan okuyarak kundaktaki çocuğunu kurtarmak için zangır-zangır titreyen ve birkaç dakika sonra çökecek toprak evlerin içine hiç düşünmeden dalan nice anneler gördüm. 

Tuhaf nedense üşümüyorum. Üşüseydim daha çabuk kendime gelirdim. Nihayetinde kış ayındayız hem de kışın en sert ayı. Ve fakat sanki ben hamamdaymışım, nar gibi bir sobanın yanına kıvrılmış çay içiyormuşum gibi terliyorum. Kar yağışı durdu ve sert bir rüzgâr esmeye başladı. Havanın ne denli soğuk olduğunu etrafımdan gelip geçenlerin tavrını, dükkânlara giren müşterilere dükkân sahiplerinin ‘Kapıyı açık tutma yav tükânı –dikkat isterim dükkânı değil tükânı- buz ettin!” bağırışlarından çıkarmak hiç de zor değil. Ellerine hohlayarak giden birkaç kişi de cabası. Ellerine hohluyorlar çünkü eldivenleri yok. Benim de yok. Ve fakat işte ben hohlama gereksinimi duymuyorum. Çünkü her bir yanımdan ateş fışkırıyor sanki. Hayır, soğuk algınlığı değil. Ateşim çıkmış olsa böyle ter kan içinde olmam da titrerim ki soğuk algınlığı insanda insanı titreten bir ateşe neden olur. Bu kadarcık bir sağlık bilgisini çok görecek biri olur mu, böyle biri çıkar mı? 

Bilemiyorum. Üşümem gerektiği açıktı ve işte ben üşümüyorum. Başımda papağım yok. Dolayısıyla kulaklarımı korumak için enseme kadar indirmiş değilim. Ve kulaklarım sızlamıyor. Bu havada, böyle bir havada kulaklarımın kıpkırmızı kesilip sızlayacağını biliyorum. Ellerimin de sızlaması gerekirdi hani ellerim hep paltomun ceplerinde olsa neyse! Ellerim alev almış gibi. Avuç içlerim yanıyor. Ve yüzümü, yanaklarımı yalayan rüzgâr bir kamçı gibi patlamalı, şaklamalıydı yüzümde. Hayır! Füsun’u görme zamanı yaklaştığı için midir? Pek emin değilim. Hani pek etkisi yok demiyorum. Belki etkisi vardır. Bu hali hepten de tanık olduğum olaya yüklemek istemiyorum. Zamanın yaklaşıyor olmasının da bunda payı vardır. Kesin vardır. Füsun’u görüp kahvehaneye doğru giderken hiç ama hiç üşümediğimi anımsıyorum. Ellerimin, yanaklarımın, kulaklarımın sızladığını kahveye girip çayımdan bir iki yudum aldıktan sonra ayrımsarım ki, bu hali de sıcağın azizliğine yorumlarım. Hani donan organlarımın sıcakta çözülmesinin bir etkisi olarak. Öyle yorumlarım. 

Fakat diğerlerinde –diğer bekleyişlerde- böyle olmadığımı da itiraf edeyim. O bekleyişlerin hiç birinde terlemedim. Bırakın terlemeyi öyle bir emare sezmedim bile. Sezsem hemen önlem almaya kalkışırım. Zira terlemek bana gelmez. Ya terleyince hemen üzerimi çıkarmalıyım ya da günlerce hasta olmayı göze almalıyım, teri üzerimde soğutmayı göze alırsam. Şimdi terliyor gibiyim. Alnımda boncuk-boncuk ter tanelerinin oluştuğunu anlayacak kadar kendimdeyim. Tanık olduğum o olay beni bayağı hırpalamış. Bayağı yaralamış. Bayağı etkilemiş! Bayağı acıtmış canımı. Bu açık! Bu o kadar açık ki başımdan aşağı ağaçtan dökülen karlara karşı ne yapacağımı bilemez haldeyim. 

