9 Temmuz 2017 Pazar

SA4557/KY59-MLÖZ5: Bu Böyle Olmuştu; Soykırımın Tahrip Edici Sonuçları

Stalin kültü daha geçen yüzyılın ikinci yarısında, hemen onun ölümünden sonra bitirildiğine göre, ölmüş bir tiranın isminin yeniden parlatılmasına neden ihtiyaç duyuluyor? 


Soykırımın Tahrip Edici Sonuçları

Rusya’da Haziranın son günlerinde medyaya düşen anket büyük ilgi uyandırdı. Nisan ayında Rus halkına yapılan anket dünyanın gelmiş geçmiş en büyük beş insanını tespit etmeye yönelikti. Anket sonuçlarına göre Josef Stalin (%38) ile zirvede bulunurken V. Putin ve A. Puşkin onu (%34) ile takip ediyordu. Dördüncü V. Lenin (%32) , beşinci I. Petro (%29) idi. Bu arada 2012 yılında yapılan benzer bir anketin sonuçlarına göre ilk beş kişi aynı kişilerden oluşuyordu. Sadece aldıkları yüzdeler  ve sıraları farklıydı. O zaman da listenin başında Stalin bulunuyordu. 

Anketin yapılma amaçları tartışıladursun, değişmeyen bir gerçek dikkatimizi çekiyor. Stalin kültünün Rusya’da git gide ivme kazandığı ya da kazandırılmaya çalışıldığı gerçeği. Stalin kültü daha geçen yüzyılın ikinci yarısında, hemen onun ölümünden sonra bitirildiğine göre, ölmüş bir tiranın isminin yeniden parlatılmasına neden ihtiyaç duyuluyor? 

Aklama çalışmaları genelde tarihi bir kişiliğin tamamen iyi ya da tamamen kötü olamayacağına, şartların ve davranışların bütünüyle değerlendirilmesi gerektiğine dair söylemlerin etrafında dönüyor. Sadece sürgün yollarında altı milyon insanın öldüğü gerçeği ortada dururken, hangi gerekçe bu katliamları haklı gösterebilir ki? Nasıl olur da gençliğin gerçekleşen katliamlardan haberi olmaz?

16 Haziranda  Rusya’nın Başkanı V.Putin’in Amerikan yönetmen Oliver Stone’a verdiği  röportajda Putin şöyle diyordu: 

“Stalin’in gereksiz ve abartılı bir şekilde şeytanlaştırılmasının Sovyetler Birliğine ve Rusya’ya yapılan saldırıların bir çeşidi olduğunu düşünüyorum. Bunlar, bugünkü Rusya’nın Stalinizm’ın doğum lekelerini üzerinde taşıdığını gösterme gayretleridir. Bu tür lekeleri üzerimizde hepimiz taşıyoruz. Ne olmuş ki?” 

Ne olduğu konusundaysa her gün yeni belgeler ortaya çıkmaya devam ediyor. Ve nedense Stalin’ın toplama kamplarında kazıları gerçekleştiren insanlara ve toplu katliamları belgeleyen dokümanlara ulaşmaya çalışanlara akıl almaz suçlar isnat edilip, yüz kızartıcı suçları işledikleri gerekçesiyle hapse atılıyor.

“Bu Böyle Olmuştu” kitabına dönelim:

“Yalnızca etnik kökenlerinden dolayı, Hemşinliler hariç, toplam 11 millet toplu sürgüne gönderildi. Aralarında Koreliler, Kürtler, Almanlar, Karaçaylar, Kalmıklar, Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Kırım Tatarları, Yunanlar ve Ahıska Türkleri bulunuyordu. Diğer halklarsa başka şekillerde suçlanarak kısmen etkilendi. Onların insanlık ve Sovyetler tarihinde kalması, tümüyle sürülen yerli halkların ise SSCB’nin haritasından tamamıyla silinmesi öngörülüyordu. 

Bu halkların ismi Sovyet halklarının listesinden çıkarılmakla kalmıyor, onları herhangi bir yerde zikretmek bile yasaklanıyordu. İnsanlar için fiziki ve manevi olarak öyle yaşam şartları oluşturuldu ki bu şartlar planlı ve kaçınılmaz olarak bu halkların yok oluşunu beraberinde getirecekti. 

Bu halklara karşı devamlı ve sistematik olarak tecrit politikası uygulandı. Ana dilinde konuşmak, daha da önemlisi yazmak yasaktı. Yazılı olan her şey tedavülden kaldırılıyordu. Aynı şekilde şarkı söylemek, dans etmek, kendi müziğini yapmak ve milli kıyafetleri giymek de öyle… 

Pasaport alan çocuklara şiddetle, tehdit ederek, uyruklarını değiştirmeleri öneriliyordu. Çocuklar kendi milletlerinden başka, “iyi” bir millet seçmeye zorlanıyordu. Bu milletleri başka milletlerin yığında eritme, silme, herhangi bir şekilde yok etme hedefi konuldu ve bu alanda bir miktar başarı sağlandı. Fiziki olarak hayatta kalabilmek için, vatandaşlık haklarına kavuşmak ve geleceklerini garanti altına alabilmek için, veliler tarafından desteklenen çocuklar uyruğunu değiştiriyordu. 

Sıradaki nüfus sayımı istenen sonuçları veriyordu; istenmeyen halkların sayısı gözle görülür şekilde azalıyordu. Bu yüzden resmi istatistiklerdeki sürülmüş halkların sayısı gerçekle uyuşmuyor. Resmi veriler çeşitli “devlet ve politik gerekçeleri” nedeniyle tecrit edilmiş halkların sayısı büyük ölçüde düşük gösteriyor. 

Gerçeği söylemek gerekirse, masum “sürgün” sözcüğüyle adlandırılan halkların tahliyesi son derece ağır baskılardan başka bir şey değildi.  On iki etnik grup sadece milli kimliğinden dolayı toplu sürgüne gönderildi!  Sen suçlusun, çünkü Kürt’sün. Ahıska Türkü’sün, Balkar’sın, İnguş’sun…  Ve dürüst olalım, bu halklara gerçek bir Soykırım uygulandı. Bu Soykırım manevi olarak günümüzde de devam ediyor. Maalesef…

Sürgüne maruz kalan halklar 1957 yılına kadar özel rejim statüsünde bulunuyorlardı. Özel kontenjan ve özel yerleşimciler olarak adlandırılıyorlardı. İnsanlar en kalifiyesiz, fiziki olarak en ağır işlerde kullanılıyordu. Oluşturulan işçi orduları meşhur faşist toplama kamplarındakilerinden bile daha zor, korkunç ve acımasız şartlarda tutuluyordu. Onlar, yetişkin çalışabilir durumda olan kadınlar ve erkeklerdi. Yalnız kalan çocuklar ve yaşlılar ise açlıktan ölmeye terk ediliyordu. 

İlan edilen zorunlu eğitime rağmen özel yerleşimcilerin çocuklarının eğitimi için özen gösterilmezdi. Okula gidebilen çocuklar, öğretmenler ve diğer öğrenciler tarafından sürekli ayrımcılığa maruz bırakılıyordu. Özel kontenjanındaki gençlik eğitime sadece ya kendi çabasıyla ya da iyi  insanlar yardımlarıyla ulaşabiliyorlardı. Onlara yardım eli uzatan insan sayısı ise çok azdı. Tehcir edilmiş insanlara yardım etmek herkesin cesaret edebileceği bir şey değildi. Zira yardım etmek isteyenler, dışlanmışlara sempati duydukları için güvenliklerini riske atıp, hürriyetlerini kaybetmeyi  göze alıyorlardı. Ayrıca sürülen insanları herhangi bir destekten mahrum bırakmak için iyi eğitim almış profesyonellerin öğretmenlik mesleğini icra etmesi ve önemli pozisyonlara gelmesi özel bir emirle yasaklandı. 

İstemsizce şu soru ortaya çıkıyor, böylesi insanlık dışı şartlarda bu halklar hayatta kalmayı nasıl başardı? Oluşturulan koşullara rağmen ulusal bütünlüğü korumayı nasıl başardılar? Bu soru üzerinde daha fazla düşünmek gerekiyor ama başka milletlerin çok vakıf olmadığı  benzersiz milli felsefe bunda büyük bir rol oynadı. Bu milletlerin felsefesi çalışmayı, eylemsizliği ve öfkeyi yenmeyi emrediyor. 

Örneğin Balkarlar'da, Karaçaylar'da, Kırım Tatarları'nda bu böyledir… Bu arada söylemek gerekir ki tehcir edilen halkların yaşadıkları yere organize olarak getirilen başka milletlerden oluşan gruplar, “özel” bir statü taşımayıp, sadece göçmen olarak adlandırılıyordu. Onlar da kayıt altına alınıyordu ve yeni yerleşim yerlerine alışana kadar gözetim altında tutuluyordu. Hem zorla sürülenler, hem de göçmenler aynı şekilde açlıktan, soğuktan, tifo, sıtma, dizanteri, tetanos gibi hastalıklardan geçerek hayatta kalabiliyordu… 

Rusya, Beyaz Rusya, Ukrayna’dan “kendi isteğiyle” Kırıma, Kafkaslara ve Volga Bölgesine gelen insanların yeni yerleşim yerlerini beğenmedikleri takdirde geri dönmeleri oldukça sıkıntılıydı. Çoğu kişi, özellikle Kırım ve Volga Bölgesinden, tutuklanmayı, suçlanmayı ve cezayı göze alarak geceleri geri kaçıyordu. Geri dönmek imkansızdı ve insanlar  yaşayabilecekleri bir yeri bulduklarında oraya yerleşiyordu. Böylece git gide büyüyen serseri ve evsiz  ordusunun temeli oluşturuldu. Ve onların çiğnenmiş ruhlarının derinliklerinden çıkan o acıklı ve trajik soru: “Sen bana saygı duyuyor musun?”

Gazeteler, “Bütün ülke yerinden oynadı!” başlıkları atarak saçma ve romantik bir coşku içerisinde bağırıyor ve bu gerçeği olumlu bir şeymiş gibi sunmaya çalışıyorlardı. Aynı zamanda asıl ülkede neler oluyordu, irdeleyelim.

Bütün milletler ezelden beri yaşadıkları topraklardan koparıldı. Kökleri, asırlık etnik ilişkileri yok edildi, oturmuş hayat düzeni bozuldu, gelenekleri, düzenli ekonomileri  imha edildi. İnsanlar, yabancı ve çoğu zaman iklimi, doğası, beslenmesi, hayat tarzı kendilerine uygun olmayan bölgelere taşındıkları zaman ya fiziki ya da manevi olarak ölüyorlardı. 

Göçebe hayatı sürenler topraklarından ve çalışma araçlarından uzaklaşıp kaçınılmaz olarak kayıtsızlık ve  ilgisizlik hastalığına, hayatın geçici olduğu hissine kapılarak, alışmış oldukları, çocukluklarından beri içinde yetiştirildikleri ahlaki değerleri yitiriyorlardı. İnsanların evleri yıkılıyor ve yerine toplu yurtlar, kışlalar, çadırlar, geçici barınaklar yapılıyordu. “Adresimiz, sokak ve ev numarası  değil, adresimiz Sovyetler Birliği”, coşkulu ve sevinçli melodi ama esasen içerik olarak kapkara bir şarkı. Ev hissi yok ediliyordu ve onun yerine resmi olarak onaylanmış romantize edilmiş evsizlik, serserilik kültü empoze ediliyordu. Vatan, toprak sahibi olma duygusu izini kaybediyordu. Bu ne demekti?

Bu, istisnasız bütün Sovyet ve özellikle toplu tehcire uğramış, soykırıma maruz kalmış halkların genetik faktörlerine indirilmiş ölümcül bir darbeydi. Etnik olarak yabancı bir çevreye zorunlu nakil ve alışılmamış iklim koşulları genetik faktörlerini bozuyordu. Bu on iki halk böyle bir ortamda hayatta kalma mücadelesi vermek, milli kimliğini ve onurunu korumaya çalışmak zorunda kaldı. Bu halklar tarih boyunca oluşturulan dünya bütünlüğünü ve dünyanın dengesini sağlayan zincirin mühim bir halkasıydı. Bu sürgün bir anlamda halkların yerli, birinci sınıf ve “ithal”, ikinci ve üçüncü sınıf olarak ayrılmalarına sebep oldu. Halklar, üstün, egemen ve onlara hizmet edenler olarak ayrıldı. Bunlar ise Sovyetler Birliğinin ve sonradan da Rusya’nın çok uluslu ortamında geniş  bir şekilde yayılan emperyalist  salgınlarının virüsünü doğurdu. Etnik çatışmaların kökünde saldırgan emperyalist tutumlarının milli mücadele hareketleriyle  kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelmesi yatıyor.

Evet, Stalin’in “Yeni sosyalist ulusu” oluşturma girişimi bugün her yerde çıkan ve içinde öngörülemez kötülük taşıyan korkunç bir ejderhanın dişlerinin çıkmasını sağladı.”

Sürgüne gönderilmiş halkların rehabilitasyon süreci 1950’li yılların ikinci yarısında başlamıştı. 1955–1956 yıllarında Balkan, Çeçen, İnguş, Kalmık ve Karaçay halklarının üzerinden yasal kısıtlamalar kaldırılmıştı. Kırım Tatarları ise ancak 1989 yılında geri dönüş hakkına kavuşabildi. Tehcir sonucu boşalan topraklara SSCB’nin başka milletleri getirildiğinden dolayı yerli halk döndüğünde azınlık durumuna düştü. Bu da çok zaman geçmeden bu günlere kadar devam eden etnik çatışmalara yol açtı. 

O dönemin kurbanlarının sayısına hala tam olarak ulaşılabilmiş değil. Stalin’in siyasi muhaliflere de uyguladığı baskılar rakamlara dahil edilirse, İkinci Dünya Savaşında ölenler  haricinde 20 milyon insanın hayatını kaybettiğinden söz ediliyor. 

Solovki toplama kampının kazı çalışmaları. Binlerce insan tek kurşunla kafasından vurularak katledildi.

“Özel” yerleşimcilerin toplandığı çalışma kampından görüntüler


Sibirya’ya, Orta Asya’ya ve Kazakistan’a sürgüne gönderilenlerin büyük kısmı, çoğu çocuk ve yaşlı olmak üzere, sürgün yerine varamadan, yolda hayatını kaybetti.



<<Önceki           Sonraki>>


Melek Öz, 09.07.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Makale, Çeviri-Analiz

Melek Öz Yazıları
 




Kitabın Orijinal Metni:

http://www.e-reading.club/bookreader.php/1028371/Alieva_-_Tak_eto_bylo_Nacionalnye_repressii_v_SSSR._1919-1952_gody.html




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı