9 Aralık 2019 Pazartesi

SA8193/SD1558: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 10

"Yerin, açının, zamanın ve niyetin neye odaklandığı da önemliydi. Yanlışsız olanın mı, yanlışı arındırıp tamamen 'beyaz' olanın mı ortaya çıkması gerektiğine karar verecek olan 'bakan kişi'ydi ve tabi tamamen bunun karşısında yanlış ve kirli olanın mı dedikoduların satır aralarına sinmesi gerektiğine karar verecek olan da."


'Neden roman?' sorusunu çok fazla sorgulamadım bu serüvende. Bir kişiye, nesneye, olguya, olaya ya da kavrama baktığımda, baktığım yerin, baktığım açının ve baktığım zamanın ve niyetimin düşüncelerimi net olarak değiştiren ve yönlendiren dört temel vektör olduğunu biliyordum. Bunun farkında olarak yaptığım bir değerlendirme ya da kritik bu dört temel vektör bir arada olmadan sadece niyete bağlı olarak yaptığım bir analiz elbette doğru yansıtmak açısından farklı değerlere sahip olma riski taşıyacaktı. Bu sebeple yapacağım bir değerlendirmenin en sağlıklı sonucu bu dört temel vektörle yapacağım bir roman işçiliği olacaktı.

Çok iddialı değildim. Yazın dünyasının kendisine ait bir doğası vardı; o doğanın da kendisine ait, özel mevsimleri. Yazarların bu doğadaki mevsimlere göre duygu değişimleri yaşamaları olağandı, ancak esas olan onların, neyi, nasıl, hangi amaca binaen yazıya dönüştürdükleriydi; bununla birlikte neyi istedikleriydi, okuyucularının bilinçaltına neyi buyurduklarıydı. Evet; yazarların yazdıkları birer buyruktan başka bir şey değildi ve bu buyrukların -temel vicdanî sorumluluklar dikkate alındığında- bir tür yalvaç sözü olma yolculuğu/özlemi yazılanları insanın vicdanına taşıma niyetini barındırıyordu içinde.

Bir yazar sorumluluğu taşımanın ne demek olduğunu da biliyordum. Yazarlar yaşadıkları çağa/zamana -önceki çağlara dair bilgilerini harmanlayarak- bakarak insanın o çağa/zamana yönelik duruşunu ve eylemsel çabasını değerlendiriyorlar ve sonraki çağlara çıkışın kapılarını aralamaya çalışıyorlardı. Bu anlamda değerli bir çabaydı yazmak; bu çabayı da doğru anlamak adına -ya da başka klik-atmosfer çıkarı adına- edebî kritikler yapılması normaldi. Bu geleneksel yazın tarihinin en çekişmeli kısmıydı da aynı zamanda; yeren, öven, yok eden, yücelten her türlü kritik bu geleneğin en temel özellikleriydi. Bu riski de almak zorundaydım.

Soyut dışavurumculuğun biçime ve duyguya verdiği aşırı öneme karşı bir tepki olarak, nesnenin nesne olma, kişinin kişi olma, olgunun olgu olma ve olayın olay olma özelliğine dikkat çekmek ve ifadelerin, tarihsel, sembolik anlamlarını minimuma indirmek, bunu yaparken de o şeyi olduğu gibi algılamak ve algılatmaktı amacım.

Kişileri, nesneleri, olguları, olayları ya da kavramları nasıl kendi sınırlı varlıkları içinde ve sadece kendi sade anlamları/doğaları dolayısıyla önemsemek gerekiyordu. Daha büyüğe, daha kapsamlı- maksimal- olana bakışımda sınırlılık olmamalıydı; fakat bu kadar çok 'büyük resme bak' tantanalarının ve yaygaralarının baskın olduğu kaos devrinde, insanların sade ve kendi olana yönelik bakışlarının da hoyrat bir daralma ürettiğini de gözden kaçıramazdım. Belki de çoğunluğun ısrarla daha büyüğün içinde küçülerek kaybolmasına karşı vicdanın uyuklamayan sesi olarak da karşı duruşlarını çekinmeden ortaya koyan bir 'ısrarcı kendilik' olarak da ortaya konmalıydı bu durum.

Yerin, açının, zamanın ve niyetin neye odaklandığı da önemliydi. Yanlışsız olanın mı, yanlışı arındırıp tamamen 'beyaz' olanın mı ortaya çıkması gerektiğine karar verecek olan 'bakan kişi'ydi ve tabi tamamen bunun karşısında yanlış ve kirli olanın mı dedikoduların satır aralarına sinmesi gerektiğine karar verecek olan da. Doğru diye sırtı sıvazlanan çoğunluk algısının içindeki yanlışlara işaret ederek muhtemel bir aldanmaya karşı uyarıcı olmak gerekiyordu. Kimi zaman ve çoğunluk doğasının standart hışmına uğrayabilirdi bu yaklaşımım. Maksimal olanı tamamen kaçırmadan daha yakın bakmaya odaklanan diğer başka kimselerin de bana karşı bakışında bir güven alanı bulmaları gerekiyordu.

Roman yazmak, yaşadığımız zamanda doğru yansıtma niyetimi esas alarak yapabildiğim en iyi şey olacaktı. Elbette daha fazlası, daha iyisi, daha gerçeğe yakını yazılabilirdi, ancak yapabileceklerimi sınırlamak da bu babda bence iyi bir tercihti. Roman’ın yazara verdiği kırlarda, ovalarda, dağlarda dilediği gibi at koşturma özgürlüğünün ne demek olduğunu yaşayarak öğrenmiştim.

Matbaa'da basılmış her türden metnin okurları zamanın çağlar mevsiminden çekip giderken, matbaada basılı kitapları, dergileri ve belgeleri daha geride kalan başka çağların mevsimlerinden kalan el yazmaları, tabletler, mağara duvarları, anıtları gibi tarihin nesne mezarlığına teslim ediyorlardı; zamanın çağlar mevsiminde değişen sadece sözün üzerine yazıldığı nesne, ama asla okurluk değişmiyordu, okuma eylemi değişmiyordu ve doğal olarak da yazarlık değişmiyordu. Okur ve yazar arasındaki ilişki, sözün üzerine yazıldığı nesnenin fiziksel özellikleri değişse de olduğu gibi korunuyordu. Evrensel ve çağlar üstü olan şey temel özelliklerini devam ettiriyordu; okunan sözü yazan, okuyanı etkilemeye ve değiştirmeye devam ediyordu, insan var oldukça da devam edecekti.

İnsan varlığının sürmesi etkileşimin de sürmesi demekti, matbaanın ölümü okur ve yazar arasındaki geleneksel tek yönlü ilişkinin karakterini de değiştiriyordu günümüzde; dijital nesneler ve çok boyutlu öğrenme biçimleri yazarı güçlü bir bilgi ve perspektif kaynağı olmaktan uzaklaştırıyor, onu okurundan öğrenmeye, ondan etkilenmeye zorluyordu.

Belki de bu aynı zamanda yazar tarafından dikte edilmiş fikirlerin sağlığını daha geniş ve daha kısa dalgalı tepkilerle yorumlayarak geri bildirimde bulunan okur etkisi ile denetlemenin de yolunu açan bir süreç olarak da tanımlanmalıydı.

Ki bu sürecin en büyük zorlananı okur değil bizzat yazarın kendisiydi, geleneksel tek yönlü ilişkinin en doğru tanımla 'faşizan' karakterini sürdürmeye çalışan yazar tipinin bu sürecin en büyük kaybedeni olacağı kuşkusuzdu. Zaman zaman basılı metin okurlarının azalmasını satılan kitap, dergi veya gazete istatistikleri üzerinden değerlendirme hatasına düşen bu tip faşist-muhafazakâr yazarların topluma küsmeleri, insanları kitaplardan uzaklaşmakla ve cehaletle suçlamaları, içe kapanmak için bahane aramaları sürecin en büyük kaybedenleri olarak katılaşmalarını ve dinozorlaşmalarını sağlıyordu. Ya da daha doğru bir konumlandırma ile şöyle de söylenebilirdi; 'Matbaa'da basılmış her türden metnin okurları zamanın çağlar mevsiminden çekip giderken faşist-muhafazâkar yazarların ruhlarındaki kısırlığı ve katı dinozor yetersizliğini keşfediyorlardı.

Oysa okur var olmaya devam ediyordu, çünkü dijital nesnelerin, basılı nesnelerden çok daha fazla sayıda üretildiği gerçeği reddi mümkün olmayan somut bir gerçekti; ayrıca okura kitaplar, dergiler, gazeteler veya diğer basılı materyaller gibi günler, haftalar, aylar ve yıllar süren bir yolculuk sonucunda ulaşmıyorlar, saniyeler, dakikalar ve en fazla saatler süren -yazar türlerine göre haftalık ya da aylık periyotlar halinde yazılanlar dışında- bir zaman çizgisi ile ulaşan 'kağıtsız yazılar', okur yararına 'kemiyet ve vakit' gibi iki önemli sorunu ortadan kaldırıyordu. Geriye kalan ve tarih boyunca da önemini koruyan tek şey ise keyfiyet ve buna bağlı olarak da kaliteydi.

Klasik muhafazakâr yazarın 'faşist ve dinozor' olmayı seçmesi bu açıdan bakıldığında çok da şaşırtıcı bir durum değildi, okurun -yazarın bizzat kendisi dışında- daha farklı bilgi kaynaklarına ulaşması çok daha kolaydı ve artık okur daimi edilgen pozisyonundan sıkıldığı için tepkilerini çeşitlendiriyor, koşulsuz itaati reddediyor, yazarının yanılgılarını olduğu gibi kabul etmiyor, kasıt arıyor ve çağın getirdiği derinleşmiş kuşkuyu en küçük hatada yazarın tepesinden aşağıya dökmekten çekinmiyordu.

Yine tarih boyunca değişmeyen şeyler burada da karşımıza çıkıyordu; okuma ve okuduğunu yorumlama. Okur, yeni çağ mevsiminde yazarı başkalarının referansları ile değil kendi analitik sorgulamaları sonucunda 'güvenilir' buluyor ya da bulmuyor, yazarın sürekliliğini onu bulunduğu dijital ortamlarda paylaşarak sağlıyor ya da olumsuz tepkilerle sona erdiriyordu. Bu, klasik yazar tipinin özgüven duygusunu zedelemek için yeterince korkutucu bir durumdu; özellikle dijital ortamlardan kaçarak kendini 'koruyabileceğini' sanan yazar tipleri için şizofrenik sonuçlar doğuracak kadar da dramatikti.

'Kitap Okuru' kavramı yerini 'Dijital Materyal Okuru' gibi korkutucu bir kavrama terk edince, yazar alışkanlıkları gibi okur alışkanlıkları da değişiyordu; milyonlarca dijital sayfalık materyali bir tesbih imamesi kadar küçük bir flashdiskte taşıyabilen, dilediği her türlü metni Ofis veya PDF araçları ile, Z-kütüphanelerle, video-resim oynatıcılarla, üç boyutlu animasyonlarla, bilgisayar oyunlarıyla görsel ve işitsel alanına kolaylıkla taşıyabilen okur tipinin oluşması ve gelişmesi zamanın yeni çağ mevsimine uyum sağlayabilen yazar tipi için mükemmel fırsatlar da sunuyordu ve aslında yazarın durumun korkutucu değil bilakis rahatlatıcı olduğunu fark etmesi gerekiyordu.