Rüzgârın azizliği miydi, yoksa muzip birinin eşek şakası mıydı karar veremedim. Öylesi eşek şakalarını yalan yok ben de Öteki de Musa da ve diğer üç arkadaş da yaparız. Diyelim siz bir ağacın altında duruyorsunuz biz o ağacın yanından geçer gibi yaparız ve tam ağacı geçerken birimiz diğerini iter o da düşmemek için yapıyormuş gibi ağaca sarılır ve elbet ağacı sallamayı ihmal etmez. Ağacın dallarına birikmiş kar hem kendisinin hem ağacın dibinde bekleyenin başından aşağı dökülür. Ne desin, mağdur olan ne desin mağdur eden de mağdur, ne desin? Hiç! Kişi düşmemek için ağaca abanmış. Bunun düpedüz bir kandırmaca olduğunu mağdur da bilir. Aynı oyunu kendisi de yapmıştır. Bu yüzden sadece güler. Üzerine düşen karları temizler acele etmeden. 

Ben üzerime düşen karları temizlemek için her hangi bir hamle yapamadım, bırakın hamle yapmayı, hamle yapmayı düşünemedim bile, desem elbet abartı diyenler olacaktır, varsın olsun, hakikat dediğim gibi. Öyle duruyorum. Bunda bir tuhaflık olduğu kesin. Kahrolası karlar sigara ağzımdayken tepeme boca olmasaydı keşke! Sigarama yazık oldu. Nasıl da istiyor canım! Fakat üşeniyorum. Daha üzerimdeki karları bile temizlemedim. Öncelik kar temizliğinde elbette. Karı temizlemeden çıkarıp sigara yaksam –ki yakıp yakamayacağımdan emin değilim- beni izleyen gözlerin fal taşı gibi açılacağına, kınayacaklarına adım gibi eminim! "Bu ne saçmalıktır!" diyecekler. "Bak bak kardan üstü başı sırılsıklam olacak sonra üşütecek, sonra da zatürre olacak fakat bizimkinin umurunda değil!" diyecekler. "Aklını yitirmiş ne olup bittiğinin farkında değil!" diyecekler. "Biri şuna ne halde olduğunu söylese ya!" diyecekler. "Gençlik başa beladır!" diyecekler. Diyecekler, diyecekler. 

Belki de diyorlar ve fakat belki de ben duymuyorum hiç birini. Ne kınayanlar umurumda, ne akıl verenler, ne keskin ve net önerilerde bulunanlar.. Filhakika hiç biri umurumda değil. Niye? Bilmiyorum. Hayır, kulaklarımda hala çınlayıp duran kurşun seslerinden ötürü değil. Evet, halen o kurşun seslerini duyuyorum. Ne tuhaf, demiştim, filmlerdeki gibi ses çıkarmıyormuş tabancalar.. pat.. pat.. pat.. belki biraz daha keskin. Hayır, kulaklarımdan eksilmeyen kurşun seslerinin bu bilişsizlikte, bu umarsızlıkta şuncacık kabahati yok. Olsa niye söylemeyeyim? Elbette söylerdim. Söylemekten, izah etmekten asla kaçınmam, hem en ince detaylarına kadar anlatmayı, açıklamayı severim. Ve fakat mini minnacık bir şey gelmiyor aklıma niçin umurumda olmadığı. Yahut niçin bilemediğimi. 

Dardayım! Evet, dardayım ve hiç beklemediğim kadar bunaldım. Bir çıkış yolu bulmalıyım. Hem de hemen! Gözleri açılmış kedilerin, yuvası bozulmuş kuşların, kulağı kesilmiş köpeklerin, burulmuş boğaların, ipini koparmış tayların saldırısına uğramadan bir çıkış yolu bulmalı buradan ayrılmalıyım. Burada durmak için gelmiş değilim ki. Burada böyle bir ağaç gibi, bir trafik levhası gibi, bir sokak adı, bir cadde adı bildiren yahut geceleri olduğu yeri aydınlatsın için dikilmiş bir elektrik direği değilim ki. 

Kahretsin! Bir daha kendime gelemeyecek miyim? Bir daha adım atamayacak mıyım? Yine de şükür! Buraya kadar geldim. Buraya kadar geldim ama değil mi? Hem ne çok mesafe kat ettim olay mahallinden buraya kadar, azımsanmayacak bir mesafe. Bunu başardığıma göre bundan sonrasını da başarabilirim. Bu kesin! Sadece biraz daha gayret göstermeliyim. Gelip geçenlerin sevincine, neşesine, muzipliğine ortak olmanın yolunu bulmalıyım. Böylece onlara tutunup kendime daha çabuk gelebilir Dadaş Sinemasının önüne, bekleme noktama, bana özel durağa varabilirim. 

Demek ki diyorum, -kendime diyorum- olay sıcağı sıcağınayken insan ne denli etkilendiğini bilemiyor. Kendime dediğim dudak büküyor ve sonra olanca alaycılığını takınıp, azıcık dikkatli olsan, azıcık ferasetli olsan, azıcık gözlemlerine itina etsen bu sonucu kestirebilirdin, diyor. Bu kere ben dudak büküyorum. Belki denilen doğrudur, belki özensiz biriyimdir ve olayların ne denli etkilerinin olabileceğini kestiremiyorumdur. Kim bilir belki biliyorumdur da bilmezlikten geliyorumdur. Bilmezliğe sığınıyorumdur. Öyle işime geliyordur. Bilmiyorum. Kendimle olan bağlantımı kaybettiğimin bilincindeyim sadece. Şimdilik bildiğim bu. Yapmam gerekeni de biliyorum. Gitmek. 

Karları temizliyorum sakince. Sahte bir gülümseme takınarak yüzüme. Karları temizliyorum ve yeni bir sigara çıkarıyorum. Titrek ellerimle bir defada yakıyorum sigarayı. Derin bir nefes çekiyorum. Atalay Kitabevini geçiyorum. Hükümet konağına vardım varmak üzereyim. Gücüm tükeniyor. Zorlukla bir iki adım daha atıyorum. Duruyorum. Hükümet konağına beş on adım var yok. Hadi oraya vardım. Ya oradan sonra? Karşıya nasıl geçeceğim. Buranın trafiği biraz yoğundur. Ana caddeye nazaran nedense öyledir. Sanki bütün motorlu taşıtlar –toplasan tüm kentte elliden fazla motorlu taşıt yoktur- buradan geçmek zorundaymışlar gibi ardı ardına geçerler. Caddenin sonuna kadar da gitmezler. Oralarda bir yerlere park ederler. Yayalar o caddeyi karşıdan karşıya geçmek için gereğinden fazla dikkatli olmalılar. Her an görünmez bir kazanın kurbanı olabilirler. Hele de böyle bir havada. Yerler sulu karla kaplıyken. Sulu karın altı genelde buz olmaz ama yine de güvenilmez ki. Bu su karları buz olmaya adaydırlar. Bir önceki günün adayları çoktan buz olmuşlardır ve güneşin sıcağına karşı olanca güçleriyle direnmişlerdir. Böyle bir ihtimal her zaman vardır. Ve atılacak dikkatsiz bir adım sizi boylu boyunca yere serer. Hem üstünüz başınız da epey bir ıslanır. 

Hadi yalnız kar olsa neyse. Kar sularından silkelenerek kurtulamazsınız. İçinize işler. Düştünüz mü bittiniz. Çabucak eve gitmeli üstünüzü falan değiştirmelisiniz. Ve fakat benim böyle bir imkânım yok. Filvaki yok! Eve gidip tekrar buraya, bu semte, Dadaş Sinemasına gelmem epey bir zaman alır ki bu da görme işini kaçırdığım anlamına gelir. Yok, eğer öylece kalırsam da –yani düşersem, boylu boyunca kar sularına uzanırsam- kesin hasta olurum. Kesin! Buz tutarım. Kırağı değil. Buz tutmak kırağı tutmak gibi değildir. Buz kesilmekle kırağı tutmak arasında çok büyük fark vardır. Bunu göze alamam. Hem o halde, yani sırılsıklam bir halde nasıl karşısına çıkarım ki Füsun’un. Bu kere uzaktan bakıp, görüp dönmemeye kararlıyım. Dershane dağıldığında birer ikişer öğrenciler çıktığında ben de onlara doğru yürüyeceğim. Sinemaya gidiyormuş gibi yapacağım ve Füsun’un karşısına çıkacağım. Yalnızca görmeyeceğim, görüneceğim de. Böyle karar verdim. Böyle karar aldım. Eğer cesaretimi yitirmezsem tabi. 

Cesarete ne denli gereksinimim olduğu anlaşılıyordur ve cesaretimin ne denli yara aldığı da biliniyordur. Olsun! Cumartesiler çuvala girmedi ya! Bu cumartesi olmaz da bir dahaki cumartesi olur. Ve fakat düşersem kar sularına bulanırsam cesaretim de olsa karşısına çıkamam ki. Çok komik duruma düşerim. Hiç yakışık almaz. Gücümü toplamalıyım biraz daha. Biraz daha burada bu kuytu yerde –hükümet konağıyla bitişiğindeki binanın arasındayım- beklemeli, sigaramı içerek daha bir sakinleşmeliyim. Ve sonra da yürümeliyim. Düşmeden karşıya geçtim mi tamamdır. Artık başka bir ara olmayacak. Gerçi küçük bir ara var. Yani sinemanın bulunduğu binayla geldiğim yol arasında bir tür tali yol var. Taş ambarlarına çıkıyor. Ama trafik yok. Ne motorlu ne motorsuz taşıt geçer oradan, yayalar içindir. Hani yine de motorlu taşıtlar hepten geçmez değiller, geçer de binde bir. Ve fakat burası gibi değildir. Güneş almadığı için –bütün gün o sokak güneş almaz nedense- karlar da erimemiştir. Hani düşsem bile kara bulanırım, kalkar üzerimi silkerim ve geçip giderim. Islanmam. Buz kesmem. Bütün sorun buradan karşıya geçmek. Hükümet konağıyla adliye arasını geçtim mi sorun kalmamıştır. İçim rahat yürürüm. 

Bir tür kurnazlık mı bu? Yahut bir tür saflık? Kendimi aldatmak için bula bula bu kadarını mı bulmuş oldum şimdi. Koz Füsun. Füsun üzerine bir şeyler kursam daha afili bir kurnazlık olmaz mı eğer bir tür kurnazlık ise? Saflık için aklıma bir şey gelmiyor. Belki ihtiyarı gündeme alabiliriz saflık hususunda. Peşimden koşar gibi yapmasını örneğin. Yine de pek alımlı bir örnek değil gibi. Yine de kurnazlık peşinde koşmak daha akılcı geliyor. Daha isabetli bir karar gibi duruyor. Bilemiyorum. Filhakika bilmekten çok, kararsızlık diyelim. Fimabad kararsızlık olsun. Şimdi desem ki ben Füsun’dan önce de severdim ‘f’ ile başlayan sözcükleri dil çıkaracaklar olacaktır. Peki, bu dil çıkarmayı umursar mıyım? Böyle bir beklenti içinde olanın aklına tüküreyim. Bak gerçekten severdim. Falanca derdim, sonra filancalar da görmüşler derdim, çırpınmaların faydasız derdim, tıpkı şuan gibi. 

Kaybettiğim gücümü, yürümek için gereken gücü toparlama girişimlerimin faydasızlığını elbet görüyorum. Elbet farkındayım bunun. Yine de boş boş duramam ya! Boş durursam, zihnimi başıboş bırakırsam nefes almakta bile zorluk çekeceğimin farkındayım. Kalbimin çarpıntısını arttırmaktan başka bir şey kazandırmaz zihnimi yorma ameliyesinden uzak durursam. Evet, kendimi meşgul ederek gücümü toparlayacağımı sanıyorum. 

Öteki burada olsaydı onun omuzuna dayardım başımı. O sızlanmazdı da. Bak ihtiyar da olur! Yok, onun omuzuna başımı koyamam da koluna girerim. Nedeni yok, hayır boyuyla ilgili bir durum değil. Hadi itiraf edeyim ve merakınızı doğmadan katledeyim ihtiyarla Öteki’nin boyu aynı. Yani aynı olmasa da aynı denebilir. Biri diğerinden iki bilemedin üç parmak uzundur, daha fazla değil. Hangisi hangisinden üç parmak uzun, hangisi hangisinden üç parmak kısa onu bilemeyeceğim şuan. Hatta ikisi yan yana gelmeden tahmin bile edemem. Hatta tahmin etmeye kalkışmam, buna kendimi zorlamayacağım. Böylesi daha iyi. Yani kesin bir karar vermemiş olmak daha iyi. Hem hangisi hangisinden uzun hangisi hangisinden kısa çok da önemli değil. Ama bak ihtiyar, Musa’dan kesinlikle uzun. Hem belki yirmi otuz santim belki daha fazla uzundur. İkisi yan yana gelmeden bile bilebilirim. O kadar açık yani. İhtiyar Musa’dan daha uysal hem. Musa’nın aksiliği dillere destandır. Ailesi bile onun aksiliğinden yaka silker. İhtiyar belki Öteki kadar bir aksilik sahibidir. O da hoş görülür. Ama ihtiyarın benim kadar uysal olmadığını da belirtmeliyim. Benim uysallığım da dillere destandır. Belki uysallığım dikkatini çekecektir Füsun’un. Yani öyle umuyorum. Tatlı-sert bir mizacım olduğu da doğrudur. Bunu Füsun kaç kez söylemiştir rehberlik dersinde. o kadar fazla söylemiştir ki say say bitmez. Hem kendisini fark etmeden önce de söylemiştir tatlı-sert bir mizacım olduğunu. Rehberlik derslerinde geçmiştir konusu bu mizaçların. Nereden icap etti bilmiyorum, herkes birilerinin mizacını, kişiliğini analiz edecekti ve bunda sınır da yoktu. Yani kaç kişiyi analiz ederseniz edin yeter ki isabetli olsun. Ve siz de cesaret edin. Kalabalık içinde konuşmaya cesaret edemeyenler vardır. Ben değilim. Kaldı ki sınıf başkanıyım. Öğretmensiz derslerde sınıfın iradesi ve idaresi bende ve eğer böyle bir konumda olan siz heyecan gösterseniz tiye alırlar sizi. Sözünüzü dinlemezler. Sap gibi meydanda kalakalırsınız. Hayır, ben hiç heyecanlı değilim ve fakat Füsun’u fark ettikten sonra bira biraz sesim kısılır gibi, ellerim-ayaklarım titrer gibi oluyor bir şeyler derken. 

O – Füsun- sınıfta olmadığında daha rahatım. Daha şen şakrak ve ortama hâkimim. Füsun olunca işler karışıyor. Yine de iyi idare ediyorum. Başkası olsa çoktan ele vermişti. Sacit, demişti Füsun kişilik, mizaç analizinde, "Tatlı-sert bir mizacı var. Ve oldukça amatör", demişti. Anlamamıştım. Hala da anladığımı söyleyemem. Neyin amatörüydüm? Davranışların mı? İnsan insana ilişkilerde mi? Öğrenciliğin gereklerinde mi? Sınıf başkanlığı yöneticiliğinde mi? Hem o amatör sözcüğüne ne gerek vardı? Füsun zaman zaman böyle tuhaflıklar yapıyordu. Yani o zamanlar –henüz kendisini fark etmediğim zamanlar- olur olmaz tuhaflıklar yapıyordu. Şükür ki şimdi öylesi durumlar yok. Tuhaflık namına bir tek eylemine şahit olmuyorum artık. Epey büyük bir gelişme bu. 

Biliyorum kimi fesatlar hiçbir değişimin olmadığını savlayacaklar ve güya benimle alay edecekler fakat kendi kıskançlıklarının, kendi hasetliklerinin, kendi fitneliklerinin, kendi fırıldaklıklarının, kendi aptallıklarının kurbanı olduklarını fark etmeden yapacaklar bunu. Biri kendi gerçekliklerini yüzüne vurduğunda anlamayacaklar bile. 

Şimdi, şu an sanki üşümeye başladım gibi. Ne tuhaf biraz önce terliyordum. Sıcaktan terlediğimi bile düşünmedim değil. Ya şimdi? Sağ ayağım uyuştu gibi. Sol ayağım soğuğu duyuyor ve fakat sağ ayağım duymuyor. O yüzden uyuştu diyorum. Belki uyuşmamıştır da sadece üşümüyordur. Yok, yine de uyuşmuş gibi. Sanki hissetmiyor gibiyim. Duyu kaybı türü bir şeyler olması kuvvetle muhtemel. Yere, erimiş vıcık vıcık kara sert sert vuruyorum. Ne yaptığımı merak edenler olmuyor değil. Bir an durup bakıyorlar. Merakları çabuk geçiyor olmalı ki hemen yollarına devam ediyorlar. Belki de aceleleri vardır. Yoksa daha uzun bir süre bakıp ne yaptığım hakkında kendi kendilerine uslamlama yapacakları kesin. 

Hani ben olsam öyle yaparım. Yani o çıkarımın kaynağı benim. Bu da yanlış bir şey. Bak nasıl da yanlış olanı hiç çekinmeden itiraf ediyorum. Yanlışa yanlış demeyerek sahip çıkmam ki! Çıkanlar varsa da –ki var- ben çıkmam. Başkalarının bir şeyi yapması –yapılmaması gereken bir şeyi yapması- benim yapmama gerekçe olamaz. Valla ben böyle düşünüyorum. Hani olur ki ‘Adam kendine övgüler dizmek için fırsatlar yaratıyor!’ gibi bir düşünce birilerini gıdıklayabilir. Ama gıdıklandıklarıyla kalacaklarını peşin peşin belirteyim. Kendini, insan kendini niçin över ki, niçin böyle bir gereksinim duyar ki? 

Bence övgü beklentisi kendinde varlığını bildiği eksikliklerin üstünü örtmekten kaynaklanıyordur. Gelecekte moda olacak ‘kendiyle barışık’ deyiminin tam yeri burası ha! Kişi kendiyle barışık değilse övgü ister, derim otuz kırk yıl sonra! Bunu gelecekte not defterime kaydetmeliyim. Gelecekte de şimdiki gibi bir not defterim olacağına inanıyorum. Nihayetinde söz avcısı değil miyim? Öyleyim! Bu avdan vazgeçmem için bir neden var mı? Yok! Öyle ise elbet not defterim olacak. Veya benzeri. 

Tabi tıpkı bugün ki gibi o vakitlerde de yanıma almazlık etmezsem yazarım o tümceyi. Biraz daha.. biraz daha.. olacak! Olacağına inanıyorum. Aksinin olacağını kabul etmiyorum. Bunca zaman beklememin karşılığı bu olamaz. Olmamalı! Olmayacak da! İşte böyle de kati konuşmayı severim. Fimabad hep böyle konuşacağım. Artık ‘gibi’lere dünyamda yer yok! Bu böyle bilinsin isterim! 

Farkındayım 4. Murat vari bir çıkış oldu ama böylesi çıkışlar da gerekiyor hani! Bıktım ‘gibi’lerden! Allah sizi inandırsın bıktım. Bıkmakla beraber onun –gibi’nin- yakamı bırakacağını da sanmıyorum. Çünkü zaman zaman gibi’ler üzerine karar vermişliğim -hem de kesinliğin en koyusundan, en şiddetlisinden-  çok olmuştur. Buna karşın –bu kararlarıma karşın- gibi hep burnunu uzatmıştır. Hep bir yerlerden çıkıp gelmiştir. Hem en olmayacak yerlerde yapmıştır bunu. Sağa mı dönsem, sola mı dönsem, sağa dönsem gibi, derim.. ve hem sağı hem solu kaçırırım. İşin yoksa bir daha geri dön. Hoş boşuna demiyorlar en kötü şey kararsızlıktır, diye. 

"Gibi kararsızlığın zirvesi. Ve fakat kesinliğin kendisi kuşkulu," dememiş miydim? Demiştim. Acaba kesinliğin kendisi kuşkulu gibi değil mi? Lanet olasıca gibi yine çıktı görüldüğü gibi. Her ne halt ise. Biraz daha burada güç toplamak için bekleyeceğim açık. İçim rahat. Zamanım var. Evet var. Hatta geri dönüp birkaç metre geride bıraktığım Atalay Kitabevine mi gitsem? 

Tabeladaki buzları görmezden gelsem. Görmemişim gibi yapsam. Sonra dalıversem içeri. Sanki yeni gelmişim gibi, sanki ilk kez uğruyormuşum gibi yapsam ve gayet ciddi bir sesle “Osman Ekiz’ in ‘Çevirilerdeki Fahiş Hataların Sosyokültürel Temelleri Üzerine Almaşık Bir Görüş’ adlı yapıtı var mı?” desem. Bu kere kesin söver kitapçı. Söver çünkü 'yapıt' dedim. Yapıt sözcüğüne karşı alerjisi var. Ben de düzeltirim. "Eser" derim. "Yok!" der. Bu kere ben yine aynı sesle ve aynı ciddiyetle “Mahmut Karaman’ın Umursamazlığın Ontolojik Kozmografyası’ var mı?" derim. "Yok!" der. Bugün günümdeyim nasılsa, "Peki", derim, "Peki Seçkin Deniz'in ‘Söylemlerin Ardışık Kurgulanmasında Ussal Yanılgılar’ı var mı?" "Yok!" der. 

Bu sorduğum yapıtların hiç biri için ‘Bir iki gün önce vardı, tükendi, siparişini verdim, haftaya gelir!’ demeyeceğini biliyorum. Aklında tartıp duracak bu söylenen yapıtları ve yazarları. Aklı almayacak. Dudak bükecek, burun kıvıracak, orasını kaşıyacak, şöyle bir pantolonunu silkeleyecek, sıkışmış yerlerini sıkışıklıktan kurtaracak, yüzüme dik dik bakacak, sonra yeniden dalacak. Dünyaya dönmesi için biraz vakit vermeliyim, diye geçireceğim, içimden gülmemi zorlukla engellerken. Patlamak üzereyim ve fakat tutmalıyım kendini. Yoksa sobanın şişiyle kovalar beni ta Dadaş Sinemasına kadar ve hatta orada da durmaz kafamı kırmanın yollarını arar. Öyle ise gülmemi engellemeliyim. 

Ya gözyaşlarım? Ara ara dökülen gözyaşlarım onda ne çağrıştırır? "Bak gülmekten gözleri pınara dönmüş", demez mi? Öyle bir düşünce yoklamaz mı? Biraz daha direnmeliyim. Kitapçıya yeniden gidemem! Yakışık almaz. Karşıdan karşıya geçmeyi gözüm bir kesse! Kesmiyor işte! Valla ayaklarım titriyor. Füsun’u görmüş gibiyim. Filvaki Füsun’u görünce de böyle oluyorum. Bir adım atacak takatim kalmıyor. Olsun! Yine de ümitvarım! Evet, vaktinde orada olacağım! 

Biraz biraz düzeldim. Daha bir düzelmeliyim! Ne ihtiyar, ne Füsun bir şey anlamamalı. Gerçi Füsun beni görecek değil. Görünmemeye çalışacağım. Görünmek için delice istek duysam da –isteğin delicesi, akıllıcası nedir aslında bildiğim yok, yani lafın gelişi öyle diyorum, sanırım deliceden kasıt aşırı bir isteme, o olmazsa hiçbir şey olmasın, o olmazsa varsın gök devrilsin üstüme, o olmazsa varsın dağlar tepemden aşağı yuvarlansın, o olmazsa denizler, ırmaklar, dereler kızgın, kaynamış irine dönüşsün ve boca edilsin üstüme, o olmazsa isterse bütün yemişler zakkum kesilsin, bütün.. yani böyle bir şey olmalı ve fakat bu epey aşırı bir istek ve bu tür bir isteğin ancak kitaplarda olacağına inanıyorum, hiç rast gelmedim bu yoğunlukta istek taşıyan birine ve kendimde de böylesini sezmedim- görünmeyeceğim. Hayır, hayır görünmek için erken. 

Muhayyel Füsun’a bile neden sonra göründüm, neden sonra fark etti muhayyel Füsun. Gerçeğinin beni görmesi için, bilmesi için vakit çok, çok daha erken. Her şeyden önce ben hazır değilim. Hazır olmadığımı biliyorum. Yalan yere kendimi niye umutlandırayım ki? Kendi kendimi pohpohlamanın anlamı ne? Nasılsa yapamayacağım! Nasılsa dayanamam. Evet durup görünmeye dayanamam.. eririm. Güneş görmüş kar gibi, hatta ondan daha hızlı eriyip giderim. 

İnsan kendini bilmez mi ya! Bilir elbet ve işte ben de gücümün neye yetip neye yetmeyeceğini biliyorum. Kendime torpil geçecek değilim. Geçsem ne olacak suratıma çarpılmayacak mı? Ben Füsun’un ayak seslerini duyar duymaz ortadan kaybolan, bir köşeye sinen ve oradan izleyen değil miyim? Öyle! Hadi değilim de! Ne değişir? Hiçbir şey!




<<Önceki                                    Sonraki>>


Cemal Çalık, 20.01.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 



Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı