18 Ekim 2021 Pazartesi

SA9405/SD2208: Sıkıntı (Roman); 2. Bölüm-Yer 47

                   Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"İngiltere Kralı I. Charles’in kafasını kestiren ve İngiltere’yi ölene dek tek başına yöneten mason Oliver Cromwell'in Püriten mezhebinden olması dikkatimi çekmişti. Samirîler hastalıklı Yahudi büyü kültlerini verimli bulmuşlar ve orada varlıklarını sağlamlaştırmışlardı. Peki ya Püritenler?"



Notlar ve alıntılar şaşırtıcı ve inanılmazdı. Güç nerede ise Samirîler oradaydı ve gücü kontrol etmek için her kılığa giriyor, her inancın müntesibi imiş gibi davranarak o inancı kökünden değiştirebiliyorlardı. Ve bu asla bir tek kişinin yapabileceği bir şey değildi. Allah tarafından gönderilen ve olağanüstü güçler bahşedilen binlerce elçi ile tarih boyunca mücadele ederek gelmişlerdi. 

Süleyman gibi güçlü bir Kral-Elçi’nin bile güç bileşiğine sızan Samirîler için inancı yetersiz Krallar, Padişahlar, Şahlar, İmparatorlar birer oyuncaktan farksızdı; bu nedenle Allah yolunda mücadele etmekle müşerref olanları Allah yüceltmiş, Samirîlerin kontrolüne girerek insanlara zulmeden ve onları birer ‘tağut’ olarak Allah’a isyana sürükleyenleri yerle bir etmişti; ‘Medeniyetler Mezarlığı’ olarak Anadolu, bütün dünyada olduğu gibi, buna dair yüzlerce tarihi kalıntıya sahipti. Allah her şeyi görüyordu ve insanı uyarıyordu.

Hâfızam yıldırım hızıyla işliyordu. Nahl Suresi 36-37. ayetleri hatırlamıştım: ‘Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün. Sen onların doğru yola erişmelerine aşırı istek göstersen de şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da yoktur.’

Ve sonra Hac Suresi 45-46. ayetleri: ‘Halkı zulmetmekteyken helâk ettiğimiz, böylece duvarları, çökmüş çatılarının üzerine yıkılmış nice memleketler, nice kullanılmaz kuyular, nice muhteşem saraylar vardır! Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.’

Allah’ın Elçisi Lût’un halkının nasıl cezalandırıldığını adım adım anlatıyordu Allah, Hicr Suresi 73-77. Ayetlerde: ‘Derken güneşin doğuşu sırasında, o korkunç uğultulu ses onları yakalayıverdi. Hemen onların altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır. O şehrin kalıntıları hâlâ mevcut olan bir yol üstünde duruyor. Şüphesiz bunda inananlar için bir ibret vardır.’

Samirîlerin yaptıklarını görmemizi istiyordu, kendi iyiliğimiz için Allah Secde Suresi 26. ayette soruyordu: ‘Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı?’

Ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar hepsini yok etmişti Allah, Fâtır Suresi 44-45. ayetlerde anlattığı gibi: ‘Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha da kuvvetli idiler. Göklerdeki ve yerdeki hiçbir şey, Allah’ı âciz bırakacak değildir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir. Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.’

Bugün, bu romanı yazmamı sağlayan en büyük nedenlerden biri En’âm Suresi’nin 6-7. ayetleriydi. Allah artık ‘Elçi’ göndermiyordu ve gönderdiği son kitabı, yani Kur’an’ı korumayı vaat etmiş ve onu hazıfâlarımızda ve yazılı metinlerle bin dört yüz yıldır da koruyarak bize, kendisine inananlara rehberlik etmesini sağlamıştı. ‘Akledin’ diye emretmişti; Samirîleri akılla yenecektik, güçle yenecektik, ama onların binlerce yıldır tapındıkları Şeytan’a sadakatlerinden daha fazla Allah’a sadakat göstermeliydik: 

‘Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik. Eğer sana kâğıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkâr edenler, “Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir” diyeceklerdi.’

İngiltere Kralı I. Charles’in kafasını kestiren ve İngiltere’yi ölene dek tek başına yöneten mason Oliver Cromwell'in Püriten mezhebinden olması dikkatimi çekmişti. Samirîler hastalıklı Yahudi büyü kültlerini verimli bulmuşlar ve orada varlıklarını sağlamlaştırmışlardı. Peki ya Püritenler?

Yaptığım araştırmalara göre, Puritenler yeryüzüne inmiş bir melek olarak gördükleri şeytan da dahil olmak üzere, Tanrının ve meleklerin bulunduğu görünmez bir dünyanın varlığına inanıyorlardı; onlara göre bu görünmez dünya içinde bulundukları görünür dünya kadar gerçekti. Wikipedia şöyle anlatıyordu:

“Püriten, 16. ve 17. yüzyıllarda I. Elizabeth'in İngiliz Kilisesi'nde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendisini "saflığı" aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir. Püritenler İngiliz kilisesi ile uyum sağlayamadıklarından, Amerika'ya ilk göç hareketinde yer alırlar ve Amerika'da New England yerleşim yerini kurarlar. Thomas Hobbes, Oxford Üniversitesi'nde okurken Püriten bir tutum ile yetişmiştir. Protestan teolojide, özellikle de Kalvinist kollarında, daha “püriten” bir ahlak vardır ve bu ahlak anlayışında, denebilirse dünyanın tamamı bir manastıra dönüşür. Ancak bu ahlak, mükâfatın ve cezanın bu dünyada, kişinin çalışması karşılığı verileceğine yaslanır. Kişinin bu dünyadaki hayatının Tanrı tarafından ondan beklenen bir “çağrı” olarak kavrandığına ve bütün hayatının bu çağrıya karşılık gelen bir “ödev” ile yükümlü olduğuna inanan Protestanlar, bir tür kaderin önceden belirlendiği bir ruh haliyle yaşarlar. Kimse kurtuluşa ereceğinden ve çağrıya kurtuluş için gerekli ödevleri yaparak karşılık verip veremediğinden emin değildir.

Niccolò Machiavelli gibi kilisenin devlete bağımlı olmasını savunan Thomas Hobbes, felsefede materyalizmi, etikte haz ahlakını, siyasette monarşiyi benimseyen bir İngiliz filozoftur. En tanınmış eseri olan 1651 tarihli Leviathan adlı çalışması, Batı siyaset felsefesinin izleyeceği yolu çizmiş ve baş ucu eseri olmuştur. Leviathan, Tevrat'ta geçen bir canavarın adıdır ve Hobbes'ta her şeye egemen olan devletin simgesidir. Belki de kendi tarzı ile Hobbes, bu kadar bencil ve mekanik olduğu için insan doğasını eleştirmekteydi. Leviathan adlı eserinin bir bölümünde şöyle yazmıştır:

“Periler, hangi dükkânda ya da tezgâhta dürdüler bu defteri, bir türlü bulamadı kocakarılar. Fakat gayet iyi bilinir ki Papazlar’ın Tezgahı, Üniversitelerdir ve buralardaki bilgi dalları da Papalık makamından kaynaklanır. Denir ki Periler bir insandan hoşnut kalmadıklarında, onu cezalandırmak için cinlerini salarlarmış üstüne. Kilise de bir sivil devletten hoşnut kalmadı mı kendi cinlerini yaratır. Hurafedir bu, meczup rahiplerdir. Fitne vaazları vererek hükümdarlarının ayağını kaydırırlar; kimi zaman da vaatlerle meczup edilmiş bir hükümdar, bir diğerinin ayağını kaydırır.” 



<< Önceki                      Sonraki>>


[(17.10.2021, (2/97 (216))]


Seçkin Deniz, 18.10.2021, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

  

Seçkin Deniz Twitter Akışı