Çünkü klasik yazar tipine göre çok daha kolay üretebiliyor, çok daha hızlı bilgi kaynağı taraması yapabiliyor ve bilgilerini güncelleyebildiği gibi sık sık geliştirme imkanı bulabiliyordu; yaşadığı çevrenin ve ülkenin kişilerine, onların psikolojilerine, sosyolojilerine, ekonomilerine, iç ve dış siyasetlerine, seçimlerine, zevklerine, yeme-içme alışkanlıklarına, sevme-öfkelenme türlerine, irade ve nefslerinin sınanma araçlarına, inançlarına gelenek ve göreneklerine, diyalog kurma biçimlerine, giyim-kuşam gibi ihtiyaç ve zevklerine, alışveriş alışkanlıklarına, ulaşım, sağlık, eğitim, güvenlik gibi hayatın tüm temalarına ve vurgularına dair gerçek durum ve içerik bilgisine dilediği şekilde ve hızda ulaşabiliyordu.

Yazar zamanın her çağ mevsiminde kurduğu, kurguladığı metinde -kazılı, elle yazılı, basılı ya da dijital materyalle nesneleşen metinde- yaşadığı toplumu -bilgi toplumu olsun ya da olmasın- ve bireyleri her türlü özellikleriyle yansıtmak zorundaydı, bu da değişmeyen en önemli olguydu. Metin, hazırlanması zorlaşsa da, öğretici özelliğini korumaya devam etmekte; özellikle romanlarla senaryolara dönüşerek varlığını üç boyutlu algılama biçemlerine güçlü bir şekilde taşımaktaydı.

Roman da diğer kitaplardan daha öğretici olma özelliğini ve itibarını, efsanelerden masallara ve hikayelere, şiirlere, tiyatrolara kadar taşınan sözel karakterini, büyük bir oranda sinema ve televizyona kaptırırken, başka bir alanda, bilgisayar oyunlarında yaşamaya devam ediyordu; ancak durum bu kez geçmişten farklıydı, okur interaktifti, romanın bir kahramanıydı... Nihayetinde her bir sinema-televizyon gösterisi bir bilgisayar oyunu kadar senaryoya muhtaçtı, roman da senaryonun bizzat kendisi, anası olan hikayenin uzamış şekliydi.

Bu bağlamda 'Roman'ın öldüğünü, devrinin kapandığını iddia eden tezcanlıların davranışlarının klasik yazar ve eleştirmen tipine ne kadar uygun olduğunu ve bu tip yazarların ve eleştirmenlerin kendilerini olduğu gibi korumaya alma telaşıyla düşündüğünü ve konuştuğunu söyleyebilirdim. Çünkü gidilen süreçte tamamen hayata hâkim olacak olan şey belliydi; sinema ve televizyondaki herhangi bir eser için nasıl gerekliyse, interaktif okur için bilgisayar oyunları sorumluluk bilinci yüksek roman yazarlarını zorunlu kılmaktaydı.

İnsanlık 'değerler çatışması'ndan çıkmış 'değersizleşme' çılgınlığı ile karşı karşıya kalmıştı, ideolojik senaryoların dünyanın en ücra köşesindeki insanın hayatını etkileyecek kadar güçlü bir hızla ve dehşetle uygulanabiliyor olması yeni yazarın, yeni roman yazarının sorumluluğunu kat kat arttırmaktaydı ve roman bu yüzden önemliydi, basılı bir kitapta durduğundan çok daha fazlasına ihtiyaç duymaktaydı. Çağın insana neler yaptığını anlatacak bir geçmiş zaman hikayesi kadar önemli, gelecek zaman kurgusundaki bireyin zihinsel şemasını inşa edecek kadar da güçlü olan bir roman şimdiki zamanı geçmişle kurduğu bağlarla yaşanabilir kılmanın en önemli aracı olarak karşımda durmaktaydı.


<<Önceki                              Sonraki>>


[(08.12.2019, (1/20 (44))]


Seçkin Deniz, 09.12.2019, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı