29 Kasım 2021 Pazartesi

SA9461/SD2250: Sıkıntı (Roman); 3. Bölüm-Cennet 3

    Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Ve Allah’ın elçilerini bile muâf tutmadığı bu durumun vehâmetini ikimiz için de görünürleştirirdim. Sağır, kör olmak bir seçimdi, sapıklık içinde yaşamayı tercih edenlerin Allah’ın ayetlerini duymalarını ve görmelerini beklemek mantıksızdı."



İnsan zihninin ne kadar karmaşık işlediğini düşünmek bile istemiyordum. Ne zaman denesem bu muhteşem işletim sisteminin içinde kayboluyordum. Sanki ‘ân’ diye bir şey vardı ve ister iradî olsun isterse irade dışı, bir türlü tanımlayamadığım bir şekilde herhangi bir ‘şey’i çekip alıyordu bir yerden. O yer neresi hiçbir zaman tespit edemiyordum. Hâfızam’dır diyordum kimi zaman, üstelik emin bir şekilde, ama hâfızamda neler olduğunu kesin olarak bilemediğimden, bu cevabı da bilinmezler arasına sürüklüyordum. 

Belki bir sorunun ardına takılıp giden her şey gibi kaybolduğunu sandığım hiçbir şey kaybolmuyordu. İçinde yaşadığım, bütün duyularımla algıladığım her şey önceden tanımlanmışsa, o ân, elbette kendi kavram dizinini bulup sıralanıştaki sorgusuz kabulleri mümkün hale getiriyordu. Şaşırmak gerekmiyordu, çünkü zihinsel akıştaki sorgulama aşamaları tamamlanmış oluyordu. Ama insan zamanda ilerledikçe o ân geriliyor, kendisinden önceki anların arasına karışıp hâfızama gidiyordu. 

Bir tür eskimeydi bu; eskime sırası kıdemli olan ân kendisinde sakladığı her şey eskidiği için her şeyin şimdiki ân’a taşınmasına engel oluyordu. Belki de çok eski ânları hatırlarken sanki çok kısıtlı bir veri geçiş tüneli varmış gibi ân’a çağrılan her şeyin tünele sığması mümkün olmuyordu da sonradan bazı şeyleri hatırlamamız tünelin sıkışık olmamasından kaynaklanıyordu. Ya da çağrılan ân, panoramik olarak bütün ayrıntılarıyla işlenmediği için o ândaki her şey ân’a sıkıca tutunarak hâfızaya dahil edilmemişti. Hatırlamak bu şekilde kolay ya da zor ya da imkânsız oluyordu.

Cevvâl’in gözlerini açıp bana baktığını gördüğümde zihnimdeki sistematik analizden çekip aldım dikkatimi; yine başka bir zamana ertelediğim sayısız zihinsel işletim sistemi analizlerinden biri olarak geçmişe gönderilecek yeni bir şeyler düşünmüştüm. 

Cevval, diye yankılandı adı zihnimde. Çok rahat, çok özgür, çok kuralsız bir adamdı; gözünü kırpmadan birçok şeyi dener, imkansızı zorlamaktan keyif alıyorum, diyerek bana göre anlamsız olan birçok şeye kendine göre anlam yüklerdi. 

Onun zihinsel işletim sistemi ile benimki aynı işliyor muydu bilmiyordum; bu aynı marka arabayı kullanan iki şoförün farklı araba sürme karakterleri geliştirmesi gibiydi ve farklılıklar kişinin o güne dek kendisiyle getirdiği bütün farklı alışkanlıklarından ve özelliklerinden dolayı ortaya çıkıyordu. 

İnsan zihninin de mimarı Allah’tı ve her zihin kendi macerasını her insanın doğumuyla, belki de doğumundan önce oluşturmaya başlıyordu. Sonsuz sayıda yapay zekâ algoritması üretip her birini sonsuza dek gelişebilmeleri için internete salmak artık mümkündü, 21.yüzyılın insanı, kendisinden önceki bütün nesillerden farklı olarak bunu algılayabilecek durumdaydı, ama insan zihni bununla kıyaslanamayacak kadar büyük ve çok boyutlu bir yapıya sahipti. İnsan bu yüzden öngörülemezdi, bu yüzden mükemmeldi, diye düşünüyordum.

Cevval’in uykuyla vedalaşması hep zaman alırdı. Gözlerini kırpıştırıyor, iki eliyle gözkapaklarına hafif masajlar yapıyordu. O özgürüm, diyordu heveslerinin peşinde koşarken. Ben de o her öyle konuştuğunda ‘Senin başına bir şeytan sarmış Allah’ der ve Zuhruf Suresi’nin 36-40. ayetlerini okurdum yüzüne:

‘Kim, Rahmân’ın Zikri’ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar. Sonunda bize geldiğinde, arkadaşına, “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın!” der. Onlara, “(Bu temenniniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız” denir. Sağırlara sen mi duyuracaksın; yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin?’

O da gülerek bana, “Sanki sen meleksin, senin başına şeytan sarmıyor mu hiç Allah?” derdi. Ben de hemen arkasından En’âm Suresi’nin 112-113. ayetlerini okurdum:

‘İşte böylece biz her nebiye insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak. Bir de (şeytanlar), ahirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı sözlere meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve işleyecekleri günahları işlesinler diye (bu fısıldamayı yaparlar).’

Ve Allah’ın elçilerini bile muâf tutmadığı bu durumun vehâmetini ikimiz için de görünürleştirirdim. Sağır, kör olmak bir seçimdi, sapıklık içinde yaşamayı tercih edenlerin Allah’ın ayetlerini duymalarını ve görmelerini beklemek mantıksızdı.

Cevval’in en büyük özelliği yalan söylememesiydi, Allah’a inanırdı, ahirete de inanırdı, bir gün hesap vereceğine de inanıyordu; ama onu durdurulamaz yapan bir nefsi vardı ki, canı ne isterse onu yapmaktan çekinmezdi. Evlenmemişti hiç; “Belki,” diyordu. “Bütün heveslerim geçtikten sonra durulurum ve evlenir çoluk çocuğa karışırım.”

İnsan zihninin bu karmaşadan nasıl sağ çıkıp günlük işlerine odaklanabildiğini hiçbir zaman anlayamamıştım, anlayabileceğimi de sanmıyordum. Cevval gibi milyarlarca insan vardı; hayatını heveslerinin gerektirdiği gibi düzenleyenler için cennetti dünya. Canlarının istediğini yapıyorlardı, Allah’ın istediğini değil; hevâ ve heveslerini tanrı edinmişlerdi.

Kur’an muhteşemdi: ‘Kendi nefsinin arzusunu (hevasını) kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.’ diyordu Furkân Suresi’nin 43- 45. ayetleri.

‘Yer Yazarı’nın ‘Şeytan’ın Cenneti’ dediği Amerika Birleşik Devletleri’nin kalbine yolculuk yapıyorduk. ‘Cennet Yazarı’nın yazdıklarını Cevval’e okumak isterdim, ama Allah’ın ayetlerine nasıl yaklaştığını gördüğüm için, ona ucu açık vurgularla anlatmaya karar vermiştim.

İkindi Namazı’nı kılıp kılmadığımı sordu Cevval. Batı’ya giderken hep geriden geliyordu zaman, geçtiğimiz konumu ve vakti belirleyip, Kıblemiz Mescid-i Haram’a, Kâbe’ye dönüyor ve iki rekât kılıyordum, kıyâm, rükû ve secdeyi mecburen dilime yükleyerek.  Bakara Suresi 144. Ayet nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a çevirin diyordu: 

‘Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. Elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.’

Henüz kılmadığımı söyledim Cevval’e. Uyumuştum, birazdan lavaboya gidecek ve o dar mekandaki hiçbir yeri ıslatmadan abdestimi alacak ve koltuğumda namazımı kılacaktım. Bu konuda hassastı Cevval, kendisi namaz kılmasa da benimle yaptığı yolculuklarda, rahat rahat abdest alıp namaz kılabileceğim ortamları hazırlardı. Onun için bir iş disiplini gibi bir şeydi bunu yapmak, onun böyle davranmasında biraz da benim tavizsizliğimin etkisi vardı. 



<< Önceki                      Sonraki>>


 [(28.11.2021, (3/5 (229))]


Seçkin Deniz, 29.11.2021, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

  

Seçkin Deniz Twitter Akışı